Bir çıkış stratejisi hâlâ mümkün mü? -

Küresel ekolojik krizin insanlığın karşılaştığı en büyük meydan okuma olduğunu söylemek abartı sayılmaz. İçerisinde bulunduğumuz yüzyılda bu krize verilecek yanıtın ne olacağı, insanlık ve yeryüzündeki canlı hayatının nasıl bir seyir izleyeceğini tayin edecek. Tam da bu bağlamda, küresel ekolojik krizi aşabilecek radikal bir ekolojik dönüşüm/devrim ihtiyacı giderek daha fazla dile getiriliyor. İnsanlığın doğayla ilişkisinde topyekûn ve ivedi bir değişimi imleyen ekolojik ya da yeşil bir devrimin krizden çıkışın yegâne yolu olduğu, artık çok daha güçlü bir biçimde vurgulanıyor.

Bu vurgunun gerisinde canlı yaşamını ve insanlığı ekolojik kriz felaketinden çıkaracak bir inisiyatifi müesses nizamdan beklemenin beyhude olduğunun açık biçimde ortaya çıkması yatıyor. Sadece iklim krizi düşünüldüğünde dahi küresel egemenler çok değerli otuz yılı berhava etmiş durumdalar. İnsan etkinliklerinin yeryüzü iklim koşullarını radikal biçimde değiştirdiği bilgisinin kamuoyunun gündemine gelmesi, 1990’da ilk raporunu yayımlayan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelini (IPCC) ya da 1992 yılındaki Rio Zirvesi’ni milat olarak alacaksak, neredeyse otuz yıllık bir geçmişe sahip. Bu otuz yılda mevcut siyasal-ekonomik toplumsal yapının ekolojik krize ilişkin bilançosu kelimenin gerçek anlamıyla bir fiyasko.

Egemen küresel siyasi ve ekonomik yapı, ekolojik krizi önlemek bir yana etkilerini sınırlama noktasında dahi sınıfta kaldı. Üstelik krizin kontrol edilemez boyutlara vararak yeryüzü üzerindeki canlı yaşamını ve insan uygarlığını tehdit etmesini engelleyecek zaman aralığı tam da bu yüzden oldukça daralmış, hatta kapanmış durumda. İklim krizinin varlığını kamuoyu önünde reddeden, 2016’daki Paris Antlaşması’ndan ABD’yi çeken Trump yönetiminin aslında yeryüzünü bekleyen felaketin pekâlâ farkında olduğu kısa süre önce dramatik biçimde ortaya çıktı. Trump yönetiminin iklim krizine ilişkin hazırlattığı etki değerlendirmesi raporunda mevcut gidişat devam ederse yüzyılın sonunda dört derecelik bir artışın gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğu ve otomobillere yakıt verimliliği sağlamak gibi reformların artık bunu değiştirmeyeceği vurgulanıyor. Kısacası Trump yönetimi artık çok geç olduğu gerekçesiyle gidişatı değiştirmek için en ufak bir şey yapma niyetinde değil; böylelikle sayısız insanla birlikte yeryüzündeki canlı yaşamının önemli bölümünü kendi kaderine mahkûm ediyor.[i]

Diğer yandan Trump bir istisnayı değil aslında genelleşmekte olan bir eğilimi ifade etmekte. Küresel ölçekte sağın radikalleşmesi, ekolojik krizi solun ve/ya liberal “kültürel elitlerin” bir uydurması sayarak doğanın dizginsiz sömürüsünü savunan siyasal liderlerin giderek daha güçlü biçimde arzı endam etmesini sağlıyor. En çarpıcı örnek Brezilya’da başkanlık seçimlerini kazanan Jair Bolsonaro. Bolsonaro ırkçılık, cinsiyetçilik, emekçi ve yabancı düşmanlığı, homofobi, işkence taraftarlığı gibi sayısız “meziyet”inin yanında, Amazonların küresel tarım ve hayvancılık şirketlerince dizginsiz tahribatının da önünü açmayı hedefliyor. Bolsonaro’nun başkanlığa seçilmesi tarım şirketlerine direnen yerli topluluklarına, küçük çiftçilere, sendika ve ekoloji aktivistlerine yönelik şiddetin de artması anlamına geliyor.[ii] Muazzam bir türsel çeşitlilik barındıran ve dünyanın en önemli karbon deposu niteliğindeki Amazonların tahribatı, ekolojik krizin derinleşmesine ve iklim adaleti mücadelesinin de büyük yara almasına yol açacak.

İşte bu bağlamda yüzyıl sonunda yeryüzü ortalama sıcaklığında 4ºC’lik bir artışın gerçekleşmesinin sıklıkla telaffuz edilmesi, küresel sistemin krize ilişkin bilançosunun en hazin kanıtını oluşturuyor. Müesses nizam ekolojik krizin çözümü konusunda bugüne kadar gösterdiği performansla siyasal ve ahlaki meşruiyetini çoktan yitirdi. Sınırsız büyümeye dayalı mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin ekolojik krizi aşamayacağını belki de en çıplak biçimde anlayan kesim, yeryüzünün süper zenginleri. Süper zenginler arasında bir ekolojik çöküş veya mevcut toplumsal düzenin yıkılacağı bir kıyamet senaryosu karşısında kendilerini kurtaracak lüks sığınaklar inşa etmenin yaygınlaşması hayli manidar.[iii] Ekolojik krizin oluşumundan en fazla sorumlu olanlar bunun etkilerinden bir süreliğine bile olsa kaçınmanın bin bir yolunu ararken, bunda katkısı en az olanlar kendi kaderlerine terk ediliyor. Tam da bu yüzden sermayenin krizi ve ekolojik kriz karşısında çözümü, hatta kısmi iyileştirmeleri dahi egemenlerden beklemek artık tamamen boşuna.

Çıkmaz sokakta debelenmek

IPCC’nin Ekim 2018’de yayımlanan son raporu küresel iklim değişimini bir buçuk derece ile sınırlandırmak için elde sadece 12 yıllık bir süre kaldığını duyurdu. Üstelik bir dizi çalışma yeryüzü ortalama sıcaklığındaki bir buçuk veya daha iyimser bir yaklaşımla iki derecelik bir artışın bile ekolojik sistemlerde ardışık geri beslemelere yol açacağını, yeryüzünü otomatik olarak bir “sera” senaryosuna iterek ortalama sıcaklığı çok daha üst bir sınırda sabitleyebileceğini gösteriyor.[iv] Gündelik hayatlarımıza etkilerini henüz yakıcı bir biçimde hissetmesek de iklim krizi yeryüzündeki yaşama varoluşsal bir tehlike oluşturuyor. Mevcut siyasi-iktisadi sistem ve onun temsilcileri sorunu görmezden gelerek, küresel eşitlik ve adalet ilkelerine dayalı bir yanıtın verilmesini önleyerek insanlık ve canlı yaşamının tümünü tehlikeli bir rotaya sürüklüyor. Sorunun vahameti karşısında atılmayan her adım insanlığın iklim krizi ile başa çıkabilme ihtimalini azaltıyor, çıkış kapısını daraltıyor. İklim krizine ekolojik krizin diğer alarm verici unsurlarını da ekleyince tablo çok daha iç karartıcı hale geliyor: kitlesel tür kıyımı, ormansızlaşma, su ve toprak kirliliği, okyanus ve denizlerdeki canlı yaşamının ve çeşitliliğinin hızla tükenişi,[v] önlenemez plastik kirliliği vs. Etkileri giderek daha dolaysız hissedilen tüm bu tehdit edici gelişmeler, içerisinde bulunduğumuz dönemi tanımlayan popüler ruh halinin bilinen dünyanın son bulacağı kaçınılmaz kıyameti bekleyen apokaliptik bir biçim almasına yol açıyor.[vi]

Küresel ekolojik krizi önlemeye dair günümüzde egemen olan paradigmayı, krizi sermaye, teknoloji ve bürokrasi yoğun yollarla çözmeye çalışmaktan ibaret olan “yeşil kapitalizm” veya “ekolojik modernizm” oluşturuyor. Müesses nizam ekolojik krizi yönetme hususunda mevcut toplumsal hiyerarşilerde ve mülkiyet ilişkilerinde köklü bir değişiklik yaratmayacak piyasa temelli teknokratik çözümlere bel bağlamış durumda. Bilhassa iklim krizine ilişkin verilerin giderek daha vahim bir hal alması, jeo-mühendislik projeleri olarak adlandırılan, yani gezegensel sistemlere büyük ölçekli teknolojik müdahaleleri içeren ve iklim sistemi ile canlı yaşamı için öngörülemez tehlikeler içerebilecek çeşitli türden girişimleri ön plana çıkarıyor. Güneş ışınlarının bir kısmının yeryüzüne ulaşmasını engelleyecek çeşitli teknolojiler ya da okyanusların karbon tutma kapasitesini arttıracak kimi müdahaleler bu türden girişimlere örnek verilebilir. Yine fosil yakıt şirketlerine sınırsızca faaliyet gösterme ve süper kârlarını devam ettirme olanağı tanıyacağı ümidini barındırdığından olsa gerek bu şirketlerin çok destekledikleri karbon tutma ve depolama teknolojileri de buna örnek gösterilebilir. Jeo-mühendislik projelerinin giderek daha fazla telaffuz edilmesinin nedeni aşikâr: Geri dönülmez noktaya ulaşan iklim krizini insanın siyasal, ekonomik ve toplumsal örgütlenişinde radikal dönüşümler gerektirmeden, tüm mevcut hiyerarşileri olduğu gibi muhafaza ederek alt etme umudunu veriyor. Giderek istikrarsızlaşan ve rekabetçi hale gelen uluslararası sistemin kendisi, ABD, Çin, Rusya ve AB gibi kimi güçlerin öngörülemez sonuçlar taşıyabilecek jeo-mühendislik projelerini tek taraflı olarak hayata geçirmelerini olanak verecek puslu bir ortam yaratıyor.[vii] Sonuçta ekolojik krizin aşılmasına ilişkin egemen çözüm paradigması, olmayacak duaya amin dercesine, sınırlı bir dünyada sınırsız büyümeye ilişkin sermaye fantezisinin devamlılığını sağlayacak ve doğanın korunmasıyla sonsuz kâr açlığını bütünleştirebilecek bir formül peşinde.

Diğer yandan egemen söylem, ekolojik krizin kendisini giderek esasen bir güvenlik meselesi olarak araçsallaştırmakta. Ekolojik krizin olası sonuçlarının masaya yatırıldığı “güvenlik” odaklı senaryolarda iklim krizinin kontrolden çıktığı, okyanus seviyelerinin yükselmesi ve aşırı hava olaylarının “normalleşmesi” nedeniyle milyonlarca insanın göç yollarına düştüğü, insanlığın su, gıda ve en temel insani ihtiyaçlarını karşılamak için bitimsiz bir çatışmaya sürüklendiği karanlık bir dünya tablosu ortaya konuluyor. Sınırların giderek katılaştığı, duvarların yükseldiği ve toplama kamplarının olağanlaştığı, militarizmin türlü biçimlerinin geçer akçe olduğu, insanlığın büyük bir bölümünün kendi ayrıcalıklarını korumak isteyen bir azınlıkça ekolojik bir apartheid (ayrımcılık) rejimine tabi tutulduğu böylesi bir gelecek senaryosunda elbette demokrasiye yer yok. İnsan toplumlarının mevcut örgütlenme biçiminin bugünkü şekliyle devam edeceği bir dünyada olası tek seçenek, ufak bir azınlığın ekolojik felâketten kurtulmak için her türlü demokratik meşruiyet kaygısını bir tarafa koyarak kendisine müstahkem yeşil bir adacık yaratması, tabiri caizse “zırhlı bir cankurtaran filikası” stratejisine başvurması.[viii]

Felaketten önce son çıkış

İklim krizinin müsebbibi fosil yakıt kullanımında radikal bir düşüş gerçekleşmediği takdirde, iklim değişimini endüstri öncesi dönemden bir buçuk veya iki derecelik artışla sınırlama hedefi geçersiz hale gelecek ve iklim değişiminin kontrolden çıkması kaçınılmaz olacak. Araştırmalar başta kömür olmak üzere mevcut kanıtlanmış fosil yakıt rezervlerinin yüzde sekseni aşan bir bölümü yeraltında bırakılmaksızın iklim krizinin kontrol edilemez ve geri döndürülemez bir düzeye (yüzyıl sonuna doğru dört derecelik bir artış) kilitleneceğini savunuyor. Birkaç on yıl içerisinde fosil yakıt çağını büyük ölçüde geride bırakmak, bu felaketin önüne geçebilecek yegâne yol olarak duruyor. Buna göre 2050 yılında dünya ekonomisi kapsamındaki tüm üretim, nakliye ve ısınma etkinlikleri yenilenebilir enerjiye dayanacak biçimde düzenlenmiş olmalı. İşte bu iddialı hedef, yani önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde fosil yakıt çağının yerini yenilenebilir kaynaklara dayalı yeni bir enerji altyapısına bırakma ihtiyacı, bir “çıkış” ya da “geçiş” stratejisi oluşturulmasını zorunlu kılıyor. Antroposen çağında, yani insan etkisinin gezegen üzerinde asli değişim etmeni haline gelerek göreli olarak istikrarlı iklim koşullarının hâkim olduğu Holosen dönemden Antroposen olarak adlandırılan başka bir jeolojik döneme geçişin gerçekleştiği koşullarda, ekolojik krize ve en önemlisi iklim krizine bütünlüklü bir yanıt vermek hayati bir önem kazanmış durumda.[ix]

Öte yandan küresel sistemin iklim krizini aşma/sınırlandırma konusundaki müteselsil başarısızlığının yarattığı “hayal kırıklığı” ve ekolojik krizi giderme kapasitesinin giderek daha fazla sorgulanır olması, ekoloji hareketinin değişik kesimlerinde de bir strateji tartışmasını ön plana çıkarıyor. Mütevazi reformların, iyi niyetli de olsa küçük çaplı değişimlerin, sınırlı azaltımların yeryüzü iklim sistemini sabitleyemeyeceği, ekolojik krizi önleyemeyeceği görüşü ekoloji hareketinin çeşitli bileşenleri içerisinde ağırlık kazanıyor ve hareketin tümünü radikalleştiriyor.[x]

Ekolojik krizin aşılmasına ilişkin radikal ve kopuşçu bir siyasal stratejinin temel kalkış noktası, teknokratik çözümlerin reddedilerek krizin siyasal ve ardından sınıfsal boyutunun bilince çıkarılmasıdır. Ekolojik krizin tüm görüngülerinin ilk ve asıl olarak yoksulları ve gezegen üzerindeki canlı yaşamını tehdit ettiği üzerine uzun uzadıya klavye paralamanın lüzumu yok. Başta iklim krizi olmak üzere ekolojik bozulmanın türlü biçimlerinin ortaya çıkması ve canlı yaşamını tehdit eder hale gelmesinde söz ve karar sahibi olması mümkün olmayan geniş kitleler, bu krizin en ağır bedelini ödemekle yüz yüze bırakılıyor. Dolayısıyla bireysel tüketim tercihlerinde değişim yaratmaya odaklı stratejilerin, siyasi ve moral tutarlılık namına değeri ne olursa olsun, insanlığın büyük çoğunluğunun yabancılaşmış bir tüketiciler kitlesi haline getirildiği bir toplumsal varoluşta vurguyu yanlış yere yapan bir siyasal hat oluşturduğu teslim edilmeli. Varsıl toplumların üst katmanlarının sürdürülemez tüketim biçimini kıyasıya eleştirmek ve en önemlisi insani ve toplumsal refahı nicel değil nitel kriterlerle yeniden düşünmek hiç kuşkusuz topyekûn bir ekolojik dönüşümün önemli sacayakları olacaktır. Fakat ekolojik krizi doğaya tamamen dışsal bir biçimde tariflenen “insan doğası”nın sebep olduğunu ifade eden, suçlunun “hepimiz”, “insanlık” olduğunu vazeden çağrılar temelde ekolojik krizi adeta kaçınılmaz bir kader mertebesine getirerek, (elbette insan nüfusunda radikal ve hızlı bir “azaltım” seçeneği dışında) bu krizle mücadeleyi imkânsızlaştırmakta. Bu sebeple bilhassa liberal ekolojist çevrelerde büyük popülerliğe sahip olan ve demokrasi karşıtı içerimleri çok açık olan neo-Malthusçu yaklaşımlar, yani ekolojik krizin asıl sorumlusunun insan –daha doğrusu yoksul– nüfusunun önlenemez artışı olduğu iddiası kesin olarak reddedilmelidir.

Ekososyalist bir strateji

İçerisinde bulunduğumuz dünya tarihsel uğrak, sermayenin kriziyle ekolojik krizi bütünleştiriyor. İklim değişimi başta olmak üzere ekolojik krizin değişik veçheleriyle mücadelenin geniş kitlelerin hayat koşullarının da iyileşmesi anlamını taşıyacağı, basit ve anlaşılır bir mücadele stratejisi oluşturmak günümüzün en önemli sorusunu oluşturuyor. Ekolojik krize karşı mücadele, gezegen üzerinde bugün bizim bildiğimiz anlamda canlı yaşamının sürmesi için gerekli radikal toplumsal dönüşümleri ancak yığınsal bir siyasal ve toplumsal hareket haline gelmesi halinde başarabilir. Bu bütünleşik kriz konjonktürü karşısında kapitalizmden kopuşu hedefleyen bir siyasal hat, toplumsal kaynakların kolektifleştirilmesi ve demokratik bir plan çerçevesinde kullanılmalarını gündeme getirmek zorunda. Üretim ve tüketim kararlarının toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve ekolojik kriterler temelinde çoğulcu bir müzakere süreci aracılığıyla belirlenmesini sağlayacak demokratik bir planlama ancak madencilik, enerji ve bankacılık gibi kilit sektörlerin sermayenin kontrolünden çıkarılarak toplumsal denetim altına alındığı koşullarda mümkün olacaktır.

Ekososyalist alternatif böylesi bir devrimci dönüşümü sağlayabilecek ufku sunabilme potansiyeline sahip. Ekososyalizm, üretim araçlarının toplumun demokratik denetim ve mülkiyetine geçtiği, her türlü üretim ve yatırım kararının demokratik, aşağıdan ve çoğulcu bir plan çerçevesinde belirlendiği, üretici güçlerin ekolojik rasyonellik çerçevesinde radikal biçimde yeniden yapılandırıldığı, ekosistemlerin onarılmasının, insani ihtiyaçların giderilmesiyle birlikte temel toplumsal ilkelerden biri haline geldiği, kapitalizmin aksine kullanım değerinin değişim değeri üzerinde hâkim olduğu bir topluma ulaşmayı amaçlar.

Ekososyalist bir geçiş programının ana unsurlarını oluşturabilecek bir dizi talep ve hedef ekonominin radikal biçimde demokratikleşmesinin ve kullanım değerinin egemen olmasının önünü açacaktır: Herkese ulaşılabilir ve enerji verimliliğine sahip konutların temini, kamu taşımacılığının yaygın ve ücretsiz hale getirilmesi, kentlerin aşırı hava olaylarına karşı altyapılarının güçlendirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılmasıyla herkese iş güvencesinin sağlandığı yeni bir “yeşil” istihdam programı, eğitim ve sağlığın bedelsiz hale gelmesi, ev işleri ve bakım emeğinin toplumsallaşması, fosil yakıt ve kimyasal yoğun endüstriyel şirket tarımına karşı küçük köylü üretimine dayalı agroekolojik tarım[xi] ve elbette yenilenebilir enerjiler için yeni bir enerji altyapısının inşası. Bununla birlikte zengin küresel kuzeyin yarattıkları ekolojik tahribat nedeniyle tüm yoksullara yüklü bir tazminat ödemesi ve küresel güneye yaygın teknoloji transferinin gerçekleştirilmesi. Tüm bu talep ve hedefler geniş kitlelerin desteğini kazanabilecek “geçişsel” niteliği çok güçlü ve insanlığı ekolojik krizin en olumsuz sonuçlarından koruyabilecek gerçek ve uygulanabilir acil önlemler paketini oluşturuyor. Kapitalizmin doğayı hoyratça sömüren savurganlığının yerine demokratik planlama eksenli bir ekonomi, kapitalizmin ürettiği silahlanma, reklam, otomotiv gibi devasa ama insani ihtiyaçlarla örtüşmeyen sektörleri ortadan kaldıracaktır. Ekososyalist toplum insanın tükettiği oranda var olmaya hak kazandığı, tüketim fetişisti mevcut toplum düzeninden farklı olarak ne emeğin ne de doğanın meta olmadan paylaşıldığı, insani özgürleşme ve deneyimlerin zenginleşmesine dayalı olacaktır.

Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Ekolojik krizin insanın özgül toplumsal örgütlenişinin doğayla ilişkisine dair bir sorun olduğu tespiti, ekolojik dönüşümü bir ekolojik devrim sonrasına erteleme ve her türlü kısmi “iyileştirmeyi” reddetme anlamına gelmez. Ekososyalist yaklaşım, ekolojik krizin önüne geçilmesinin ancak kapitalist piyasanın toplumun bütünü üzerindeki tahakkümünün sona erdirilmesiyle mümkün olabileceğini bir ân olsun akıldan çıkarmadan, gündelik hayattaki en küçük pratiğe dek her türlü insani etkinliğin insan-doğa ilişkisine dair kapitalizm ötesi bir anlayışı barındırmasını öngörür. Dolayısıyla kapitalist toplumsal örgütlenişin ekolojik krizdeki birincilliğini yadsımadan, reformlar ve yukarıda sıralananlar gibi somut talepler için mücadele eder ve bunları ekososyalist bir perspektifle bütünleştirme çabasını gösterir. Ekolojik krizin bütünüyle aşılmasının yolunun kapitalizmin yerini ekososyalist bir toplum biçimi alması gerektiği yönündeki soyut siyasal hedef, ancak insanların gündelik hayatlarına dair somut taleplerle ilişkilendirilmesi halinde gerçeklik kazanabilecektir. Başta su olmak üzere doğanın metalaştırılmasına karşı direnişlerden kamusal ulaşımın ücretsiz, yaygın ve kaliteli hale getirilmesine, tarımın şirketleştirilmesine karşı direnişten nükleer enerjiye ve ormansızlaşmaya karşı mücadeleye kadar kapitalist kâr ve sermaye birikimi mantığının dışına taşan ve alternatif bir toplumsallığı imleyen taleplere dayalı toplumsal hareketlerin inşası ekososyalist bilincin kitleler nezdinde somutlanmasının, inanılır kılınmasının yoludur. Burada önemli olan yukarıda vurgulandığı gibi kitleleri mobilize edecek somut taleplerin “geçişsel” bir nitelik taşımasına önem vermek, yani ekolojik reformizmin sınırlarının dışına taşarak her talebin kendi somutluğunda sürdürülemez kapitalist üretimcilik ve bireyselleştirilmiş tüketimcilik mantığının dışına taşan bir nitelik taşımasını sağlamaya çalışmaktır.[xii] Öte yandan emekçilerin maddi çıkarlarıyla örtüşen ekolojik talep ve çözümlerin kitlesel destek bulabileceklerini ve ancak böylelikle kitlesel ve demokratik bir toplumsal hareket inşa edilebileceğini de akıldan çıkarmamak gerekir.[xiii]

Böylesi bir stratejinin minimum koşuluysa iklim değişimini bir buçuk derecenin altında tutacak “karbon bütçesini” aşmamak için tüm kömür bazlı santrallerin aşamalı biçimde kapatılması ve katranlı kum veya kaya gazı gibi konvansiyonel olmayan, en kirli fosil yakıt biçimlerinin işlenmeden yerin altında bırakılmasıdır. Kömür madenciliği ve kömüre dayalı enerji üretiminin denetimsiz biçimde sürgit büyümesi doğanın amansız ve geri döndürülemez biçimde talanına, en çarpıcı biçimde Soma’da tanık olduğumuz gibi kitlesel iş cinayetlerine ve canlı yaşamının uçuruma sürüklenmesinin de devamına onay anlamına geliyor. Oysa yapılması gereken önümüzdeki on yıl içerisinde kömür bazlı elektrik enerjisi üretimini sona erdirecek ve yenilenebilir kaynakların enerji üretimindeki payını olağanüstü hızlı bir biçimde arttıracak devrimci bir dönüşümün hayata geçirilmesidir. Bu bağlamda, başta kömür madenciliği olmak üzere madencilik sektörü ve enerji üretiminin yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı olarak yeniden yapılandırılmasını sağlayacak biçimde kamulaştırılması, sadece iklim krizine karşı mücadele edebilmeyi değil, bu mücadeleyi yaparken toplumsal ihtiyaçların da karşılanabilmesini sağlayabilecek bir yol olarak öne çıkıyor. Elbette burada kamulaştırmadan kastedilen bürokratik bir devletleştirme, sadece mülkiyet hanesinin değişmesinden ibaret bir etiket değişikliği olmamalıdır. Kastedilen emekçilerin ve toplumun bütününün çeşitli düzeylerde bizzat karar alma süreçlerine katıldıkları, üretimin önceliklerinin belirlenmesinde belirleyici oldukları böylelikle ekonominin köktenci biçimde demokratikleştirilmesi olmalıdır.

Bu bağlamda madencilik, enerji ve de enerji altyapısını küresel ölçekte dönüştürecek dev yatırımların gerek duyduğu finansmanı sağlayacak finans gibi stratejik sektörlerin kamusal mülkiyete geçmesi elzem hale geliyor. Bu sektörlerin demokratik ve katılımcı bir plan dahilinde hangi toplumsal ve ekolojik amaç ve öncelikler için seferber edileceği kararlarının gezegeni uçuruma sürükleyen sermaye tarafından değil, toplumun bizzat kendisi tarafından verilmesini savunmak son derece gerçekçi ve güncel bir politik hattır.[xiv] Hidrokarbon endüstrisinin bizzat işçilerin denetiminde ve toplumun söz ve karar hakkına sahip olacağı şekilde toplumsallaştırılması/kamulaştırılması talebi geniş kesimler nezdinde onay bulabilecek, elektrik enerjisinin üretim ve dağıtımının toplumsallaştırılması ve yerelleştirilmesi gibi sonraki siyasal adımların kaldıracı olabilecek stratejik bir taleptir. Ekonominin ve toplumsal hayatın “karbonsuzlaşması”nın sadece teknik bir “enerji dönüşümü” süreci olmayıp geniş kitlelerin enerji üzerinde demokratik toplumsal kontrolü ellerine aldıkları bir süreç olması gerekmektedir.

Ekolojik ve kentsel müşterekleri sermayenin tahakkümüne ve çitlemesine karşı savunma, geri kazanma ve türlü müşterekleştirme pratikleri de aslında sermayeye karşı direnişin en büyük kaynakları durumunda. Müşterekleştirme pratikleri, sadece doğanın savunulması anlamında değil, aynı zamanda özellikle aşağıdakilere, emekçilere, yani sermayenin tahakkümünün bizatihi kurbanlarına, kendi kaderlerine egemen olma, kolektif özgüçlerine yeniden inanma potansiyeli sağlayacak ilişkileri bugünden vermeye başlaması nedeniyle de çok önemli. Kapitalizmin mantığından koparak üretim, dağıtım ve tüketimi eşitlikçi ve komünal biçimlerde yeniden tasavvur ve inşa etmenin imkânlarını göstermesi açısından. Burada amaç daha organik, sürdürülebilir toplumsal-ekolojik ilişkiler oluşturmak olmalıdır. Müşterekleştirme çabalarını neoliberal kapitalizme karşı bütünlüklü bir direnişin parçası kılabilmek, ekolojik krizin sonuçlarına direnme, bu sonuçların küresel eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde paylaşılmasının da tek yoludur.[xv]

İçinde bulunduğumuz kapitalist uygarlığın krizinden ancak ekolojik krizin tüm kurbanlarının ve ezilenlerin mücadelesiyle çıkabileceğimizi durmaksızın savunmak gerekiyor. Doğaya ve emeğe sahip çıkan küresel bir toplumsal iklim adaleti hareketinin ve kitle mücadelelerinin boy vermesine katkı sağlamak önümüzdeki dönemin en yakıcı görevini oluşturuyor. “Gerçekçi” olmak adına iklim krizinin önlenmesi, ekosistemlerin onarılması için krizi bizzat yaratanlardan gelecek başarısızlığı defalarca kanıtlanmış sözde çözüm kırıntılarına, elitler arası uluslararası müzakerelere bel bağlamak kadar olumsuz anlamda “ütopik” bir tutum yok bugün. Egemenlerden ekolojik kriz karşısında aktif tutum almalarını beklemek, hükümetleri ya da sermaye çevrelerini ekolojik krizin kurbanları lehine harekete geçmeye teşvik etmek ham hayalden ibaret. Dolayısıyla bugün ekolojik kriz karşısında bütünsel, “sistemik” çözümler aramak, bu çözümleri pratikte sınamak, başka bir dünyayı bugünden kurmaya başlamanın yollarını bulmak ve bu yolda aşağıdakilerin gücünü seferber etmekten başka çare yok. Tam da bu yüzden “gerçekçi ol, imkânsızı iste” sloganı hiç bugünkü kadar “gerçekçi” olmamıştı.

 

Bu yazı ilk olarak Saha dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.

[i] Trump yönetimine ait bahsi geçen rapor hakkında bkz. Branko Marcetic, “The Trump Administration’s Climate Nihilism,” 4 Ekim 2018, https://jacobinmag.com/2018/10/trump-administration-climate-change-nihilism.

[ii] Somini Sengupta, “What Jair Bolsonaro’s Victory Could Mean for the Amazon, and the Planet,” 17 Ekim 2018,  https://www.nytimes.com/2018/10/17/climate/brazil-election-amazon-environment.html.

https://www.independent.co.uk/news/world/americas/super-rich-buying-apocalypse-safe-bunkers-protection-natural-disasters-nuclear-attack-kansas-us-a7833641.html ve https://www.theguardian.com/artanddesign/shortcuts/2014/nov/12/for-sale-luxury-apocalypse-proof-condo-in-missile-silo

[iv] Will Steffen vd., “Trajectories of the Earth System in the Anthropocene,” PNAS, no. 115 (33), (14 Ağustos 2018), http://www.pnas.org/content/115/33/8252.

[v] Endüstriyel balıkçılığın yarattığı aşırı avlanma ve tüketim için bkz. Irmak Ertör, “Dünyada ve Türkiye’de Endüstriyel Balıkçılık: Balıklı Denizlerden Sıvı Çöllere,” 31 Ağustos 2018, https://birartibir.org/ekoloji/130-balikli-denizlerden-sivi-collere.

[vi] Jerome Roos, “Living Through the Catastrophe,” https://roarmag.org/magazine/living-through-the-catastrophe/.

[vii] Kapsamlı bir tartışma için bkz. John Bellamy Foster, “Making War on the Planet: Geoengineering and Capitalism’s Creative Destruction of the Earth,” 1 Eylül 2018, https://monthlyreview.org/2018/09/01/making-war-on-the-planet/; Silvia Ribeiro, “Against Geoengineering,” 23 Ekim 2018, https://www.jacobinmag.com/2018/10/geoengineering-climate-change-environmental-impacts-warming.

[viii] Felaket karşısında insanların birbirleriyle bitimsiz bir çatışmaya sürükleneceğine ilişkin distopya anlatılarınca popülerleştirilen algıyı da sorgulamak gerekiyor. Ekolojik krizin yaratacağı adaletsizliklere karşı çıkmak için askeri planlamacılar ve Malthusçular tarafından yaygınlaştırılan, insanı çaresiz ve güçsüz kılan “insan insanın kurdudur” algısından kurtulmak zorunlu. Yaygın kanının aksine insan toplumlarının mevcut toplumsal durumu sarsan felaketler karşısında çoğu zaman daha paylaşımcı, yaratıcı ve karşılıklı yardımlaşmaya yatkın olduklarına ilişkin bkz. Nick Buxton, “Defying Dystopia: Shaping the Climate Future We Want,” https://roarmag.org/magazine/defying-dystopia-shaping-climate-future-want/ ve Jocine Velasco, “The Uses of Disaster,” https://communemag.com/the-uses-of-disaster/.

[ix] Kimi yazar ve aktivistler, Antroposen yerine Sermaye çağı (Capitalocen) kavramını kullanmayı yeğliyorlar. Bu kavram aynı şekilde farklı bir jeolojik dönemde olduğumuzu, bu dönemde sermayenin “birikim için birikim” ve “üretim için üretim” mantığının belirleyici hale gelerek gezegendeki tüm süreçlere nüfuz ettiğine vurgu yapmaktadır. Öte yandan aynı kavram bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin devamının insanlığın ve canlı yaşamının devamına varoluşsal bir tehdit haline geldiğini de imlemektedir. İki kavramın kullanışına yönelik bir tartışma için bkz. Ian Angus, “‘Anthropocene or Capitalocene’ misses the point,” 26 Eylül 2016, https://climateandcapitalism.com/2016/09/26/anthropocene-or-capitalocene-misses-the-point/.

[x] Bkz. Ajay Singh Chaudhary, “It’s Already Here,” 10 Ekim 2018, https://nplusonemag.com/online-only/online-only/its-already-here/. Öyle ki New York Times gibi küreselleşmenin bayraktarı yayın organlarında artık iklim krizinin sorumlusu olarak kapitalizmin gösterildiği makaleler yayımlanabilmekte. Bkz. Benjamin F. Yong, “The Climate Crisis? It’s Capitalism, Stupid,” 20 Kasım 2017, https://www.nytimes.com/2017/11/20/opinion/climate-capitalism-crisis.html.

[xi] Endüstriyel şirket tarımına karşı ekolojik köylü tarımı mücadelesi için bkz. Abdullah Aysu, “Kıtlık Geliyor Çare Küçük Çiftçilik,” 30 Eylül 2018, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/30/abdullah-aysu-kitlik-geliyor-ve-care-kucuk-ciftcilik/; Ali Bülent Erdem, “Mücadeleleri Birleştirme Stratejisi,” 28 ekim 2018, https://birartibir.org/ekoloji/164-mucadeleleri-birlestirme-stratejisi.

[xii] Michael Löwy, “Resistance is the only Way,” 22 Eylül 2008, http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article1526.

[xiii] Bu konudaki bir tartışma için bkz. Mathew Huber, “Five Principles of a Socialist Climate Politics,” 16 Ağustos 2018, https://www.the-trouble.com/content/2018/8/16/five-principals-of-a-socialist-climate-politics.

[xiv] Enerji devrimini piyasa aktörlerinin gerçekleştiremeyeceğini, hareketlerin hareketi olacak küresel iklim hareketinin basıncı altında II. Dünya Savaşı sırasındakine benzer topyekûn bir seferberlik çerçevesinde planlamanın ve devlet müdahalesinin zorunlu olacağını iddia eden bir tartışma için bkz. Andreas Malm, “Time to pull the plugs,” https://roarmag.org/magazine/time-pull-plugs/.

[xv] Daha geniş bir tartışma için bkz. Stefo Benlisoy, “Müşterekleri Anti-kapitalist bir Program Çerçevesinde Tartışmak,” 16 Kasım 2014, https://baslangicdergi.org/musterekleri-anti-kapitalist-bir-program-cercevesinde-tartismak-stefo-benlisoy/.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar