bir başlangıç için – can atalay -

 

Sandıklar kapandı.

Sandıktan ne çıktığını artık biliyoruz.

Karşımızdaki görevlerin ne denli ağır olduğunu görmek; bu saptama uyarınca hareket etmek için aslında sandıkların açılmasına, sonuçların gözler önüne serilmesine de gerek yoktu, öyle değil mi?

Anti-otoriter, muhafazakâr piyasacılığa ve onun rıza devşirme mekanizması olan temsili demokrasiye açık bir itiraz, söz, yetki ve kararı talep etmenin ötesinde, fiili ve meşru olarak kullanan direngen bir kitle hareketi olarak Gezi’nin işaret ettiği olanakların, açtığı ufkun hakkının verilememesinin nasıl sonuçlar doğurabileceğini görebiliyorduk.

Böylesi toplumsal kabarmaların, isyanların dört sonucu olabilir. Birincisi, kendi taleplerini (hatta iktidarı) elde ederler. İkincisi, taleplerini (ya da iktidarı) elde edememelerine karşın toplumu derinden ve etkileri uzun vadeli olarak görülür şekilde etkilerler. Üçüncüsü, bu denli büyük bir kabarışı yaşayanlar, direngen kitle hareketinin parçası olanlar sinizm hastalığına düçar olur ve mükemmeliyetçilik bataklığı toplumsal muhalefeti felç eder. Dördüncüsü ise egemenler isyan dinamiklerini ezer ve/veya açık bir yenilgiye uğratır.

Gezi Direnişi’nin taleplerinin tümünü elde ettiğinin söylenmesinin mümkün olmadığı gibi AKP tek parti devletinin Direnişi ezememesi bir yana yenilgiye dahi uğratamamıştır.

Gezi Direnişi’nin Türkiye toplumunu derinden etkilediğine kuşku yok. Ancak, ülkenin dört bir yanında insanların hakları için (dünden daha fazla ve inatla) mücadele etmeyi bir kültür olarak kabul eder hale gelmeye başlamaları gibi özellikle solun önemli bir kısmı açısından anlaşılmaz bir sinizmin uç verdiği, kerameti kendinden menkul bir yaşam alancılığın ve devrimci siyaseti kuru lafa sıkıştırmanın aslında bir madalyonun iki yüzü olduğu açıktır.

Devrimci siyasetin kuru lafa sıkıştırılması ile ahir zaman yaşam alancılığına sıkıştırılması bir ve aynı şeydir; böylesi bir sinizm önümüzü tıkamaktadır.

11 Ağustos günü itibari ile en önemli sorunumuz ise, Direnişi ve onun yarattığı etkiyi ezemeyen yeni rejimin toplumsal muhalefet güçlerini ve solu açık bir yenilgiye uğratmak için ardı ardına hamle edecek yeni bir sermaye rejimine, bir tek parti iktidarına, bir Reis’e, bir Ümmet liderine karşı nasıl bir direnileceğine yanıt vermek olacaktır.

Ezilme ile yenilme arasında nasıl bir fark gördüğümüzü soracak olanlara 12 Eylül Cuntası’na karşı direnen abla ve abilerimizin mirası iyi bir yanıttır. Cunta, Türkiye Sosyalist hareketini ezmek için elinden geleni ardına koymamıştır ancak eşitlik ve özgürlük kavgasını yok edememiş, başkalaştıramamış; yenememiştir.

Tayyip Erdoğan ilk turda seçilmesi için yeterli olan ancak “Yeni Türkiye” iddiasını taşımanın çok gerisinde bir oy oranı ile seçildi. Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği bu yeni düzenin uzunca bir süre daha normalleşemeyeceğini öngörüyorduk; sandık da böylesi bir normalleşmeyi daha da zorlaştırdı.

Her cephede sıkışan, sandıktan da ilk turda ancak ucu ucuna çıkabilen bir “Şef” kendisinin karşısında (Batı’daki) biricik muhalefet dinamiği olabilecek Gezi’yi yenme, bunun zorunlu bir adımı olarak da solu yenme hamlesine girişecektir.

Eşitlik ve özgürlük mücadelesinin bu topraklarda özellikle son elli yılda yarattığı birikimin siyaset dışında tutulması, siyaset dışına itilmesi diktatörlük inşası için en kritik başlıklardan biri olacaktır.

Bırakın daha ötesini, emeği ile geçinen tüm yurttaşlarımızın haklarının kazanılması ve hatta savunulabilmesi için millettin şefi, ümmetin lideri olma heveslisi bir tek adam devletine karşı direnmek birincildir.

Türkiye Sosyalist Hareketi’nin karşısındaki soru tüm toplumsal kurtuluş taleplerinin gelip gelip dayandığı ve dayanacağı o duvarı aşma cüretini gösterip göstermeyeceğidir.

Türkiye Sosyalist Hareketi, uzunca bir dönemin ardından toplumun tüm gözeneklerine nüfuz etme; bir sıçrama gerçekleştirme olanağı ile karşı karşıyadır.

Hele bir de Kürt Hareketi’nin 30 Mart yerel seçimlerinde yapılan hataların neredeyse hiç birisini yapmadan, örneğin İstanbul’daki seküler, solcu seçmene hitap etmenin yolunun CHP’yi “parçalamak”tan değil AKP ile ringe çıkmaktan geçtiğini görmesi ve göstermesinin İstanbul düzeyindeki oyların ikiye katlanması ile sonuçlandığını hesaba katarsak umudu örgütlemek mümkün pekala…

Böylece bir kez daha Kürt hareketi ile sosyalist sol arasında “bakışımlı bir siyaset” geliştirilmesi olanaklarının çoğaltılmasının ne kadar önemli olduğunun da altını çizmekte yarar var.

Başlangıç İçin  Çağrı’da şöyle demiştik: “….Sosyalist solun merkezini oluşturmak bu temel sorunları aşmakla mümkündür.  Her bir parçasının kendisini merkez olarak gördüğü solun bu uzatılmış fetret döneminden çıkmak ve gerçek bir merkezin inşasına katkı sunmak esas kaygımız. Bunun, bildiğimiz mevcut yapıların bir kısmının bir araya gelmesinden ibaret bir “solun birliği” hikâyesi üzerinden gerçekleşemeyeceğinin farkındayız. Bu süreci, solun ideolojik, politik ve pratik olarak yeniden harmanlanmasına yönelik girişimlerin ortaya konması ve bu yönde aktif tutum alışlar olarak kavrıyoruz. Yürüteceğimiz tartışmaları ve ortaya koyacağımız pratikleri bu minvalde şekillendireceğiz….”

Türkiye Sosyalist Hareketi’nden başlayarak tüm toplumsal muhalefet güçlerinin müteredditlik nöbetinin artık sonlanması gerekmektedir.

Nasıl Tayyip Erdoğan Haziran 2013 hiç yaşanmamış gibi davranamayacaksa ne bizim ne başka hiç bir öbeğin kendinden memnun bir “orta dünya” yaşantısı sürdürmesi olanaklı değildir.

Çuvaldızı kendimize iğneyi başkasına batıralım. Biz, kendimizden memnuniyet üretmenin bir türevi olan bir topluluk mu olacağız yoksa solun ideolojik, politik ve pratik olarak yeniden harmanlanması yolunda gittikçe genişleyen bir çağrının yapıcıları mı olacağız?

Dünün erken olduğunu söyleyenler olabilir, ama yarın geç olacaktır.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar