başlangıç yazıları n.6: zor dönemlerde siyaset -

 

Daha önce şöyle demiştik:

“2008 Ergenekon Davası ile başlayan süreç, iktidar bloğu içerisindeki güçler dengesini kökten bir şekilde değiştirdi… Fakat eskinin gidişi ile yeni olanın tesisi arasındaki geçiş otomatik değildir. Sistemin çeşitli alanlarındaki “yeni normallerinin” nasıl kurulacağı, kurumsallaşacağı, bu sefer muzafferler arasında mücadele konusu haline gelir. Türkiye’de yaşanan budur: Yeni anayasanın nasıl bir güçler dengesi üzerine oturacağından, iktidar kurumlarının nasıl paylaşılacağına; Kürt sorununda hangi rotanın takip edileceğinden, Ortadoğu politikasının belirlenmesine kadar Türkiye’de iktidar olabilmenin temel parametreleri olan bir dizi konuda esaslı bir mücadele yaşanmaktadır…

Üstelik salt lokal aktörler arasında geçen bir iktidar savaşı da değildir bu. AKP hükümeti, izlediği bölge politikası nedeniyle emperyal güç odaklarına yaranamadığı gibi, bölge ülkelerinin de neredeyse hemen hepsiyle sürtüşmeli, çatışmalı bir pozisyona geldi. Bu haliyle Türkiye’nin bölgedeki dış politika performansı, küresel egemen güçler açısından neredeyse bir “serseri devlet” performansını andırmaktadır.

Kısacası, 2008 sonrası süreçte, ülke içinde kurumsal denge pozisyonuna ulaşılamadığı gibi, Türkiye bölgedeki emperyal çıkarlar açısından da giderek dengesizlik üreten bir ülke haline geldi.” (Başlangıç n. 3: muktedirler kapışırken)

Kısaca ifade edilecek olursa, AKP’nin siyasal öznesi olduğu hegemonya projesi ve inşa etmiş olduğu devlet mimarisi krizdedir. Türkiye siyasal iktidarın bir bütün olarak yeniden yapılanacağı ve kurumsallaşacağı bir sürecin içindedir. Hatta bu süreç başlamıştır.

türkiye istisna değil

Dünyanın farklı yerlerine baktığımızda benzer krizlerin ve sancılı yeniden yapılanma süreçlerinin yaşandığına şahit oluyoruz. Türkiye istisna değil. Kapitalist kriz ve uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımı-güç kayması (yani ABD’nin göreli gerileyişi), küresel ölçekte burjuva siyasal mimarisini bir hayli kırılganlaştırıyor. Bu çerçevede ortaya çıkan siyasal belirsizlik kitle mücadelelerinin, ani sosyal patlamaların öne çıkmasına uygun boşluklar yaratıyor. Dünya kapitalist sistemi önemli bir yönetme krizi içinde. Eğer emperyalizmden -Türkiye solunun bazı kesimlerinde olduğu gibi- sadece uluslararası ilişkiler sahasındaki çatışma süreçlerini anlamıyorsak, eğer emperyalizm içsel bir olguysa, emperyalizmin krizinden anlamamız gereken de tam olarak budur. Küresel kapitalizme eklemlenme biçimlerine, sınıfsal ve politik güçler dengesinin farklılığına bağlı olarak her toplumsal formasyonda krizin tezahürü farklı olabilmektedir. Fakat emperyalist zincir içerisinde sinyal veren halka sayısının giderek artması, ortaya çıkan halk hareketlerinin bazı benzer nitelikleri haiz olması emperyalizmin sistematik bir krizine işaret etmektedir.

Bu kriz süreci iktidar bloğu ve onun siyasal temsilcileri arasında amansız kapışmalara sebep olduğu gibi kitlesel halk hareketlerinin veya sosyal patlamaların oluşmasına da yol açıyor. Bir yandan, kitlesel hareketler kapitalizmin ve emperyalizmin krizini derinleştirip muktedirlerin yönetme kapasitesinin altını oyabiliyor. Diğer yandan, iktidar bloğu içindeki kapışmalar çerçevesinde, halk hareketlerinin radikalleşmelerine ket vuruluyor ve bu hareketler muktedirler tarafından araçsallaştırılmaya çalışılıyor. Dünyanın birçok yerinde “eskinin öldüğü ama yerine yeninin henüz doğmadığı süreçteyiz.” Bu süreç uzun bir süreyi kapsayabilir ve yeninin nasıl şekilleneceği konusunda hamle yapan tek siyasal aktör de sol olmayacaktır. Sokaktaki radikalleşme illa sola doğru yönelmiyor; popülist akımların, aşırı sağın, faşistlerin, Suriye gibi örneklerde Selefiliğin tesiri ve yönlendiriciliği altına girebiliyor. Hâkim sınıfların şu ya da bu kanadı tarafından böylece soğurulabiliyor.

girift bir politik savaş

Türkiye’de yaşanan kriz ve yeniden yapılanma süreci de aynı riskle karşı karşıya. Hegemonik dengenin oluşturulmasına yönelik savaş giderek daha girift bir hâl alıyor. Restorasyon güçleri artık daha güvenli: Uluslararası alanda itibarını neredeyse sıfırlamış olan Erdoğan karşısında büyük sermaye giderek daha açık tavır alıyor. Bu kesimin stratejik oyuncusu konumundaki Gülen Cemaati siyasal alanı “tapeler” ile dizayn ettikçe, 1980’lerde mayalanan, 1990’larda yükselişe geçen ve 2000’lerde dönüşüme uğrayan İslami-muhafazakâr siyasal proje, geniş kitleler için siyasal-kültürel anlamda birleştirici olma özelliğini yitiriyor. Restorasyonu sağlamaya aday siyasi güçler içerisinde CHP’den ziyade MHP yükselişe geçiyor. Öte yandan “Erdoğansızlaştırılmış” bir AKP de yine yeni konfigürasyonun içerisinde olmaya aday görünüyor.

Erdoğan ise Gezi direnişinden bu yana kapsayıcı bir hegemonya stratejisini terk ederek Türkiye’yi “kendi” İslami-muhafazakâr mahallesi ve diğerleri şeklinde kültüralist bir düzlemde gererek, “kendi” mahallesini konsolide etmeye çalışıyor. Ancak Gezi’yle başlayıp Aralık’tan beri iyice ayyuka çıkan içinde bulunduğumuz devlet krizi içinde artık bütünlüklü bir iktidar stratejisinden ziyade, iktidarı elinde tutmaya yönelik kısmi taktikler çerçevesinde hareket edebiliyor. Zira önündeki seçenek iktidarda kalmakla kalmamak arasında olmaktan ziyade, iktidarda kalmakla yargılanmak (sadece ulusal hukuk değil belki de uluslararası hukuk çerçevesinde de) veya -Sezgin Tanrıkulu’nun geçenlerde mecliste verdiği soru önergesinde işaret ettiği gibi- yurtdışına kaçmak arasında. Sıkı durmak zorunda, zira herhangi bir zafiyette -bu sefer Erdoğan Bayraktar olayının işaret ettiği gibi- gemiyi terk edecek farelerin sayısı oldukça çok. Böyle bir ahval ve şerait içerisinde bir yandan Ergenekon davası kapsamında hapisteki bazı isimlerin serbest bırakılması gibi yollarla CHP’nin oynadığı bir alana, diğer yandan çeşitli “hassasiyetleri ve sokak gerginliklerini” devreye sokarak MHP’nin oynadığı alana taktik hamleler geliştiriyor. Ayrıca Kürt halkını da müzakere süreci ile “terbiye etmeye” çalışıyor. Fakat stratejik bir oyuncu olma hüviyetini hızla yitiriyor.

Erdoğan yine de kozlarını sonuna kadara oynamaya kararlı görünüyor. Göz ardı edilemeyecek derecede kitlesel destek sahibi bir çıkar zümresi olarak Erdoğan partisinin attığı taktik adımlar ana akım siyaset mantığının dışına çıkmış durumda. İzlediği gerginlik politikasının giderek kendi tabanında dahi rahatsızlık uyandırır hale gelmesi kuvvetle muhtemel. En iyi ihtimalle kontrol edilebilir bir sokak gerginliği siyasetini, en uçta ise fiiliyatta zaten işlemeyen hukuk rejimini bir olağanüstü hâl çerçevesinde askıya aldığı bir durumu zorlayabilir. Hatta ilkini ikincisinin zemini haline getirebilir.

“Sokağın siyaseti” de giderek çetrefil bir hâl alıyor. Klasik olarak tek tip sokak faşizmine aşina olan solun farklı türden reaksiyoner sokak faaliyetleri ile yüz yüze gelmesi kuvvetle muhtemel: HDP’ye yapılan saldırılarda karşılaşıldığı üzere yer yer Gezi sembollerine de gönderme yapan bir ulusalcı sokak aktivizmi, Okmeydanı’nda polis koruması altında varlık gösteren AKP yanlısı çetevâri sokak aktivizmi ve MHP’nin pozisyonuna paralel olarak yeniden dizayn edilen faşist sokak milislerinin saldırıları biçiminde klasik faşist saldırılar ve elbette giderek gaddarlaşan polis şiddeti. Erdoğan’ın kontrollü sokak gerginliği ve kültürel kutuplaştırma stratejisi Türkiye’yi hayli aşina olduğu felaketlere sürükleyebilir. Erdoğan tüm seçim mitinglerinde “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” diyerek milliyetçi hassasiyetleri okşarken, bu hassasiyetler -HDP’ye yönelik saldırılarda ortaya çıktığı üzere- açık bir Kürt karşıtlığına da hızla yönelebiliyor. Buna ek olarak, Erdoğan’ın söz konusu mezhepçi-milliyetçi stratejisi Alevi nüfusun kendini bir var olma yok olma ikilemi içinde bulmasına yol açıyor. Gezi’den beri kaybettiğimiz canların Alevi olmaları hiç de rastlantısal değil. Erdoğan’ın oynadığı kültüralist kutuplaştırma stratejisi her zaman kontrolden çıkmaya çok müsait.

otoriter devletin inşası

Öte yandan sokağı bu şekilde kutuplaştıran taktik adımlar, devletin baskı aygıtlarını hem kontrol altına almayı hem de bir çeşit olağanüstü hal çerçevesi içinde daha fazla öne çıkarmayı da hedefliyor. Unutmamalı ki AKP-Gülen Cemaati ittifakı, ordu merkezli güvenlik devletini polis-yargı merkezli yeni bir güvenlik devleti ile ikame etmişti. 2000’lerin bu yeni otoriter devlet formuna zaten içkindi olağanüstü hâl. Solcular, Kürt hareketi gibi olağan düşmanların yanı sıra Kemalistler de siyasal hasım değil düşman olarak tarif edilerek savaş hukukunun reva görüldüğü olağanüstü hâl dairesinin içine dâhil edilmişti. Gezi’den bu yana yaşanan süreçte bu daire daha da genişletildi. Tüm AKP karşıtları, tüm eylemciler, yetmedi bir zamanların tatlı müttefiki Cemaat, yetmedi ana muhalefet partisi, yetmedi burjuvazinin bir kesimi bile terör/olağanüstü hâl dairesinin içine sokuldu, sokuluyor. Bu çizginin son noktası 14 yaşındaki kardeşimiz Berkin’i de bu dairenin içine sokmaya kadar uzandı. Dolayısıyla, Erdoğan 2000’lerde de zaten devlete içkin olan olağanüstü hâl dairesini yönetilebilirlik sınırlarının ötesine doğru şişirmiş durumda.

Polis teşkilatı içinde tüm kritik pozisyonlarda görev değişikliklerine giderek, MİT ve yüksek askerî bürokrasinin başındakilerinin yargılanmasını hukuken kendi onayına bağlayarak, Erdoğan’ın devletin zor aygıtları içerisindeki konsolidasyonunu arttırdığı gözden kaçırılmamalı. Yaşanan politik savaşın sonucu her ne olursa olsun, bu süreç içerisinde devlet aygıtı giderek daha otoriter bir yapıya kavuşturulmuştur: polis teşkilatındaki atamalar, yargıya yönelik yasal ve fiili düzenlemeler, MİT yasası girişimi, yüksek askerî bürokrasinin yargılanmasının Başbakan’ın onayına tâbi kılınması, TİB yasası gibi düzenlemeler otoriter devlet yapısında yürütmenin ve Erdoğan’ın kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik uygulamalar. Bu uygulamalar sadece Erdoğan’ın sarıldığı palyatif çözümler değil; 2000’lerdeki otoriter devletin -ortada niteliksel bir sıçrama olsa da- inşasının devam ettiğine tanık oluyoruz.

solun eksiği: ideolojik-politik merkez

Hiç şüphesiz 30 Mart seçimleri -tüm bu toz duman içerisinde- tarafların alacakları yeni pozisyonları belirleyecek. Oy oranları düşen bir AKP’nin çözülme dinamikleri öncelikle kendi içerisinden çıkacak ve AKP’yi “Erdoğansızlaştırma” süreci hız kazanacaktır. Aksi durumdaysa son üç aydır yaşanan süreç uzatmalara gidecektir. Bizim açımızdan soru şudur: Bu kriz süreci ve sonrasındaki yeniden yapılanma muktedirler arasındaki mücadelenin sınırları içinde mi cereyan edecek yoksa kitlesel bir halk hareketinin müdahil olduğu, öznesi olduğu, dolayısıyla da yeniyi öyle ya da böyle belirleyebildiği bir yolla mı gerçekleşecek? Erdoğan devlet ve sermaye erkânının başrolünde olduğu bir “saray darbesi” ile mi düşecek, yoksa sokaktaki halk muhalefetinin basıncının belirleyici olduğu bir süreç aracılığıyla mı?

Hiç şüphesiz sosyalist sola düşen ikinci yolun inşası. Sosyalist sol 2000’lerin başında oluşan yeni hegemonik dengeyi ve onu oluşturan toplumsal ve siyasal aktörleri okumakta başarılı olamadı ve kendisini büyük oranda var olan siyasal kutuplaşmanın bir yanına yedekledi. Yaklaşık on senelik bir süre sonrasında başka bir denge oluşturulurken aynı hataları tekrarlama ve bir on sene daha kaybetme lüksümüz olmamalı.

Bu sürecin sosyalist sol açısından çıkarılması gereken en önemli dersi, geniş emekçi ve ezilen kitleler nezdinde görünür olan politik ve ideolojik bir merkez olarak kendisini inşa etmedikçe siyasal bir özne olarak etkinliğinin sınırlı kalacağı gerçeğidir. Berkin Elvan’ın cenazesi bir kez daha gösterdi ki Gezi üzerinden -ana gövdesini gençliğin oluşturduğu- büyük bir kesim siyasallaşmış durumda. Bu kesimlerin örgütlü sol ile ilişkisi muğlaklığını sürdürmekte. Berkin Elvan’ın cenazesi bunun iyi bir göstergesi oldu. Bir yandan Hrant Dink’in cenazesine denk bir kalabalık İstanbul’da hayatı durdururken, o mahşeri kortej polis barikatlarının önüne ulaştığında ortada büyük oranda sol yapılar kaldı. Politikleşen bu kesimlere “sol adına” milliyetçilik üzerinden değmeye çalışan siyasal pozisyonlar karşısında tek panzehir, halk hareketinin devrimci içeriğiyle temas halinde, sosyalist solun ideolojik-politik merkezinin inşasına yönelik adımlar atmaktır. Önümüzdeki günlerde envai çeşit faşist saldırının sokak siyasetini tahakküm altına alma çabalarına karşı yürütülecek fiili politik ve ideolojik mücadele, bunu sırtlanacak bir merkez olmadıkça gerçekleşmeyecektir. Zira böyle bir durumda sol “sokakta siyaset yapmak” yerine, kendisini giderek “sokak askerliği” rolüne kıstıracaktır.

Hem geniş küresel konjonktürü hem de Türkiye’deki dönüşümü, bu dönüşüm içerisindeki nüve halindeki devrimci potansiyelleri doğru okumak, buralara yönelik olarak politik ve ideolojik ortak tahkimatlar gerçekleştirme çabası içerisinde olmak sosyalist solu yeniden bir siyasal özne haline getirebilir. Dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kitle mobilizasyonunun arttığı bu dönemde ortaya koyacağımız siyaset önümüzdeki döneme dair bizi şekillendirecek. Bu dönem Türkiye’deki çoğu örgütsel yapıyı çözebilir. En kötü ihtimal bu çözülmenin iradelerimiz dışında, bizler tarihin havını tersine taramaya çalışırken gerçekleşmesidir. Ancak, Gezi’nin tüm devrimci içeriği ile hemhâl olarak, bu içeriği derinleştirerek ve ulaşmadığı yerlere yayarak bu dönem içerisinde hem direnebilir hem de kendimizi yeniden inşa edebiliriz.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında