başlangıç yazıları n.7: önümüzdeki sürece ve solun birliğine dair -

 

Türkiye’de siyasal hayatı enlemesine kesen temel soru rejim meselesi etrafında dönüyor. Bu açıdan hâlâ bir “geçiş süreci” içerisinde olduğumuz söylenebilir. Gerek Gezi isyanı gerek 17 Aralık süreci, Erdoğan önderliğindeki AKP nazarında, planlanan rejim değişikliği önündeki engeller olarak yaşandı. AKP her iki engeli de pasifize etmeyi, şimdilik kaydıyla da olsa, başarmış görünüyor. Fakat meydan hâlâ boş değil. AKP’nin bundan sonraki hedefi, 2015 seçimlerine kadar yaşanacak sürecin ve alınacak seçim sonuçlarının başkanlık veya yarı başkanlık projesini yeniden gündeme taşıyacak ve Erdoğan’ın meşrebine uygun bir yeni anayasa sürecinin önünü açacak karakterde olmasını sağlamak olacak.

2008’den bugüne kadar yaşadığımız ve yüksek bir politizasyonu da beraberinde getiren rejim sorunsalı her türden toplumsal meseleyi de kesecek bir nitelik de kazanmış durumda. Sınıf hareketinden Kürt sorununa kadar her alan bu sorunsalın süzgecinden geçerek politik bir somutluk kazanıyor. Bu bağlamda, bir süredir olduğu gibi Türkiye’nin önümüzdeki siyasal sürecine de “otoriterizm” başlığı damgasını vuracak. Bu muammaya yanıt veya yaklaşım geliştirmeden sahici bir politik özne olunamaz.

Öyleyse bizim açımızdan soru şudur: Sosyalistler bu döneme nasıl müdahil olmalıdır?

programatik bir yönelim

İlk yanıt herhalde “son on kusur senedir yaptığımız gibi değil” olacaktır. Zira bu süre zarfında sosyalist sol, toplumsal düzeyde olduğu kadar, politik ve ideolojik olarak da kendisini inşa edecek stratejik bir hat üretemedi. Öznesi olmadığı ve kendi üretmediği kutuplaşmaların tarafı olarak siyasette salınmaya devam ederek, politik-ideolojik bağımsızlığını büsbütün yitirdi. Son yerel seçimler, artık simgesel varlığı dahi anlamsızlaşan, kendi tarihine ve sembollerine bile sahip çıkamayan sosyalist solun belirli bir döneminin kapandığını açıkça gösteriyor. 2010 referandumundaki “Yetmez ama Evet”çilikle kıyaslandığında gayet düşük profilli kalan “bas-geç”çilik sosyalist solun 2014’deki haline yetti de arttı bile.

Dolayısıyla sosyalist sol açısından temel mesele, kendisini siyasal alanda ayırt edici kılacak bir siyasal hatta sahip olmamasıdır. Böyle bir hat, Türkiye’nin kültürel haritası olduğu öne sürülen “%40’a %60” tan herhangi birisine yönelmek, “oraya oynamak” üzerinden tarif edilemez. Mesele hem %40’ı hem de %60’ı enlemesine kesecek ve her ikisini de bölecek olan siyasal ve sosyal bir programın sözcülüğüne soyunabilme meselesidir.

Sosyalist sol, 1990’larda “sivilleşme” olarak toparlanabilecek çok dar bir siyasal demokratikleşme hedefine sahipken, 2000’lerden beri -bırakın bir “program” vasfına sahip olmayı- “talepler manzumesi” oluşturacak bir demokrasi perspektifini dahi ortaya koyamamıştır. Sosyalist solun siyasal alanın otoriter tanzimine dair itiraz noktaları dağınık olduğu gibi, kendisine siyasal karakter kazandıracak bir sosyalist demokrasi programı ve pratiği de yoktur.

Siyasal alanın otoriter dizaynı eğilimleri karşısında, bu alanın “düzgün” işleyişine yönelik net tutum ve talepler üretmeme gibi bir lüksümüz yok: Askeri darbelere karşı olduğumuz gibi, örneğin çoğu özelleştirmelere hukuki-idari zemin hazırlayan KHK ve torba yasa sistemine; ekonomi yönetimini halk iradesinden soyutlayarak küresel piyasa dinamiklerine bağlayan özerk kuruluşlara; kapitalizmin “güçlü idare” arayışının başka bir ifadesi olarak ortaya çıkan başkanlık sistemine, MİT’in Başbakanlık elinde bir iç baskı aygıtı haline getirilmesine de itiraz edeceğiz. Bu tür itirazları derleyip toplayan, bunu neoliberal kapitalizm ve emperyalizm eleştirisi içerisinde kodlayan bir siyasal söyleme, bu söylemin yaygın ve ısrarlı propagandası üzerinden siyasal karakterimizi belirginleştirmeye ihtiyacımız var.

Fakat sosyalist bir demokrasi anlayışı sivilleşmeye, liberal parlamenter nizamın fasılasız ya da “darbesiz” işlemesine sıkıştırılamayacağı gibi, liberal güçler dengesinin “düzgün” işleyişinin yeniden tesisine de indirgenemez. Çeşitli düzeylerdeki iktidar kullanımının anti-demokratik, otoriter ve piyasacı her türlü merkezileşmesi karşısında taban örgütlenmelerini esas alan; işyerinde, sanayi havzalarında, kent hayatında, siyasal ve sendikal alanın örgütlenmesinde bu türden taban örgütlenmelerini öneren bir demokrasi anlayışı sosyalist solun alamet-i farikası olmalıdır. Bu, hiç şüphesiz ki hem fikren üretilecek hem de fiilen örgütlenecek pratik ve “aşağıdan” bir demokrasi anlayışını ve solun ortak eylemini gerektirecektir.

popüler bir anti-otoriterizm

Sokak, sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerindeki siyasete damgasını vurur halde. Türkiye sosyalist solunun, kendi cürmünün kat be kat aşan Gezi’de etkin bir güç olabilmesi, eksiği-gediği ile sokağa müdahil olabilecek bir araca –Taksim Dayanışması’na- sahip olmasından kaynaklandı. Ve tam da o eksikler-gedikler bu müdahilliğin sınırlarını belirledi. Gezi sonrasında ise “sokak” yeniden sadece sokağa çıkmaya, polisle karşı karşıya gelmeye indirgendi. Sokak vurgusu Türkiye sosyalist solunda bir hayli yapıldığı halde, sokağı örgütleme gibi bir siyasal pratiğimizin olduğu pek söylenemez doğrusu.

Son dönemde yaşadığımız iki olay sokağı örgütlemek noktasındaki kusurlarımız ortaya koydu. Berkin Elvan cenazesinde polis barikatı ile karşı karşıya gelindiğinde o muazzam kitlenin birden bire alandan çekilmesi ve ortada neredeyse sadece örgütlü yapıların kalmış olması ilk işaretti. İkinci işareti de 1 Mayıs’ta aldık. 1 Mayıs’ın ehlileştirilmesi girişimleri karşısındaki direncimiz takdire şayan olsa da, bırakalım geniş kitleleri, örgütlü muhalefet olarak bile kendi güçlerimizi alana yönlendirme hususunda çok da başarılı olamadık.

Sokak, elbette ki her daim yükselen bir grafik izlemeyecek. İnişler de çıkışlar da olacak. Sol açısından önemli olan iniş sürecinde kazanımları korumak ve konsolide etmek, çıkış sürecinde de kazanımları ileri seviyeye taşımaktır. Başarılı olamadığımız konu da bu zaten. Gezi sonrasında sandık eğilimine hiç direnmeden yenik düşerek, devamlı suretle “bir mekânı” zorlamak suretiyle polisle karşı karşıya gelmek dışında somut talepler içeren bir siyasal kampanyayı sokakta örgütlemeyerek nereye gelinebilirse oraya geldik.

Oysa sokağın örgütlenmesi gerekir. Ve sokağı örgütlemek hiç şüphesiz ki “çatapatları kim getirecek” sorusundan daha girift bir meseledir. Elbette ki Taksim’i bırakmayacağız, elbette ki devlet şiddeti karşısında direneceğiz. Fakat kaç yıldır Taksim için bu denli çile çeker ve direnirken, “taşeron işçilerin sorunlarını kamuoyuna taşıyan ve alandaki örgütlenmeleri ilerleten ortak bir siyasal kampanyayı hayata geçirelim” önerisinin aklımıza dahi gelmemiş olması biraz garip değil mi? Taksim’e çıkmayı tek başına yeterli bir siyasal hedef addeden bir anlayışla daha ne kadar devam edebiliriz?

Üstelik böyle bir yönelim bizleri giderek –yine- izolasyona sürüklüyor. Bizleri sokağa çıkan kitlelerden koparıyor, daraltıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum itibariyle sokağın her örgütlenme girişimi –öyle ya da böyle- polisle karşılaşacaktır. Fakat buna rağmen popüler bir anti-otoriter hareket yaratma noktasında ısrarcı olmamız gerekir. Polis aşamasının ötesinde de katılım biçimleri ve söylemleri üreten, bunları çeşitli taleplerle birleştiren ve sokağın muhalif duruşunu, söylemini soldan etkilemeyi hedefleyen bir popüler anti-otoriter hareket, sosyalist solun Türkiye siyasetindeki etkinliğinin can damarı olacaktır.

ısrarla “inşa” diyoruz

İçeriksiz bir anti-AKP’cilik yerine pratik-örgütsel veçheleri ile de somutlanan programatik bir siyasal hat ve sandık siyaseti yerine popüler bir sokak siyaseti. Biz, Türkiye’de sosyalist solun siyasal inşa sürecinin bu iki cephe üzerinden gerçekleşeceğini düşünüyoruz.

Ve evet, sosyalist solun Türkiye’de yeniden inşa edilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Isıtılıp ısıtılıp sunulan “sosyal demokrasinin solundan Kürt hareketine kadar” olan kesimleri kapsayacak o “büyük” projelerdense, yukarıda saydığımız yönelimler üzerinden oluşturulacak birlikteliklerin, kolektif yapıların sosyalist sol açısından elzem ve hayırlı olduğunu düşünüyoruz. Sol sosyal demokratları veya Kürt hareketini önemsemediğimizden değil. Mesele, kendimiz dışındakilerle taktik birliktelikler kurmak ya da kurmamak değil. Mesele, toplumsal bağları marjinalleşmiş, siyasal tezler açısından müphem ve etkisiz kalmış, örgütsel olarak yüksek derece fragmante hale gelmiş bir solun bu türden mega-projelerde etkin bir konumu olabileceğini düşünmesinde.

Solun birleşik cephelere, ortak mücadele zeminlerine ihtiyacı olduğundan şüphemiz yok. Yukarıda saydığımız iki yönelimin de bu perspektif altında örgütlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Şüphemiz bu meselenin siyasal bir program olmaksızın, sokağı sandığa endeksleyerek, sandık zamanı geldiğinde alevlenip geçtiğinde de sönümlenerek ve en kötüsü toplumsal mütekabiliyetleri belirsiz 4-5 muteber figürü ile yan yana gelmekle sınırlanarak gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla ilgilidir.

Belli bir zamana yayılması, belki de sandığımızdan ağır gelişmesi muhtemel bir siyasal hegemonya bunalımıyla karşı karşıyayız. Üstelik geniş kitleler (eksiğiyle, gediğiyle, bu tür hareketli zamanlara has tüm yanılsamalarla da olsa) sokağa çıkarak kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmak için geçmişe oranla çok daha fazla eyleme geçiyor. Bu durumdan “vazife” çıkarmayan ya da vazifesini “diktatör gitsin” başlığına indirgeyen sol, siyasal alanı ister istemez cemaat-CHP-MHP-Haşim Kılıç tipi “muhaliflere” terk etmiş olacak. Oysa Gezi direnişi, toplumsal muhalefet güçlerinin, ana akım siyasal aktörlerin ötesinde bağımsız bir siyasal hattı sokakta fiilen inşa edebileceğinin işaretlerini verdi. Başlangıç noktamız, işte bu özgüven olmalı.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar