başlangıç yazıları n.12: başlangıç neden “birleşik haziran hareketi”nde değil? -

 

Birleşik Haziran Hareketi (BHH) 27-28 Aralık’ta Ankara’da yaptığı toplantıyla kuruluşunu deklare etti. Başlangıç olarak, BHH’nin içerisinde değiliz. Ortaya çıktığımızdan beri Türkiye solunun “yeni bir merkeze” ihtiyacı olduğunu, bunun da yeni bir harmanlanma ile oluşabileceğini söyleyen bizler açısından bu tercihin nedenlerini ortaya koymak her şeyden önce bir sorumluluk.

BHH’yi temel olarak Türkiye solunda var olan bir çizginin ortak oluşumu olarak görüyoruz. Bu çizgi Türkiye’nin siyasal coğrafyasını temel olarak, “mütedeyyin değerlerin ulusu” ile “seküler değerlerin ulusu” olarak ortaya koyduğu “iki ulus” anlayışı üzerinden okuyor. Stratejik olarak da “laik değerlerin ulusu” içerisinde güçlenmeyi ve böylelikle sosyalist siyasete bu konum üzerinden toplumsal bir art alan kazandırmayı hedefine koyuyor. Bunu yapabilmek için de kendisini “ilericilik, laiklik, yurtseverlik” gibi nosyonların ağır bastığı bir ideolojik pozisyona yerleştiriyor.

Üçüncü ulus olarak Kürt Özgürlük Hareketi ile olan sorunlu ilişkiyi şimdilik bir yana koyacak olursak, biz bu stratejik yönelimin hem gerçekçi olmadığını hem de yanlış olduğunu düşünüyoruz. Gerçekçi değildir, zira –ilkin- bu tam da AKP’nin stratejisidir. “Laik kampın” konsolidasyonu yakın zamana kadar CHP’nin üzerine vazife iken, bugün için bu rolü AKP de oynamaktadır. Toplumu iki kamp/ulus üzerinden bölmek ve böylelikle kendi iktidarının sürdürülebilirliğini sağlamak bugün için AKP’nin temel iktidar stratejisidir. Gerçekçi değildir, zira –ikinci olarak- bu alan “siyaseten” hiç de boş değildir. Yani sosyalist sol bu alanda kendi başına at oynatmayacaktır. Faşistinden ulusalcısına, CHP’sinden İP’sine kadar bir sürü ideolojik-siyasal aktörün bu alanda “yatırımı” vardır. Fakat en önemlisi bu strateji yanlıştır, zira sosyalist solu ideolojik ve siyasal olarak memleketteki iki kamptan birine angaje etmekte, ayrı bir ideolojik-siyasal pozisyon olarak inşa edilmesini –yine- ertelemektedir. Bu anlamda Türkiye sosyalist solunun 1980 sonrasındaki makûs talihinin yeni bir biçimde sergilenmesinden ibarettir.

İki ulus anlayışının sorunu, “görünür gerçekliği” açıklayıp açıklamamasında değildir. Sorun, devrimci siyaseti bu görünür gerçeğe angaje etmesi ve dönemin “kazındıkça ortaya çıkarılabilecek” potansiyellerini görmezden gelmesidir. AKP’yi alaşağı etmenin hem gerçekçi hem devrimci yolu Türkiye’deki “görünür gerçekliğin” ötesine gözünü dikmek ve yeni bir gerçeklik inşa etmeye soyunmaktır. Her iki ulusu da enlemesine kesecek, her iki ulusun da toplumsal, sınıfsal ve politik mağduriyetlerini açığa çıkaracak ve bu mağduriyetleri giderek toplumsal-politik bir öznenin inşasının ana malzemesi haline getirecek bir siyasal hattın izlenmesi mümkün ve zorunludur. Bu anlamda AKP’nin baskı, talan ve sömürü politikaları her iki ulus içinde de gedikler açmış durumdadır. Solun enerjisini bu gedikleri derinleştirecek ve çoğaltacak birleşik eylem zeminlerinin yaratılmasına sarf etmesi gerekiyor. Bu yapılmaksızın gerçekleştirilecek yukarıdan yan yana gelişlerin zaman ve dikkat kaybından başka bir anlamı olmayacaktır.

Türkiye’yi “ilericiler-gericiler” çerçevesinden okumanın da doğru olmadığını düşünüyoruz. Bizce AKP’nin toplumdaki “doğal gericiliği” yansıttığı doğru bir tespit değildir. Aksine Türkiye’nin 1990’lardan beri yaşadığı derin proleterleşme sürecinin muhafazakâr-mütedeyyin hayat kodlarında yarattığı/yaratabileceği moral-ideolojik çatlaklar AKP’nin yukarıdan İslamileştirme siyaseti ile yeniden sağlamlaştırılmaktadır. Bu anlamda AKP’nin izlediği siyasal-ideolojik hat, topluma deli gömleğini zorla giydirme siyasetidir.

Bu nedenle AKP’nin yürüttüğü baskıcı ve yukarıdan İslamileştirme politikalarına karşı genel bir “laiklik ve ilericilik” savunusu yeterli olmayacak, hatta tam da AKP’nin istediği üzere toplumdaki bölünmeye dayalı yönetme stratejisinin elini güçlendirecektir. Devrimci siyasetin görevi baskıcı politikalar karşısında somut direnme odaklarının örgütlenmesine girişmektir. Laikliği, sekülerliği bir söylem ve ideolojik pozisyon olmaktan çıkarıp, iktidar karşısında somut direniş siyasetleri olarak örgütlemektir. Yukarıdan İslamileştirme politikalarının deli gömleğine sokmaya çalıştığı kadın bedeni ve emeğinin savunusu ve özgürleşmesi için direnişçi bir kadın hareketi; emekçi çocuklarını İmam Hatip ve Meslek Liselerine kapatan eğitim politikaları karşısında direnişçi ve kamuyu yeniden sahiplenen bir emek hareketi; ortak alanların kapatılması ve haneye, özel alana sıkıştırılması karşısında müşterek alanları koruma ve inşa etme mücadeleleri; “fıtrat, helal, haram, kader, itaat” gibi nosyonlarla yeniden şekillendirilen çalışma hayatı karşısında sosyal hakları için direnen taşeron işçiler. Biz laiklik ve sekülerlikten bunları anlıyoruz. “İlericiliği ve laikliği” savunan çeşitli kampanya siyasetlerini değil.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar