başlangıç yazıları n.11: sosyalist sol ve kürt özgürlük hareketi ilişkisi üzerine -

 

Marksizmin teorik-pratik birikiminden bir şey öğrendiysek bu, toplumsal kurtuluşun koşullarının toplumsal ilişkilerin içerisinde yattığıdır. Lenin’den öğrendiğimiz bir şey varsa o da, devrimci siyasetin, belirli bir konjonktürdeki toplumsal ve politik iktidar ilişkilerine içeriden ve bir iktidar stratejisi çerçevesinde müdahale ederek, bu ilişkileri işçi sınıfı lehine bozmak ve yeniden kurmaktan ibaret olduğudur.

Sosyalist sol olarak bu iki temelden koptuğumuzu gösterecek ciddi emareler sergiliyoruz. Siyaseti toplumsal ilişkilerin maddi analizine dayalı bir stratejiden değil, günübirlik kaygılardan ve dar örgütsel ihtiyaçları temel alan pozisyonlardan üretiyoruz. “İçeriden” müdahale olanaklarını, kendimizi saf bir kimlik olarak inşa etmek adına görmezden geliyoruz. Bir siyasi hareket çeşitli nedenlere bağlı olarak küçülebilir. Bu istenmeyen bir durum olsa da esas tehlike bu değildir. Esas tehlike, küçülmüş olmanın siyasetini yapmaya başlamaktadır. Korkarız ki durumumuz budur.

HDP adayı Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adaylığının öncesi ve sonrasında yaşanan tartışmalar bunun bir göstergesi olarak görülmelidir. Yazılıp çizilenlere bakıldığında ortada ciddi bir “hafıza sorunu” olduğunu söylemek gerekiyor. Çok değil, bundan 4,5 ay önce yapılan yerel seçimlerde Mustafa Sarıgül’ün karşısına aday çıkarmamayı tercih eden, Ankara’da da aday çıkarıp arkasında durmayan sosyalist sol, bugün “radikal demokrasi” karşısında “sınıfa karşı sınıf” stratejisini ön plana çıkarmaya karar veriyor. Yıllardır “sosyal demokratlardan Kürt Özgürlük Hareketine” kadar uzanan bir hattı dile getirenler, bu hat sandıkta bir belirti verdiğinde sırtlarını dönüyorlar. HDP –sanki- devrimci ve sosyalist bir parti olduğunu iddia etmişçesine, siyasal kimliğini “radikal demokrat” olarak ortaya koyması garipseniyor ve eleştiriliyor (Hatırlıyoruz değil mi? HDP’ye katılan BDP, Sosyalist Enternasyonal danışman üyesi bir partiydi). Örnekler çoğaltılabilir.

Bırakın devrimci siyaseti, her türden siyasetin birincil koşulu bir stratejiye sahip olmaktır. Buna sahip olduğunuz müddetçe diğer siyasi odaklarla gireceğiniz hedefi ve kapsamı belli ittifak ilişkilerini tarif ve inşa etmek meşru bir siyasi yönelim olur. Bu olmadığı zaman da siyasi ilişkilerinizi diğer aktörlerin kendilerine dair yaptıkları tarifler, ortaya koydukları seçimler veya size karşı tavırları üzerinden kurmaya başlarsınız: Sosyalist olmayıp da başka bir şey oldukları veya size “saygısızca” davranıldığı için tavır ve pozisyon geliştirirsiniz. Yani kısacası siyaseti sübjektif bakış ve kaygılarınızdan hareketle üretmeye başlarsınız. Hatta bu sübjektivite öyle bir hâl alabilir ki seçimlere katılımın görece düşük bir düzeyde kalmasını boykot çağrınızın toplumda bir karşılığı olduğu şeklinde yorumlarsınız.

Küçük olmanın siyaseti derken kastettiğimiz bu dar benmerkezciliğe dayalı pozisyon alışlardır.

Sosyalistler açısından bugün için esas mesele bir mücadele programı çerçevesinde ortak siyaset ve eylem üretebilme kanallarının yaratılabilmesidir. Bu anlamda sosyalist solun bağımsızlığını savunmak ve sadece savunmakla kalmayıp antikapitalist bir geçiş programı ve farklı örgütsel formlar altında bunu inşa etmek gerekmektedir. Bunun sosyalist sol içerisindeki bir veya daha fazla görece iri örgütün etrafında toplaşmanın ötesine geçmesi, gerek küresel gerek yerel nitelikleri itibariyle içinden geçmekte olduğumuz konjonktürün gerekliliklerini esas alan bir programatik yönelime ulaşması beklenmelidir.

Bu gerçekleştiği takdirde “sosyal demokratların sosyal demokrat”, “radikal demokratların da radikal demokrat” olduklarını kabul ederek bir ittifaklar siyaseti geliştirmek, yani kiminle hangi çerçevede ve hangi amaçlarla çeşitli ittifaklar yapılacağını tartışmak mümkün hale gelecektir. Açıktır ki bu, HDP’ye veya CHP’ye mektup gönderip “şunu şunu yaparsanız biz de sizi destekleriz” demekten daha girift bir iştir.

türkiye’nin siyasi coğrafyası değişirken…

Sosyalist hareketin Kürt sorunu ele alışı ve buna paralel olarak Kürt hareketi ile kurduğu ilişki niteliksel kırılmalar yaşayageldi. Çıkışı itibariyle meseleyi Türkiye devriminin yolu çerçevesinde tartışan ve bu minvalde farklı tavırlar geliştiren sosyalist hareketin çeşitli unsurları, 1990’lardan itibaren Kürt Özgürlük Hareketi ile çoğunlukla seçim dönemlerinde cisimleşen seçim ittifakları geliştirebildi. Bunun ötesine geçilebilen tek sektör kamu emekçileri hareketi olsa da, buradaki ilişkilerin de siyasi-diplomatik seviyede kaldığını, ortak bir emek hareketi yaratma yönelimine ulaşmadığını söyleyebiliriz. İlişkilerin bu şekilde gelişmiş olması elbette sadece sosyalist hareketin sorumluluğunda değildir. Ama –öyle veya böyle- iki hareket arasındaki ilişki biçimi uzun bir süredir seçim ittifakı çabalarının ötesine geçemedi.

Son dönemde bu ilişkileri stratejik bir perspektiften yeniden ele almaya zorlayan iki temel gelişmenin olduğundan bahsedebiliriz. İlkin, Kürt Özgürlük Hareketi içerisindeki “sola hamle”den bahsetmek gerekir. Bir önceki ‘Başlangıç Yazısı’nda belirttiğimiz gibi “Kürt Özgürlük Hareketi, demokratik ulus, demokratik cumhuriyet ve demokratik özerklik üzerinden, Türkiye’nin demokratikleşmesini odağına alarak, halkların, mezheplerin, doğanın, emeğin ve cinsiyetlerin özgürleştiği bir ortak gelecek inşasını temel aldığını ifade etmiştir.” Başlangıç olarak bu yönelimi değerli bulduğumuzu beyan ettik. Üstelik bizce bu yönelimin değeri seçimlerde %10’a yakın oy almış olmasıyla da sınırlı değildir. Kürt Özgürlük Hareketi, bir ulusal hareket olması hasebiyle içerisinde farklı eğilimleri barındırmaktadır. Sosyalist hareket, bu hareket içerisindeki eğilimlerden solda olanının ön plana çıkmasını hayırlı bir gelişme olarak değerlendirmeli, aksi halde ortaya çıkabilecek sonuçlar hakkında da öngörü sahibi olmalıdır.

Eğer AKP’ye karşı verilecek mücadele sosyalistler açısından kaçınılmaz olarak bir ittifak siyasetini de içerecekse, Kürt Özgürlük Hareketi’nden gelen sol hamleleri ötekileştirmenin değil, güçlendirmenin peşinde olmamız ve buna yönelik pozisyonlar edinmemiz gerekir.

İkinci olaraksa daha derin bir dönüşümü, AKP’nin izlediği politikalarla bağlantılı olarak Türkiye siyasetinin giderek Ortadoğu eksenine oturmasını dikkate almamız gerekir. Bu elbette salt AKP’nin siyasi, ideolojik yönelimi ile ilgili bir durum değildir: AKP, Türkiye kapitalizmi açısından yeni bir bölge hükümranlığı iddiasını ortaya koydu. An itibariyle Türkiye’nin bu türden bir hükümranlık için gücünün yetmediği ortaya çıkmış olsa da, AKP bu minvalde süreci örmeye devam edecek ve bölgede ekonomik mevziler kazandığı ölçüde sermaye açısından makbul bir tercih olacaktır. Bu gerçekleşebildiği ölçüde Türkiye, iç siyaseti giderek daha fazla Ortadoğu ekseninde belirlenen bir ülke haline gelecektir. Bugün için bile bunu teşhis etmek mümkündür. Kürt Özgürlük Hareketi tam da bu süreç içerisinde etkin bir güç haline gelmeyi başarabilmiştir. Rojava üzerinden bölgedeki devrimci süreç açısından umudun kandilini canlı tutmayı başarırken, buna paralel olarak AKP karşısında Türkiye’deki yegâne etkin siyasal gücü temsil eder hale de gelmiştir.

Türkiye siyaseti böyle bir süreç içerisinde yeniden şekillenirken bu sürece müdahil olması gereken sosyalist hareketin de bölgesel bir bakış açısı ve ilişkiler zinciri oluşturması kaçınılmazdır. Süreç bu şekilde ilerlediği takdirde Türkiye siyasetine etki etmenin yolları giderek bölgedeki siyasal angajmanların niteliğinde geçmeye başlayacaktır. Hatta daha da “ileri” giderek şunu söyleyelim: Eğer her devrim –biçimsel olarak “tek ülkede” başlasa bile- esasen bir bölge bağlamında düşünülecekse, Türkiye sosyalist solu da Türkiye devriminin bir Ortadoğu devrimi çerçevesinde gerçekleşebileceğini ciddi bir şekilde hesaba katmak ve Kürt Özgürlük Hareketi ile ilişkilerini daha şimdiden bu perspektiften düşünmeye ve inşa etmeye başlamak durumundadır.

Şüphesiz ki birbiri ile yakından ilişkili bu her iki süreç içerisinde sosyalist hareket ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin yönelim ve pozisyonlarının çakışmayacağı, hatta keskin bir şekilde çatışacağı hâl ve durumlar olabilir, olacaktır da. Fakat siyaset bunlar olabilir veya olacak diye kendi kendini izole etmek olarak anlaşılamaz. Siyaset, statik bir şekilde durduğumuz yerden diğer özneler hakkında belirlemeler yapmaya, sonra da bu belirlemelerden siyasal yönelim çıkarıp ilan etmeye indirgenemez. Siyaset, aldığımız her pozisyonun ve ortaya koyduğumuz her eylemin, bizim de içinde olduğumuz mücadele alanı yeniden şekillendirdiği, diğer özneleri yeniden pozisyon almaya ittiği dinamik bir süreçtir.

Bu minvalde mesele Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi gündemi ve bu gündeme göre belirleyeceği pozisyonlarının olması değil, sosyalist solun bu türden bir niteliğe sahip olmamasıdır. Prensip beyanı ve propagandasının ötesine geçecek bir siyasal hattın programatik ve pratik inşası, sosyalist solun önündeki birincil meseledir. Böyle bir hat da –bu yazının en başında vurguladığımız gibi- kendi örgütsel ve kimliklerimizi korumaya dönük ihtiyaçlara değil, toplumsal ilişkilerin ve politik iktidar mücadelesinin maddi koşullarına odaklanılarak belirlenebilir.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar