başlangıç yazıları n.10: cumhurbaşkanlığı seçim değerlendirmesi -

 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin üzerinden bir hafta geçti. Seçim sonuçları değişik çevrelerde değerlendirildi ve pek çok şey söylendi. Özellikle bazı sol çevreler ruhsuz, kazananın sol olması hasebiyle olması gereken coşkudan uzak, alınan sonucun anlam ve değerini yok sayan,  “ama”larla yüklü değerlendirmeler yaptılar. Bu durum, bizler açısından şaşırtıcı olduğu kadar işimizin ne kadar zor olduğuna dair de önemli işaretler içermektedir. Oysaki Gezi Ayaklanması’ndan sonra Türkiye’de toplumsal mücadeleler tarihi açısından en muazzam seçim sonuçları alınmıştır. Selahattin Demirtaş’ın aldığı 9,8’lik oy oranı ve buna tekabül eden 4 milyon insan önümüzdeki sürece dair içimizde umut barındırmamız için çok değerli.

Başlangıç olarak yerel seçim sath-ı mailine girerken Türkiye’deki seçim sürecinin üç ayağı olduğunu ve bunların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmiştik. Üç seçim açısından da Gezi Ayaklanması’nda açığa çıkan enerjinin sandığa hapsedilmesinin de seçim gibi toplumsal politizasyonun epeyce arttığı anları ıskalamanın da hatalı olacağına işaret etmiştik. Dolayısıyla “sokak-sandık ayırımı”nı abartmadan, seçimlerin solda yeni bir biriktirme vesilesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini de söylemiştik. Türkiye’de ulusalcılık ve liberallik hattında sıkıştırılmaya çalışılan sol açısından hiçbir egemen sınıf ideolojisine eklemlenmeyen, odağında kapitalizm karşıtlığının olduğu bir siyaseti tahkim etmenin Gezi Ayaklanması’ndan sonra bu üç seçim sürecinin de dâhil olduğu dönemde büyük önem taşıdığını değişik vesilelerle dile getirmiştik.

Seçim sonuçlarına baktığımızda AKP açısından alınan sonuçlar, katılımı da hesap ettiğimizde istenilen düzeyde bir başarı olarak gerçekleşmemiştir. Şüphesiz ki AKP inşa ettiği neoliberal, muhafazakâr, otoriter rejim bağlamında an itibariyle hala Türkiye’nin en güçlü partisidir. Recep Tayyip Erdoğan nezdinde aldığı oylardaki görece düşüş bizlerde asla bir rahatlama yaratmamalıdır. Diğer taraftan önümüzdeki süreçte gündeme gelecek olan başkanlık rejimi tartışmalarında bu seçim sonuçlarının AKP’ye istediği rahatlığı vermeyeceği de aşikârdır. Özellikle önümüzdeki dönem Erdoğan’ın köşke çıkmasını takiben şüphesiz ki AKP sıkıntılı bir dönemden geçecektir. Ancak AKP içi sarsıntılardan sonuç beklemek bir yanıyla beyhudedir. Çünkü AKP’nin bu süreci iç mutabakatı ile aşacak kapasitesi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

CHP ise yerel seçimlerle birlikte AKP’yi “stratejik olarak sağcılaşarak yenmeyi” önüne koymuş ve MHP ile girdiği ortaklığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürmüştür. Bu anlamda da bir kez daha yenildiğini söyleyebiliriz. Sadece CHP değil, Türkiye sol çevreleri içindeki “utangaç CHP muhipliği” de, mücadeleyi Tayyip Erdoğan karşıtlığına sıkıştıran dizayn siyaseti de yenilmiştir.  Cumhurbaşkanlığı makamını  “siyaset üstü” gibi gösteren, elit bir yaklaşımla “sağı sağcılaşarak geriletme gayreti”, doğal olarak istediği sonucu alamamıştır. Türkiye’deki hiçbir toplumsal-siyasal meseleye sahici bir muhalefet üretmeyen bu parti açısından önümüzdeki dönem çok sancılı geçecektir. Parti içinde bir odak olma uğraşında olan ve “ulusalcı kanat” olarak tarif edilen ekibin de herhangi bir toplumsal tekabüliyeti olmadığı da hesap edildiğinde partinin geleceği daha da belirsiz olmaktadır. Üstelik bu kesimin solla yakından uzaktan ilgisi olmadığı da açıktır. Zaten CHP açısından solu işaret ettiği her döneme yakından bakıldığında, bunun kendisinin dışında radikal sol mücadelenin yükseldiği zamanlar olduğu görülecektir. 1960’larda TİP’in kazandığı başarı sonrasında “ortanın solu” olmaya karar veren bu parti, HDP’nin yakaladığı başarı karşısında da yine benzer “kararlar” alabilir.

Şüphesiz ki seçimlerin galibi “sol”dur, Selahattin Demirtaş ve HDP’dir. Ama esasen Kürt siyasi hareketidir. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından bu yana hareket, stratejik olarak kendi geleceğini Türkiye’nin içinde tarif etmiştir. Bu minvalde, Ortadoğu’nun değişik inanç ve etnisiteleri için barış ve özgürlük vaat etmeyen, aksine ilkel milliyetçiliğin karanlığı anlamına gelecek olan ulus-devlet kurma perspektifinin terk edildiği, Kürt hareketinin sözcüleri tarafından değişik zamanlarda dile getirilmiştir. Kürt hareketi, bunun yerine, demokratik ulus, demokratik cumhuriyet ve demokratik özerklik üzerinden, Türkiye’nin demokratikleşmesini odağına alarak, halkların, mezheplerin, doğanın, emeğin ve cinsiyetlerin özgürleştiği bir ortak gelecek inşasını temel aldığını da ifade etmiştir.

Bu yönelim bizce değerlidir ve bu seçimlerde “Yeni Yaşam Çağrısı” başlığı altındaki ilkelerde şekil bulmuştur. “Yeni Yaşam Çağrısı” sloganı altındaki kampanya bu seçimlerde demokratik, ekolojik ve sosyal talepleri gündeme taşıyan ve geniş kesimler nezdinde tartışılmasını sağlayan bir işlev gördü. Barış talebi de LGBTİ bireylerin sesi de taşeron işçilerin mücadelesi de Alevilerin ayrımcılık karşıtı öfkesi de derelerine sahip çıkanların direnişi de hep bu kampanyada yankı buldu, sesine ses kattı. Ezilenlerin taleplerini bayrağına yazan bir kampanya sonucunda Demirtaş %10 sınırına dayandı. Demirtaş kampanyasının yarattığı toplumsal etkiyse bu oy oranının çok ötesinde oldu.Dolayısıyla inkâr, imha koşullarının mağdur dili yerine, inşa sürecinin talep eden, öneren, gelecek vaat eden siyasetine bir açılım gerçekleştirilmiştir. Zaten alınan oylardaki artış, daha önceki seçimlerde gerçekleşen istikrarlı yükselişle beraber okunduğunda sabırlı, istikrarlı bir yükseliş eğilimi burada rahatlıkla okunabilir.

Dolayısıyla mesele “Kürt özgürlük hareketinin Türkiyelileşmesi”nin ötesinde, bu hareketin siyaseten kurucu ve pozitif bir seviyeye gelmiş olmasıdır. “Türkiyelileşme” olarak tarif edilen durum bunun sonucudur. Burada göz ardı edilmemesi gereken diğer bir durum ise çözüm ve müzakere sürecinin önemidir. Bu süreç zarfında sürekli siyaset üreten hareket, çözüm sürecini de aslında gayet politik olarak değerlendirmiş ve kendisine bazı çevrelerce mesnetsiz olarak ısrarla atfedilen “AKP ile pazarlık” bahsinin çok dışında bir gelecek kurmuştur. Bu yaklaşım ve seçim sonuçları, müzakere sürecine dair hiçbir söz üretmeyen sürekli kendi korkuları ve ihtiyaçları üzerinden siyaset devşiren çevreler açısından da umarız öğretici olur.

HDP’nin aldığı oyların alamet-i farikasını Demirtaş’ın şahsı, sola açılması ya da CHP’nin kötü bir aday göstermesi üzerinden açıklamak, meseleyi karikatürleştireceği gibi siyasal süreçlerin tarihsel ve politik olarak okunmasının ne kadar değerli olduğunu da bir kere daha ortaya koymuştur. Elbette bu unsurların tamamı etkili olmuştur. Evet, Demirtaş makul, dengeli, kapsayıcı, zekice bir mizahı barındıran güçlü bir liderlik profilidir. Ancak bu yaklaşıma haddinden fazla anlam yüklemek, ancak “asıl olanı görünmez kılan bir mızıkçılığı” da içermektedir. Kürt hareketi 40 yıllık deneyimi ile Demirtaş gibi nitelikli figürleri yaratmıştır ve zaten bu nitelikli figürler hâlihazırda solu bir şekliyle temsil kabiliyeti de kazanmıştır. Sadece “Yeni Yaşam Çağrısı” seçim bildirgesine bakıldığında bile CHP’nin hangi adayı gösterirse göstersin bu seçim bildirgesinde yer alan taleplerin yanına dahi yaklaşamayacağı görülecektir.

Keza Demirtaş kampanyasına dönük olarak dile getirilen bir “yeniden sekülerleşme” de gerçekçi bir yaklaşım değildir. Çünkü zaten seküler olan bir hareket “sekülerleşemez”.  Kürt hareketi sivil Cuma eylemlerini örgütlediğinde de, Alevi bir kadın adayı Diyarbakır’dan belediye başkanı adayı yaptığında da ya da kendi iç dinamikleri ile mücadele ettiğinde de zaten sekülerdi. Bunun yetersizliğini eleştirmek ya da hâlâ pek çok eksiğin olduğunu dile getirmek başka bir şeydir, “yeni sekülerleşme hamlesi” tarif etmek başka bir şey… Maalesef bazı kesimlerde siyaseti sadece kendi ihtiyaçları ve öncelikleri üzerinden tanımlamak devam eden hatalı bir eğilim olarak sürüyor.

Burada göz ardı edilmemesi gereken diğer bir husus Demirtaş’ın aldığı oyların geldiği kaynaklarla ilgili yapılan okumalardır. Demirtaş, bir önceki seçimlerle kıyaslandığında hem AKP’den hem de CHP’den oy almıştır. Ama belki de bunların hepsinden daha da önemlisi, ilk kez oy kullanan seçmenden ciddi bir destek almıştır. Üzerinde durulması gereken asıl konu bu genç yönelimdir. “Emanet oy, vs.” gibi gayri ciddi açıklamaları da manasız kılacak bir gerçeklik olarak bu durum orta yerde durmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan adaylar nezdinde Selahattin Demirtaş kampanyası ile açığa çıkan “Yeni Yaşam Çağrısı” belgesinin kapsayıcılığı ve ezilenlerden yana oluşu önemliydi. Hatta bizim açımızdan solu temsil etmesi nedeniyle Demirtaş’a verilen her oyun, özellikle iki turlu bir seçimde üçüncü bir tarafın yaratılmasına, dolayısıyla bizim açımızdan “Yeni bir Türkiye”nin inşasına büyük katkı sağlayacağını, bunun göz ardı edilemeyecek bir önemde olduğunu da söyledik. Bu nedenledir ki, bunun gereğini yerine getirmek adına Başlangıç olarak sokakta olduk. HDP’nin dışında bir siyaset olarak bu seçimlerde Demirtaş’ın, ama esasen “Yeni Yaşama Çağrı”nın alacağı her oyun AKP’nin otoriter rejimine karşı güçlü bir mevzi yaratmasında, solun politika yapabilme kapasitesinin genişletilmesinde önemli bir kazanım olacağı varsayımı ile hareket ettik. Seçim sonuçları itibariyle de bundan sonrası için hem umut yüklendik hem de büyük bir sorumluluk… Alınan her oyun örgütlü bir siyasal bütüne dönüştürülmesi ve buradan hareketle çok daha fazlasınının hedeflenmesi önümüzde duran temel görevdir. Üstelik bunu, sadece seçimden seçime hatırlanacak bir şey olarak da düşünmüyoruz.  Bu istikamet, istikrarlı bir toplumsal muhalefetin yaratılmasını zorunlu kılacak yeni bir süreçtir. Hayatın bütün alanlarında, sokakta; alınan bu muazzam sonucu güçlü bir politik mücadeleye tahvil etmek, bizim bundan sonraki işimiz olsun. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam… (19.08.2014)

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar