başlangıç derginin ikinci sayısı çıktı! bu sayıda neler var..? -

 

Türkiye’nin en uzun yılları devam ediyor: Kürt sorunu, Ortadoğu siyaseti, emperyalizm meselesi, ekonomik kriz beklentileri, Sünni İslamileşme, vesaire. Bir dizi soru ve sorun birbirinin içerisine geçmiş şekilde günlük akıllarımızı alt üst etmeye devam ediyor. Bu politik türbülans içerisinde bâki kalmak üzere inşa edilene odaklanmak gerekiyor. Türkiye’de devletin otoriter inşası 1980’den beri çeşitli aşamalar içerisinde devam ediyor aslında. Otoriterleşmeden salt siyasi düzeydeki kapanmaları değil; devlet, toplum, ekonomi eksenlerinde ortaya çıkan anti-demokratik uygulama ve dönüşümlerin bütününü anlayacak olursak karşımıza şöyle bir kısa liste çıkmakta:

  • 1980 darbesi, işçi sınıfının ekonomik-demokratik kazanımlarının yanı sıra siyasal alandaki neredeyse tüm demokratik zeminleri de tahrip etti ve yeni güç dengesini anayasaya kazıdı.
  • 1980’lerde arkasına askerî cuntanın gücünü yedekleyen neoliberal teknokrasi, yasama ve yargıyı büyük oranda by-pass ederek, ekonomi yönetiminde yeni bir yönetsel mimariyi devletin içerisine taşıdı.
  • 1990’larda Kürt Hareketi ve Siyasal İslam karşısında ideolojik ve politik yenilgiye uğrayan merkez siyasetin boşluğunu güvenlik aygıtının legal ve illegal kolları doldurdu.
  • 2001 krizi sonrasında Derviş yasaları ile oluşturulan özerk yapılar sayesinde ekonomi yönetimi küresel yönetsel mimariye sıkı bir şekilde monte edildi.
  • 2007’den itibaren Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ile başlayan ve 2013’te 17 Aralık süreci ile farklı bir güzergâha oturan devlet içi iktidar mücadelesi, devletin otoriter bir biçimde yeniden yapılandırılması sürecinin mecrası hâline geldi. Başlangıç Yazıları’ndan birisinde daha önce belirttiğimiz gibi: “Polis teşkilatı içinde tüm kritik pozisyonlarda görev değişikliklerine giderek, MİT ve yüksek askerî bürokrasinin başındakilerinin yargılanmasını hukuken kendi onayına bağlayarak, Erdoğan’ın devletin zor aygıtları içerisindeki konsolidasyonunu arttırdığı gözden kaçırılmamalı. Yaşanan politik savaşın sonucu her ne olursa olsun, bu süreç içerisinde devlet aygıtı giderek daha otoriter bir yapıya kavuşturulmuştur: polis teşkilatındaki atamalar, yargıya yönelik yasal ve fiili düzenlemeler, MİT yasası girişimi, yüksek askerî bürokrasinin yargılanmasının Başbakan’ın onayına tâbi kılınması, TİB yasası gibi düzenlemeler otoriter devlet yapısında yürütmenin ve Erdoğan’ın kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik uygulamalar. Bu uygulamalar sadece Erdoğan’ın sarıldığı palyatif çözümler değil; 2000’lerdeki otoriter devletin -ortada niteliksel bir sıçrama olsa da- inşasının devam ettiğine tanık oluyoruz.”[1]

Bu kısa liste Türkiye’de olduğu hâliyle kapitalist devletin aralıksız ve katmanlar hâlinde otoriter bir biçime büründüğünü gösteriyor. Dolayısıyla hem bu süreci bir bütün olarak görebilmeli hem de aynı süreç içerisindeki kırılma noktalarının ayırdına varabilmeliyiz. Başka bir deyişle hem sürekliliği hem de kopuşları aynı anda görebilmeliyiz.

Sürekliliğe karakterini kazandıran temel konu Türkiye’nin küresel emperyalist sisteme eklemlemesidir. Tüm bu süreç içerisinde otoriterleşmeye yönelik adımlar esasen neoliberal kapitalizmin işleyiş biçimlerinin Türkiye’ye içselleştirilmesine yönelik olmuştur. Bu durumu genel bir konjonktür olarak ele almak gerekir. Başka bir deyişle, neoliberal kapitalizm döneminde devlet, toplum, ekonomi ilişkileri baskı ve rıza mekanizmalarının çeşitli bileşimleri dâhilinde anti-demokratik olarak yapılandırılır: İşçi sınıfı başta olmak üzere tüm halk kesimlerinin demokratik ve sosyal kazanımlarının tahribatının da ötesinde, ekonomik ve sosyal alan bu tahribatın giderilmesine yönelik her türlü ‘sosyal müzakere’ mekanizmasından azade kılınır ve teknokrat/despotik bir şekilde yeniden düzenlenir. Bu süreç bazı ülkelerde ‘normal/olağan’ devlet biçimleri dahilinde gerçekleşir. Türkiye gibi ülkelerde ise askerî darbelerle başlar, ekonomik kriz dönemlerindeki sivil darbelerle devam eder: Bu anlamda -ama sadece bu anlamda- 12 Eylül ile 2001 ekonomik krizi sonrasındaki Derviş yasalarının çıkış süreci arasında niteliksel bir fark yoktur.

Fakat sermaye birikim süreci ile güç birikimi süreci birbirlerine paralel seyreder ve birbirlerini koşullar. Küresel emperyalist sisteme eklemlenme sürecinde ortaya çıkan ideolojik, politik ve toplumsal çelişkilerin yönetilebilmesini hedefleyen bir siyasi güç merkezinin inşa edilmesi elzemdir. Hiçbir sermaye birikim süreci, ideolojik-politik bir hegemonya stratejisi etrafında organize edilmiş devlet iktidarı olmaksızın gerçekleşemez. Türkiye özelindeki kırılma ve kopuş anları da bu gerekliliğe paralel olarak yaşanıyor. Gerek sermaye fraksiyonları arasındaki çelişki ve çatışmaların gerek halk sınıf ve kesimlerinin bu sürece ekonomik, politik ve ideolojik olarak bağlanmalarının yönetilebilmesi Türkiye gibi bir ülkede oldukça çetrefil bir süreci gerektiriyor ve bu süreç sancılı bir şekilde yaşanıyor.

Yaklaşık 2007’den itibaren Türkiye’de yaşanan süreci genel süreklilik içerisinde bir kopuş olarak değerlendirebilir miyiz? Bu konu ile ilgili olarak hazırladığımız dosyadaki bazı yazılar bunun böyle olduğunu vaz ediyor. İsmet Akça ve Barış Alp Özden’in yazısı AKP döneminde Türkiye’de neoliberal otoriterizmin sınıfsal dinamiklerini analiz ediyor. AKP dönemini neoliberal otoriterizmin özgül bir safhası olarak ele alan yazı, ilk olarak, AKP iktidarının son yıllarındaki otoriterizmin niteliksel sıçramasını 2008 ekonomik krizi ve kriz karşısındaki stratejilerin tetiklediği iktidar bloğu içi gerilimler ve AKP’nin yaygın hegemonya stratejisini terk edişi üzerinden değerlendiriyor. İkinci olarak da, AKP’nin neoliberal otoriterizminin bir yandan -kendisinden önceki dönemlerle süreklilik arz edecek şekilde- işçi sınıfını ekonomik ve politik olarak güçsüzleştirme politikalarını derinleştirirken, diğer yandan da diğer dönemlerden farklı olarak işçi sınıfından neoliberal otoriterizme nasıl rıza devşirdiğine işaret ediyor. Ahmet Bekmen esas olarak, emperyalizme eklemlenme ile devlet biçimleri ve siyasal rejimlerin dönüşümü arasındaki ilişkiye dair teorik bir çerçeve çizmeye çalışıyor. Diğer yandan da Türkiye’de de yaşanan otoriterleşme sürecinin küresel ve ulusal ölçeklerdeki belirleyici dinamiklerini ortaya koymaya çalışıyor. Devlet biçiminde yaşanan otoriter dönüşümü ve bu dönüşüme eşlik eden siyasal stratejiyi ana hatlarıyla ele alan yazının sonunda, sosyalist sol içerisinde karşı-strateji geliştirmeye yönelik bir tartışmanın başlatılması hedefleniyor. Ergin Yıldızoğlu ile yapılan söyleşideyse 2008 ekonomik krizi, genel otoriterleşme dalgası ile krizin ilişkisi, yine bu krize paralel olarak farklı coğrafyalarda ortaya çıkan halk isyanlarının karakteri ve sosyalist solun bu isyanlar karşısında yapması gerekenler enine boyuna tartışılıyor. Hakan Güneş’in yazısında ortaya koyduğu perspektife göre Türkiye sol çevrelerinin, 1980-2010’lar arası İslamcı harekete ilişkin söylediklerini ciddi bir özeleştiri süzgecinden geçirmeden yeni bir söz söylemekten imtina etmesi gerekiyor. Güneş yazısında, İslamcı muhafazakârlığın kısaca muhafazakârlık, İslamcı sağcılığın da kısaca sağcılık olarak kullanılmasının ideolojik hegemonya inşa etmede bilinçli bir kavramsal tercih olduğunu ileri sürüyor. Türkiye’deki rejim tartışmalarını salt ekonomi politik bir düzlemde sürdürmeye itiraz eden Güneş, AKP’nin otoriterizmi ile iç içe geçen bir Siyasal İslamcılığının altını çiziyor. Başlangıç’ın internet sitesinde, Türkiye solunun hiç bakmadığı coğrafyaları görmemize vesile olan yazılarıyla bildiğimiz Ateş Uslu’nun bu sayıdaki yazısı çoğu bakımdan ilgi çekici. Uslu’nun yazısı hem popülizmin genel ve kısa bir tarihçesini veriyor hem de Hindistan, Sri Lanka, Macaristan örneklerine odaklanarak popülizmin otoriter rejimler ile ilişkisine dair temel belirlemeler yapıyor. Uslu, yazısının sonunda otoriterleşme ile neoliberalizm arasında konu ile ilgili güncel literatürde kurulan sıkı bağlantıyı sorguluyor. Bu ikisinin arasındaki ilişkinin yapısal bir gereklilikten türemediğini ve özgül bağlamların dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Uslu, neoliberalizm ile otoriterleşme arasında yapısal bir ilişkinin var olduğunu iddia eden İsmet Akça, Barış Alp Özden ve Ahmet Bekmen’in bu sayıdaki yazılarıyla açık bir tartışma ortamı yaratmış oluyor. Bu tartışmayı, katılımı artırarak ve politik sonuçlarına daha fazla vurgu yaparak internet sitemizde sürdürme niyetindeyiz.

Dosya dışı yazılar içerisinde Foti Benlisoy’un yazısı esas itibariyle Ortadoğu’da yaşanan alt üst oluşun, uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımı ve emperyalist dizilişteki radikal dönüşümler tarafından nasıl koşullandığı konusunu ele alıyor. Benlisoy, Ortadoğu denen bölgede cereyan etmekte olan sarsıcı dönüşümleri, “emperyalist zincirde” söz konusu olan sarsıntılar açısından ele almayı, bu sarsıntıların Ortadoğu bağlamındaki tezahürlerinin kaba bir taslağını çizmeyi hedefliyor. Y. Doğan Çetinkaya ve Cihan Çabuk ise Başlangıç’ın internet sitesinde bir süredir yürüttükleri HDP tartışmasını bu sayı için kaleme aldıkları daha ayrıntılı bir yazıyla sürdürüyorlar. Gerek Türkiye’nin batısında bir toplumsal hareket örgütleyebilmek, gerek sosyalist bir siyaset inşa edebilmek için HDP tartışmasının önemli olduğunu ifade eden yazarlar, Türkiye solunun HDP’den kaçarak veya HDP’ye kaçarak bu konuda kaçak güreştiğini ifade ediyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi ile nasıl bir dayanışma ilişkisi tesis edilmesi gerektiğinin yüksek siyasete dair anlayışımız tarafından belirlendiğini söyleyen Çetinkaya ve Çabuk, HDP tartışmasının dar siyasal pozisyon tespitinden kurtarılarak, sonuç üretecek bir şekilde devam ettirilmesi gerekliliğinin altını çiziyorlar. Soma, ülke olarak tarihimize 13 Mayıs 2014’ta yaşanan iş katliamı ile girdi. 301 maden işçisini kaybettiğimiz kazanın üstünden geçen zamana rağmen, neredeyse her gün madenlerde gerçekleşen bir başka iş cinayetine uyanıyoruz. Soma acı bir deneyim oldu ama ciddi bir toplumsal duyarlılık da yarattı. Kamil Kartal ile Ağustos ayında Soma’da yapılan röportaj havzada yaşanan ve yaşanacak olan dönüşüm hakkında önemli bilgiler veriyor. 301 maden işçisini kaybettiğimiz Soma’daki iş cinayetinden sonra bölgeye giden, işçi konsey ve komitelerinin örgütlenmesinde Başaran Aksu ile birlikte başı çeken Kartal, DİSK Dev. Maden-Sen ile yaşanan tartışmaların da muhataplarından biri. Kartal’ın bu konudaki duruş ve düşüncelerini de söyleşide bulmak mümkün. Nazır Kapusuz’un yazısı, Başlangıç‘ın ilk sayısındaki “Makarna ile Kömürü Geri Almak” başlıklı yazısının devamı niteliğinde. Bu kez İşsizlik Fonu’na odaklanan Kapusuz, fonun emekçilerle güvence vermekten ziyade, işsizleştirilen ve yoksullaştırılan insanlara sadaka verir hale getirildiğini, böylelikle de fonun sosyal politikanın dejenerasyonu sürecine nasıl katkı sunduğunu anlatıyor. Günümüzde sosyalist sol bir programın temel başlıklarından birisi de ekolojik kriz ve onun iklim değişimi gibi tezahürlerinden nasıl sakınılabileceği üzerine olmalı. İklim krizini önleme ve etkilerini sınırlama hedefi egemenlerce dikkate alınmazken, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde fosil yakıt çağının yerini yenilenebilir kaynaklara dayalı yeni bir enerji altyapısına bırakma ihtiyacı bir ‘çıkış’ ya da ‘geçiş’ stratejisi oluşturulmasını zorunlu kılıyor. Stefo Benlisoy yazısında, iklimbilimci Hansen’in yeryüzü ortalama sıcaklık artışını iki derecenin altında bir oranla sınırlı tutma hedefinin elde edilmesine hizmet edecek bir “harç ve temettü” sistemi önerisi etrafında solda yürütülen tartışmalara odaklanıyor. Solun hangi talepler ekseninde, iklim krizine ilişkin ekososyalist bir ‘geçiş’ veya ‘çıkış’ stratejisi oluşturulmasına katkı sunabileceği üzerine bir tartışma yapıyor. Geçtiğimiz aylarda Cannes Film Festivali’nde büyük ödül olan Altın Palmiye’yi kazanarak dikkatleri üzerine çeken Nuri Bilge Ceylan’ın tıpkı kendisinden 32 yıl önce aynı başarıya kavuşan Yılmaz Güney gibi sol yumruğunu yükseltmesi, Başlangıç’ın bu sayısındaki son yazının çıkış noktasını oluşturuyor. 32 yıl arayla Cannes’da sol yumruğunu kaldıran Yılmaz Güney ve Nuri Bilge Ceylan’ın sosyal medyada yan yana dolaşan fotoğraflarından hareket eden Aslı Özgen Tuncer ve Zafer Fehmi Yörük, bu iki sinemacının filmografisine politik sinema perspektifinden yaklaşan karşılaştırmalı bir analiz gerçekleştiriyor. Bu analiz ile yazarlar Türkiye sinemasının, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik duruma ilişkin tavrındaki değişimleri de açığa çıkarmaya yönelik bir tartışma zemini açmayı planlıyor.

 

 



[1] Başlangıç Yazıları n.6: Zor Dönemlerde Siyaset, http://baslangicdergi.org/baslangic-yazilari-n-7-zor-donemlerde-siyaset/

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında