Barış Bloku’na Omuz Verelim, Savaşı Durduralım -

 

Barış yönünde aşağıdan bir basıncın olmadığı, böylesi bir basıncın oluşmasının önünün tıkandığı koşullarda yakın zamana kadar cereyan eden“müzakere-çözüm” süreci, büyük oranda AKP’nin tayin ettiği koşullarda şekillendi. AKP’yi bu süreçte güçlü kılan, Türkiye’nin batısında onu sıkıştırıp Kürt hareketinin talepleri karşısında geri adım atmaya zorlayacak toplumsallaşmış bir savaş karşıtı hareketin yokluğuydu. Kürt hareketinin meşru taleplerini Türkiye’nin batısındaki kamuoyuna aktarıp çoğaltacak bir barış hareketi inşa edilemediği için barış, AKP’nin faydacı günübirlik hamlelerinin rehinesi olarak kaldı. Erdoğan’ın hamleleriyle savaş haline bunca hızla geri dönüşümüz, bu zaafın esaslı bir göstergesi.

Kolay anlaşılır ve somut talepler zemininde daha geniş kesimleri harekete geçirebilecek kapsayıcı bir savaş karşıtı hareket bugün, saray ve geçici hükümetin “teröre karşı savaş” gerekçesiyle “olağanüstü hal” uygulamalarına giderek daha sık başvurduğu ve toplumsal muhalefeti paralize etmeye giriştiği koşullarda daha da büyük, acil bir ihtiyaç. Bu koşullarda “dostlar alışverişte görsün” kabilinden arada bir gerçekleştirilen ve herkesin kendi bayrağını sallamayı ve kendi sloganlarını atmayı görev saydığı eylemler değil, belli bir sürekliliği olan, üzerinde uzlaşılabilecek birkaç taleplik bir hattı ortaya koyan bir “harekete”, barış eksenli bir birleşik eylem zeminine bugün her şeyden çok ihtiyacımız var. Özellikle batı bölgelerinde geniş toplumsal kesimleri seferber etmek, savaş tercihinin yarattığı yaygın ama henüz açığa çıkamamış huzursuzluğa siyasal ifade kanalları oluşturmak gerekiyor.

Barış Bloku böylesi kitlesel, toplumun geniş kesimleri nezdinde tanınır bir barış hareketinin yaratılması için önümüze ciddi olanaklar koymaktadır. Blok, daha şimdiden savaş tercihi karşısında çok geniş güçleri bir araya getirmeyi becermiş bir girişim. Ancak sadece solun birliğinden ibaret olmayacak, yani bildik bir “platform” görüntüsü vermeyecek, kendi amblemi ve talepleriyle kamuoyunun karşısına çıkacak bir blok, barış talebinin yaygınlaşmasında katalizör işlevi görebilir. Dolayısıyla da savaş tercihinin yönetenler açısından siyasal bedelini yükseltecek bir toplumsal seferberliğin, bir barış kalkışmasının adresi olabilir.

Başlangıç olarak, Barış Bloku’nu savaşa karşı tepkilerin gelişeceği, sürüklenmeye çalışıldığımız olağanüstü hal rejimine karşı sosyal ve demokratik tepkilerin gelişeceği bir birleşik eylem zemini olarak görüyor ve önemsiyoruz. Barış Bloku henüz kendi potansiyelini tam olarak ortaya koyabilmiş değil. Toplumsal muhalefet güçlerinin ve solun Barış Bloku’na aktif bir biçimde katılması, Blokun yükünü HDP’ye bırakmaması, savaş karşıtı hareketin özellikle batıda daha geniş kesimleri seferber edilmesi için temel bir gereklilik. Solun bir demokrasi ve sosyal adalet mücadelesi olan savaş karşıtı hareketin yükünü omuzlamakta bir an bile tereddüt etmemesi, barışı kendi asli sorumluluğu olarak görmesi gerekiyor.

***

Böyle bir “cephenin” mümkün mertebe “bağımsız” ve bireysel katılıma açık olması, yerelleşmeye müsait, esnek ve katılımcı-demokratik bir karar alma mekanizmasına sahip olması çok önemli. Bunun için meslek örgütlerinden yatay “yakınlık gruplarına”, çok farklı yapı, işleyiş ve karar alma mekanizmalarına sahip irili ufaklı örgütlenmelerin özgünlüklerine uyarlı esnek bir yapı oluşturulmalı. Katılımcı kurumların tabanlarının aritmetik toplamının otomatik olarak bir “barış hareketi” anlamına gelmeyeceği açık. Barış Bloku’nıun hızla bu toplamın ötesine taşıp yaygınlaşacak bir mecra olarak örgütlenmesi, bunun için de yerelleşmesi, sadece “tepede” değil de esas olarak “tabanda” bir birleşik eylem zemini halini alması acil bir ihtiyaç.

Savaş tercihinin muktedirler için siyasal anlamda “maliyeti ağır” bir seçenek haline gelmesi ve savaş aygıtının paralize edilebilmesi, ancak birleşik bir savaş karşıtı hareketin yaratılmasıyla mümkün. Türkiye’de barışı isteyen çok ciddi bir toplumsal birikim var. Bu karanlık günlerde önemli olan belli bir serinkanlılıkla bu birikimin bütün encamıyla kendini açığa çıkarmasını sağlayacak mecra ve formları ortaya koyabilmek.

***

Son haftalarda asker yakınlarının kayıplarına dair acılarını “gelenekselleşmiş” resmi söylemin dışına çıkarak ifade etmelerinin örneklerine daha sık rastlar olduk. Savaşın sürmesine tepkilerini bir biçimde ifade etmeye çalışan, yakınlarının ölümünü milliyetçi kalıplarla açıklamakla yetinmeyen insanların artışına şahit oluyoruz. Alttan alta genç insanların bu savaşta neden kaybedildiğine dair bir sorgulama yayılıyor. Savaşta neden sadece yoksul insanların öldüğü soruluyor. Elbette örtük, henüz açığa çıkmamış, zaman zaman faşizan temalara dahi bürünebilen, daha kendi dilini bulamamış bir “muhalefetle” karşı karşıyayız. Asker yakınlarının açığa çıkardığı bu reaksiyon, savaş aygıtını sekteye uğratabilecek potansiyel bir gücü temsil ediyor. Yeter ki kendi antimilitarist dilini bulabilsin, savaşın yarattığı acılara milliyetçilik ve militarizm dışı anlamlar yükleyebilsin.

Barış Bloku’nun bu hissiyatla buluşması, kendi siyasal dilini henüz bulamamış bu popüler hissiyatı bir barış hareketine çevirebilecek esnekliği ve dinamizmi gösterebilmesi kritik önemde. Etkili, kitlesel bir barış hareketinin yaratılamayışının önemli bir nedeni de hayatını kaybetmiş askerlerin yakınlarına ulaşamamış, onların acılarına nasıl bir anlam vermemiz gerektiği üzerinde pek kafa yormamış olmamız. Zira savaş karşıtı hareket, ancak savaştan doğrudan doğruya etkilenenleri, yani askerleri, asker adaylarını ve asker ailelerini içerebildikçe toplumsallaşır, derinleşir.

***

Barış Bloku’nun kitleselleşip yaygınlaşması, sokaktaki olası bir faşist tırmanışa karşı bir bariyer oluşturabilmek açısından da kritik bir önem arzediyor. Savaş koşullarında sokağı kimin “domine edeceği”, yani faşistlerin şoven demagojisinin mi yoksa savaş karşıtı hareketin siyasal özgürlükler ve sosyal adalet taleplerinin mi sokağa hâkim olacağı, önümüzdeki dönemin en kritik sorunu halini alabilir. Barış Bloku’nun gelişmesi,  gerek devlet baskısına gerekse olası bir faşist tırmanışa karşı antifaşist bir hareketin de gelişme koşullarına imkânlar sunacaktır.

Saray ve geçici hükümet, “teröre karşı topyekûn savaş” politikasıyla ülkede boğucu-baskıcı bir siyasal atmosfer yaratmak ve özellikle de sokağı kontrol eder hale gelmek istiyor. Ancak bu koşullarda gidilecek bir seçimden istedikleri sonucu alabilecekleri kanaatindeler. Savaş karşıtı hareket, özelde de Barış Bloku işte bu ablukayı dağıtmanın verimli bir zemini olabilir. Bu kuşatmayı yarmak, sokakta tekrar nefes alır hale gelmek için zaman kaybetmemeli, otoriter yuvarlanışa karşı bir imdat freni olacak savaş karşıtı hareketin yaygınlaşması için çabalamalıyız. Moral üstünlüğü yönetenlerin elinden almak, savaşı durdurabileceğimize dair özgüveni pekiştirmek için Barış Bloku’nun savaş cephesinin karşısına bir barış cephesi olarak çıkması temel önemde.

Önümüzde fazla zaman olmadığı, hızla harekete geçmek gerektiği açık. Barış Bloku’nun İstanbul’daki mitingi bütün eksiklilerine rağmen iyi bir başlangıç sayılmalıdır. 1 Eylül etkinlikleri kapsamında milyonları sokağa dökebilecek yaygın, birleşik, geniş bir barış kampanyasını örgütlemek mümkün. Saldırılar karşısında tepki vermek elbette önemli ama günübirlik reaksiyoner eylemlerin yetersiz olduğu da açık. Önüne belli bir vadeyi koyan, sistemli, yerelleşen bir barış hareketine ihtiyaç var. Mutad basın açıklamalarının ötesine geçebilecek meşru, barışçıl, kitlesel eylem biçimleri ve bunların orta vadede sistemli bir biçimde planlanıp örgütlenmesi kaçınamayacağımız bir görev. Tam da bu nedenle 1 Eylül, sarayın savaşının afallattığı toplumsal muhalefet güçleri açısından bir dönüm noktası olmalı, 1 Eylül etkinlikleri kitlesel bir barış seferberliği haline getirilerek toplumsal muhalefet için bir silkinme vesilesi haline getirilmelidir.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar