Avrupa’da olağanüstü hal normalleşirken… -

 

“Ezilenlerin geleneği bize, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’in bir istisna değil kural olduğunu öğretmektedir. Bizim bu iç görüyle uyumlu bir tarih anlayışına ulaşmamız gerekiyor. İşte o zaman gerçek bir olağanüstü hal sağlamanın bizim görevimiz olduğunu açıkça anlarız…” (Walter Benjamin, Tarih Üzerine Tezler, Tez VIII)

Paris saldırısının hemen arkasından hem siyasiler hem de medya tarafından 11 Eylül’den bu yana alışık olduğumuz, bu tip her saldırı sonrası ısıtılan söylemin ivedilikle devreye sokulduğuna hep birlikte tanık olduk. Bu söylemin bu defa nasıl farklılaştığını ise ancak ilerleyen günler ve haftalarda anlayacaktık. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande “olağanüstü hal” ilan edip sınırları kapatırken, televizyonlar kolluk kuvvetlerinin askerileştirilmesini, özgürlükler alanının “özgürlükleri savunmak” için kısıtlanabileceğini ve İŞID’den çok “İslam” ile mücadeleyi tartışmaya başlamışlardı bile. Mülteciler sorunu ise hemencecik terör sorununa bağlanıvermişti. Hollande Fransa’nın savaşta olduğunu deklare ediyor ve yapılan saldırıların önceden tasarlanmış, planlanmış ve dış ve iç destekle örgütlenmiş bir “savaş eylemi” olduğunu söyleyerek tüm AB ülkelerini desteğe çağırıyordu. AB üyesi tüm ülkelerin arkasında dizileceğini varsayacak kadar saf değildi muhtemelen ama AB içi ve uluslararası dengeleri ya da rekabeti Fransa’nın lehine dönüştürme şansını da kaçırmak istemiyordu. Judith Butler’ın söylediği gibi biraz da taklitle takınmaya çalıştığı erkeksi sert yüz ifadesi, ciddiye alınmasını zorlaştırsa da bu saldırıların kendisine tanıdığı imkânı sonuna kadar kullanmaya kararlı görünüyordu. Bir yandan apar topar Rakka’ya yoğun bombardıman düzenlerken, bir yandan da “olağanüstü hal” ve “kuşatma hali” yasalarına ilişkin tüm gücü kendisinde toplayacak şekilde anayasal değişiklik talep ediyordu. Yaşananlar bir mizansen değildi elbette

Olağanüstü hal, korku siyaseti ve operasyonlar

Paris asker ablukasına alınmıştı, terör tehdidi sadece Paris için değil tüm Fransa için devam ediyordu ve düşman hiç de dışarıdan değildi. Fransa sadece dışarıdan vurulmamıştı, içeriden de vurulmuştu ve adres belliydi: İslamcı terörün yuvası haline gelmiş banliyöler. İlk günler oluşturulan hava Fransa’nın bir iç savaşta olduğu ve bu durumun ancak olağanüstü önlemlerle yani banliyölerin temizlenmesiyle üstesinden gelinebileceğiydi. Siyasetin bu savaş diline medya korku diliyle katılıyordu. Apokaliptik bir imgeyle veriyordu Paris saldırılarını;  iyi insanlara, özgürlüklerin tadını çıkaran insanlara karşı kötü, karanlık, şeytani (İslamcı) güçlerin yaptığı bir saldırı idi bu. Elbette yaşanan bir trajediydi.  Ama bu trajedi içinde dünyanın tüm geri kalanının, savaşın asli mekânlarının unutulduğu ya da o mekânın artık tüm dünya olduğu gerçeğinin üstünü örten; Paris’teki gerçek acının, şokun, yasın ve dayanışmanın sadece bu apokaliptik imge içine yerleştirildiği bir Paris simulacrumu yaratılıyordu.

Bir kez bu korku havası yaratıldığında artık enine boyuna tartışılacak bir meselede de kalmıyordu, sorun belliydi: Terör. Dolayısıyla çözüm de belliydi: Güvenlik artırılacak, olağanüstü hal devam edecek, terörünün iç ve dış kaynakları kurutulacaktı. Dışarıda bombardıman, içeride operasyon.

Böyle bir hava içerisinde “olağanüstü hal” parlamento tarafından 3 ay uzatıldı ve polisin yetkileri artırıldı. Artırılan bu yetkiler içinde savcılık izni olmadan arama yapabilme ve gözaltına alma, kamu düzenini ve güvenliği tehdit ettiği düşünülen kişilere ev hapsi uygulanması veya elektronik kelepçe takılması, kamu düzenine tehdit oluşturan grup veya derneklerin kapatılması, üyelerinin ev hapsine alınması, terörü teşvik eden internet sitelerinin kapatılması, askerin sivil alanlarda varlığının artırılması, gözetimin artırılması yer alıyordu. Gözaltı süresinin, kişinin hakkında bir suçlama olmamasına rağmen uzatılmasına ilişkin de yeni bir düzenleme öngörülüyordu. Bu yetki artırılmasının karşılığını Türkiye’deki yeni iç güvenlik yasasının uygulamaya konulmasından biliyoruz.

Geçtiğimiz haftanın rakamlarına göre 13 Kasım sonrası Fransa’da 1.233 arama yapıldı, 230 silaha el konuldu, 165 kişi tutuklandı ve 266 kişi ev hapsine mahkûm edildi. Bu uygulamaların sadece cihatçı gruplarla bağlantısı olduğu düşünülen kişilere yapılmadığını, tüm bir muhalefeti hedef aldığı, iklim değişikliği zirvesine karşı protestoların yasaklanması, birçok aktivistin eylem gününden önce ev hapsine mahkûm edilmeleri ve Pazar günkü polis saldırısı ve tutuklamalardan biliyoruz. Dahası ev aramalarında bizdeki uygulamaları aratmayacak şekilde kapı kırmalar, evdekilere fiziksel şiddet uygulamalar, silah doğrultmalar da yaygınlaşmakta.

Asıl vahim olanı ise hükümetin uzatılan olağanüstü hal bitmeden kongreden geçirmeyi hedeflediği anayasa değişikliği. Bu değişiklik anayasanın 36. ve 16. maddelerinin değiştirilmesini öngörüyor. Mevcut 36. madde kuşatma durumunda, yani bir saldırı veya silahlı ayaklanma durumunda hükümetin yetkilerini askeriyeye devretmesini öngörüyor ve aynı zamanda sivil hakların (basın özgürlüğü, toplanma hakkı, hareket serbestisi, izin olmadan arama yapılamaması gibi) askıya alınması yetkisini tanıyor. 16. madde ise Fransa kurumlarına veya sınırlarına ciddi bir saldırı durumunda devlet başkanına “istisnai” önlemler alabilmesi hakkı veriyor. Mevcut olağanüstü hal bu haliyle anayasada içerilmiyor ve 12 günün üzerinde uzatılması parlamento onayıyla mümkün. Önerilen değişiklik ise hükümete ve devlet başkanına gerekli gördükleri durumda süre sınırlaması ve parlamento onayı olmadan olağanüstü hal ilan edebilme (olağanüstü hali, kuşatma hali olarak etkin kılabilme) ve bunu yetkilerini askeriyeye devretmeden yapabilme hakkı tanıyor. Bunun zeminini Hollande “savaştayız” diyerek hazırladı zaten. Bu değişiklik, tüm yetkilerin parlamento kontrolüne tabii olmadan tek bir elde toplanması anlamına geliyor. Hollande’ın istediği değişiklik, olağanüstü hal durumuna anayasal temel sağlamak. Carl Schmitt’in olağanüstü hale yasal bir zemin sunmaya çalıştığını ve arkasından Hitler’in 12 yıl boyunca yasal bir olağanüstü hal durumunda Almanya’yı yönettiğini hatırlarsak Hollande’ın önerdiği değişikliğin olağanüstü halin olağanlaştırılması olduğunu görürüz. 11 Eylül sonrası Amerika’nın Yurtseverlik Yasası dahi bir anayasa değişikliği yapılmadan yürürlüğe konulmuş, dolayısıyla anayasal haklarla her zaman çelişir kalmıştı.

Bu korku yaratma ve güvenlik siyaseti sadece Fransa ile sınırlı kalmadı elbette, bir hafta sonra Belçika’ya da taşındı. Saldırganların bazılarının Belçika bağlantısı açığa çıktığında Brüksel’de terör tehdidi seviyesi en üst düzeye çıkarıldı, toplu taşıma seferleri iptal edildi, okullar kapatıldı ve halka sokağa çıkmamaları çağrısı yapıldı. Ne de olsa Paris saldırganlarından bazıları henüz yakalanmamış (dahası öldürülmemiş) idi ve her an işini tamamlamak (yani kendini patlatmak/öldürmek) için geri dönebilirdi. Bu sefer Brüksel sokakları asker ablukasındaydı. Bomboş sokaklarda sadece askeri araçlar, silahları kullanıma hazır şekilde bekleyen askerler ve polisler vardı. Brüksel’in puslu yağmurlu havası da eklenince oluşan görüntü filmlerden bildiğimiz bir “apokalips” görüntüsüydü. Charlie Hebdo saldırılarından bu yana alışık olduğumuz helikopter ve siren sesleri eşlik ediyordu bu görüntüye. Belçika medyasında ise bu durumda kaygı hissetmenin normal ve sağlıklı olduğuna dair popüler psikoloji yazıları dolaşımdaydı. Bunların ortasında Belçika federal meclisi, güvenlik önlemlerini artıran teröre karşı mücadele yasasını onayladı[i]. Bu arada yapılan operasyonlarda ise 19 kişi tutuklandı ve bir gün sonra 18’i serbest bırakıldı. Operasyonlardan bir şey çıkmamıştı ama bu arada tüm politik toplantılar, gösteriler ve eylemleri de yasaklayacak ortam oluşmuştu. Paris’te yapılamayacak olan ve Brüksel’e kaydırılması planlanan iklim zirvesi eylemlerine Belçika da izin vermedi. Dahası birçok toplantıyı yasakladı.

Göçmenler, güvenlik siyaseti ve aşırı sağ söylemin merkezileşmesi

Paris saldırısını gerçekleştiren kişilerin bazılarının Fransız ve Belçika vatandaşı olduğunun ortaya çıkması, bir kez daha Avrupa’da yaşayan Müslümanların hedef tahtasına oturtulmasına yol açtı. Fransa’da banliyö ayaklanmalarının onuncu yılında (2005) banliyöler terör ve “serserilerin” yuvası olarak bir kez daha gündemdeydi. Saldırılara sadece güvenlik siyaseti ile tepki üretilmesi terörün banliyölerden beslendiği ve dolayısıyla banliyölerin “temizlenmesi” gerektiği ve acilen müdahale edilmesi gerektiği söylemiyle baş başa yürüdü. Müslüman çoğunluğun yaşadığı banliyöler operasyonlar kadar ırkçı, İslamafobik saldırıların da hedefindeydi. Alınan güvenlik önlemlerine ve operasyonlara ek olarak, başka birtakım önlem önerileri havada uçuşuyor ve genel kabul görüyordu. Sarkozy’nin şüphelilere elektronik kelepçe takılması önerisi genel kabul gördü ve hatta artırılan önlemler paketinde yer aldı. Fakat elektronik kelepçelerin S dosyaları olarak bilinen dosyalarda fişlenmiş 10 bin kişiye mi takılacağı yoksa sadece dosyaları kabarık olanların mı dâhil edileceği belli değil; tabii dosyasının kabarık olup olmamasının kriterleri de. Bunun yanında cihatçı terör örgütleriyle bağlantısı olanların vatandaşlıklarının düşürülmesi, şüphelilerin gözaltı kamplarında tutulması ya da Le Pen’in önerdiği gibi sınır dışı edilmeleri de gündemde. Sağ tarafından dillendirilen bu öneriler, aşırı önlemler ve dahası insan hakları ihlalleri olarak görülmüyor (ne de olsa insan hakları da askıda), tersine genel kabul görüyor ve hükümet tarafından yasallaştırılmaya çalışıyor. Üstelik bu durum sadece Fransa için geçerli değil.

Belçika’da Fas ve Arap kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Brüksel’in göbeğindeki Molenbeek semti bir genellemeyle Avrupa’nın “cihatçı başkenti” ilan edilmiş durumda. Molenbeek Belçika’da yıllardır bu tür her durumda en çok tartışılan semttir. Bir tür şeytanileştirilir. Kadın hakları, kadına karşı şiddet tartışmalarında da İslam tartışmalarında da, eğitim tartışmalarında da, işsizlik tartışmalarında da Molenbeek hedef tahtasındadır. Belçikalı kimliğinin kurucu ötekisidir. Bir kez daha terörün, cihatçıların, uyuşturucunun, sapkınlığın, serseriliğin, entegrasyona direnmenin, tembelliğin (evet hepsi beraber) merkezi olarak şeytanlaştırılmış durumda. Operasyonlardan dolayı, korkutma ve sindirme politikalarından dolayı Brüksel’in en canlı semtlerinden biri olan Molenbeek’te hayat durma noktasına gelmiş durumda. Bu arada izinsiz ev aramalarıyla yetinmeyen Belçika sağ hükümeti, Molenbeek’te her evin tek tek aranması ve yaşayanların kayıt altına alınması gerektiğini de söylüyor. Bildiğim kadarıyla henüz yapmaya başlamış değiller.

Avrupa’da İslamofobinin ve Müslümanları hedef tahtasına oturtmanın tarihi yeni değil elbette. Fakat 2008’den bu yana derinleşen kriz ortamında sağın kendisini göçmen ve İslam karşıtlığı üzerinden tahkim ettiğini söylemek de hata olmaz. Avrupa genelinde klasik ırkçı ve neo-Nazi siyasetin yerini gittikçe İslamafobik bir göçmen karşıtlığı üzerinden kültürel ötekileştirme yoluyla biçimlenen yeni sağ bir siyasetin alması daha eskilere gidiyor. Fakat, 1990’larda gelişen, 11 Eylül sonrasında yaygınlaşan bu yeni aşırı sağ yaklaşımın bugün Avrupa’da artan bir siyasi temsile kavuştuğunu, son Avrupa Parlamentosu seçimleri açığa çıkarmıştı. Örneğin, Hollanda’da Geert Wilders’in liderliğindeki PVV (Özgürlük Partisi), göçmen çoğunluğu sabit bir İslam anlayışı üzerinden gerici topluluklar olarak damgalarken, Batılı olmayı kadın ve LGBT haklarını tanıyan, özgürleşme sürecinin tamamlandığı, ama gerici, cinsiyetçi ve homofobik azınlıkları bünyesinden kusup atması gereken “modern” toplum olarak tanımlıyor.  Fransa’da da benzer bir İslam tartışması Sarkozy zamanında alıp başını gitmiş, “helal et” tartışmaları ya da Müslümanların Fransa’yı ele geçirdiği kurgu romanlar Le Pen’e yaramıştı.

Geert Wilders’in başarısı ise 2013 yılından itibaren Avrupa’daki diğer ırkçı ve milliyetçi partilerle, Avusturya’da FPÖ, Fransa’da FN, Belçika’da Vlaams Belang gibi partilerle yakınlaşmasında ve klasik ırkçı ve anti-semitik bu partileri İslam karşıtlığı üzerinden yeni bir milliyetçiliğe yakınlaştırmasında yatıyor. Dahası bu partilerin başarısı oy oranlarındaki yükselişin ötesinde bu söylemi toplumun geneline yaymalarında yatıyor. Birçok araştırma ırkçı partilere sıcak bakılmamasına rağmen İslamofobik milliyetçiliğin ve kültürel ötekileştirmenin toplumsal olarak çok daha yaygın kabul gördüğünü ortaya koyuyor. Aşırı sağın temsil ettiği bu söylem artık merkezileşmiş ve merkez partileri tarafından da kabullenilmiş durumda. Şimdilik kendileri iktidarda olmasa da Charlie Hebdo saldırısı ve kesinlikle Paris saldırıları sonrası fikirleri iktidarda. Kendilerinin de iktidara gelmesi Avrupa çapında farklı mücadeleleri birbirine bağlayan, bütünlüklü bir sol enternasyonalist hareketin oluşmaması durumunda uzak değil. Şimdilik merkez ve hatta giderek sol bu kültürel sağ söylemin belirlediği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalıyor. Tam da aşırı sağın bu söylemsel hegemonyası sayesinde, siyasi partilerin dışında örgütlenen birçok İslam, göçmen karşıtı çete grupları ve oluşumlar (başka ülkelerde de gittikçe yaygınlaşan Pegida gibi) artmakta ve güçlenmekte. Saldırıların bir kısmı da bu gruplar eliyle yürüyor.

Batı’nın “ortak değerleri” ve özgürlüklerin güvenlik siyaseti içinden yeniden tanımlanması

Paris saldırıları elbette bir kez daha Batı’nın “ortak değerleri”ne karşı yapılmış saldırılar olarak tartışıldı. Bu tip her saldırı karşısında bu ‘ortak değerlerin değiştiğini, ötekisi ile birlikte yeniden tanımlandığını biliyoruz. Paris saldırıları sonrasında ortak değerlerin tanımlanması ise bu yeni sağ söylemin hegemonyası altında şekillendi. Charlie Hebdo saldırıları Batı’nın temsil ettiği varsayılan ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne, insan haklarına karşı, bu temel hak ve özgürlüklere dahi tahammülü olmayan cihatçı bir örgüt tarafından yapılmıştı. Bu söylem birçok açıdan belirleyici idi. Her şeyden önce temel insan hak ve özgürlükleri üzerinden tanımlanan Batı’nın “ortak değerleri”, saldırılara verilen yine güvenlik tepkisinin dışlayıcılığının üstünü örtüyor ve en azından söylemsel düzeyde bu saldırının ve terörün tüm Müslümanlara mal edilemeyeceği açıklamalarını zorunlu kılıyordu. Bu değerler aynı zamanda evrensel değerlerdi. Tabii gerçek böyle yaşanmamıştı, çoğunluğu Müslüman olduğu varsayılan göçmen mahallerine yine hedefini aşan geniş operasyonlar düzenlenmiş, cihatçılardan çok solda duran muhalif göçmenler tutuklanmış, bu mahalleler yine ırkçı saldırıların hedefi haline gelmişti. Yakalama zorunluluğu olmadan infazlar meşrulaşmıştı. Müslüman olduğu varsayılan göçmenler de bu saldırıları kınamaya, bu evrensel değerleri sahiplendiklerini dillendirmeye zorlanmıştı.

Paris saldırıları sonrası bu “ortak değerler” bir kez daha tanımlandı genel söylem içinde. Bu saldırılar, dışarıda eğlenmeye, yemeye, içmeye, dans etmeye, müzik dinlemeye, maç izlemeye gitmiş kişilere yapılmıştı. Bu sefer Batı’yı tanımlayan böylesi bir günlük hayat ve hayattan zevk almaya çalışmaktı. Tıpkı IŞİD’in saldırıları üstlendiği bildirisinde yazdığı gibi ‘Batı’ da bu sefer kendisini bir tür hedonizm üzerinden tanımlıyor, özgürlükler alanını bir yaşam tarzına hapsediyor, haklardan soyutluyordu. Elbette birçok temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı bir olağanüstü hal durumunda ‘ortak değerleri’ bu temel hak ve özgürlükler üzerinden tanımlamak olacak iş değildi. Dahası bu temel haklar sadece göçmenler için askıya alınmıyordu, bu askıya alma tüm muhalifleri hedef alıyordu ve hatta tüm yurttaşları.

Mülteciler, sınırlar ve hangi Avrupa?

Yine Paris saldırısını gerçekleştirmiş kişilerden birinin yanında Suriye pasaportunun bulunmuş olması ve saldırıların beyni olarak tanımlanan kişinin defalarca Suriye’ye gidip gelmiş olduğunun açığa çıkması, mültecilerin terör sorununun merkezine yerleştirilmesine imkân verdi. Mültecilerin kabulü, kota anlaşmaları zaten özellikle sağın içine sinmemiş ve hatta daha geniş bir tepki de almıştı. Ayrıca birçok ülke kota anlaşmasının sonuçlarını kaldıramayacağını ilerleyen zaman içinde iddia etmişti. Paris saldırıları tam da bunu açıkça söylemenin, mültecileri kabul etmemenin ve dahası geri göndermenin zeminini yaratmış oldu. Mülteci “akını” aynı zamanda terörün Avrupa’ya sızmasının yoluydu ve artık bütün mülteciler zan altındaydı. Savaş mağdurlarına yönelik ırkçı söylemler ve saldırılar artarken Avrupa ülkeleri savaşın yarattığı sonuçlardan kurtulmanın peşine düşmüş durumda. Bu arada birçok sağ politikacı da Suriye’den gelen mülteciler dâhil hepsinin ekonomik sebeplerle göç ettiğini, dolayısıyla geri gönderilmeleri gerektiğini söylüyordu (Şu an bildiğim kadarıyla sadece Afganistan, Irak ve Suriye’den gelenler savaş mağduru mülteciler olarak kabul ediliyor). Dahası bir süre kamplarda tutulan mülteciler artık kendi kaderlerine bırakılmış, sadece göçmen dayanışma ağlarının örgütleyebildiği dayanışma ilişkileri içinde yaşamaya başlamış durumda. Gelecekleri, yeniden bir hayat kurup kuramayacakları ise tamamen belirsiz.

Paris saldırılarının mültecileri terör sorunun merkezine yerleştirmesi aynı zamanda sınırları da tartışmaya açtı. Sadece Avrupa’nın dış sınırlarının Europol ve Frontex’in güçlendirilmesiyle kapatılması değil söz konusu olan; iç sınırların da yeniden örülmesi. Yani hareket serbestisinin tümden sınırlandırılması. Bazı ülkeler zaten sınır kontrolleri uygulamaya Paris saldırısı öncesinde başlamıştı, Almanya, Macaristan gibi. Malta Schengen’i askıya almış ve bunu Paris saldırıları sonrası uzatmıştı, şimdi tamamen askıya alabileceğini duyurdu. İzlanda da buna katıldı. Tüm bir İskandinav ülkeleri en son Norveç’in katılmasıyla sınır kontrollerine geri döndü. Neredeyse tüm Avrupa’da şu an Schengen ve hareket serbestliği askıya alınmış durumda. Fransa’nın topyekûn askıya alınması önerisi ise Avrupa Komisyonu’nun direnmesine rağmen bildiğim kadarıyla tüm üye ülkeler tarafından desteklendi ama henüz uygulamaya konulmadı. Sınır kontrollerinin maliyetinin çok yüksek olmasına rağmen bu maliyet karşılanabilir olarak görülüyor, özellikle de kesintilerin zaten devrede olduğu ve artırılmakta olduğu bir durumda.

Burada Schengen anlaşmasının insanların serbest dolaşımından çok malların serbest dolaşımını öngören bir anlaşma olduğunu hatırlamak lazım. Schengen’in askıya alınması ya da duvarların yeniden “örülmesi”, aynı zamanda ortak pazar ve para birimi politikalarını etkileyecek bir gelişmenin başlangıcı ki bu tartışma 2008 krizinden bu yana zaten masada. Paris saldırıları sonrasında sadece Ortadoğu’daki emperyalistler arası vekâlet savaşında kartlar yeniden karılmıyor, yeni bir Avrupa dizaynının da yolu açılıyor. Saldırılar sonrası oluşan hava zaten yükselmekte olan ve hatta AB parlamentosunda temsiliyet kazanmış birlik karşıtlarının elini güçlendirmiş görünüyor.

Bu arada malların ve bireylerin serbest dolaşımının (ama işgücünün değil, özellikle genişleme sonrası bu iç yasalarla engellenmiş ya da belli sürelere tabii tutulmuştu) Avrupası bir tür çökerken bir başka Avrupa’nın yükselişine de tanık oluyoruz. Güvenlik siyaseti temelinde bilgi ve istihbarat paylaşımını öngören bir Avrupa: AB üyesi tüm ülkelere giriş çıkış yapan istisnasız tüm yolcuların bilgilerinin paylaşılması (şimdiye kadar bu özel alanın ihlali olduğu gerekçesiyle yapılmıyordu), üstelik bu paylaşımın otel ve araç rezervasyonlarına kadar yapılması; tüm giriş çıkışlarda yine istisnasız tüm yolcuların dosyalarının incelenmesi; Europol ve Frontex’in güçlendirilmesi talepler arasında ve kabul edilmeleri de yakın görünüyor. Böylesi bir Avrupa’da belki kayıt altına alınmadan dışarıda eğlenmeye çıkabilmek artık gerçekten de bir özgürlük, ya da Avrupa’yı tanımlayan bir özgürlük…

[i] Onaylanan yasa, bütçede güvenliğe ayrılan payın artırılmasını, gümrük kontrollerinin artırılmasını, 520 askerin kolluk kuvvetlerine destek vermesini, gözaltı sürelerinin terör eylemi şüphesi durumunda 72 saate çıkarılmasını, Suriye’de savaşa katılmış kişilerin Belçika’ya dönüşünde hapse gönderilmesini, kin ve nefret söyleminde bulunan imamların sınır dışı edilmelerini, resmi olarak tanınmayan ibadethanelerin kapatılmasını, tüm telefon hatlarının kayıt altına alınmasını, Molenbeek semtinde emniyet ve güvenlik önlemlerinin artırılmasını, nefret söyleminde bulunan internet sitelerinin kapatılmasını ve IŞİD’e karşı mücadelenin devam etmesini içeriyor.

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar