avrupa krizi içerisinde slovenya halk ayaklanması – gal kirn -

Son yirmi senedir Slovenya siyasal sınıfı, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da sosyalizmden piyasa ekonomisine en başarılı geçişi sağlamış olmakla övünmekteydi.[1] Ancak bu başarı hikâyesi refah devletinin tasfiyesiyle yükselen sefalet ve işsizliği beraberinde getirmişti. Slovenya başarı hikâyesinin sağlam itibarı, 2012 sonunda kitlesel gösterilerin tüm ülkeye yayılmasıyla birlikte derinden sarsılmaya başladı. Bu toplumsal isyan, Kasım 2012’de ülkenin ikinci büyük şehri Maribor’da start aldı.

2012 maribor’da kitlesel gösteriler: 1988’den 2012’ye

Ancak ilk önce 1980’lerin sonlarına geri dönelim: Sosyalist Yugoslavya’nın en önemli sınai merkezlerinden birisi olan Maribor, önemli bir iktisadi krizle vurulmuştu. Yükselen enflasyon, işsizliğin artışı ve sömürünün yoğunlaşması genel toplumsal güvensizlik hissinin artmasına sebep olmuştu. Borcunu ödeyebilmesi için IMF’nin şart koştuklarını uygulamak zorunda hisseden Yugoslavya’nın sert kemer sıkma politikaları, cumhuriyet elitleri arasındaki iç çatışmaları daha da şiddetlendirmişti. Sosyalist Yugoslavya’nın sonunun geldiğini işaret eden belirleyici önemdeki siyasal olay 1988 yılında Maribor’da gerçekleşti. Haziran 1988’de en büyük araba ve kamyon üreticisi TAM’ın işçileri aylardır aldıkları düşük ücretler yüzünden sokaklara çıkmaya karar verdiler. Diğer önemli fabrikaların işçileri de onlara katıldılar. Dayatılan kemer sıkmaya ve toplumsal güvencesizlik hissine karşı işçiler dayanışma hissiyatını ve kendi aralarındaki bağları inşa ettiler. 10,000’den fazla işçi caddeleri, alanları, tren istasyonunu ve stratejik yolları işgal etti. Grev bir haftadan fazla sürdü ve fabrika yönetimini tavizler vermeye zorladı. Ancak her ne kadar işçilerin muhalefeti sendikal hareket için güçlü ve önemli bir kazanım olsa da çok geç kalınmıştı. Bu sıralarda tüm sosyalist blok sallanmaktaydı. 1990’da Lilit ayakkabı fabrikası özelleştirildi, birkaç sene de sonra da kapandı. Böylece Maribor’un sanayi çağının bitişi başladı.

Slovenya’yı neoliberal ortodoksluk olmadan geçiş sürecini sağlamış bir “başarı hikayesi” olarak ortaya koyan müesses anlatının tersine, bilinmesi gereken şey başından itibaren masalın hiç de sihir içermediğidir. 1990-95 arasında uygulanan beş yıllık deregülasyon ve sanayisizleşme planıyla Slovenya’nın yaşadığı geçiş süreci gayet vahşi bir seyir izlemiş; Maribor halkının çoğunun gündelik yaşantısı üzerinde feci sosyo-ekonomik sonuçları olmuştu.  Ya Yugoslav pazarlarından mahrumiyet ya da Yugoslav Ordusu’nun askeri-sınai kompleksine kısmen entegre olabilmekten ötürü yukarıda sözü edilen endüstrilerin birçoğu iflas etmiş ve kapanmıştı. Ayakta kalmayı başaran az sayıda işletmeden bazısı iktisadi faaliyetlerini azaltıp rasyonalize etmeye zorlanırken geriye kalanlar da ucuz fiyata yabancı şirketlere satılmıştı. Maribor’da işsizlik oranı yüzde 25’e çıkmış daha da kötüsü bunların yüzde 70’i de Marx’ın deyimiyle “yedek istihdam ordusu” oluşturacak şekilde uzun dönem işsiz kalmışlardı. Ekonomik durumun normale dönmeye ve işsizlik oranının da düşmeye başladığı 2000’li yılların başlarında bile en büyük 30 işletmenin hepsinin çalışanlarının toplam sayısı seksenlerin başındaki TAM fabrikasınınkilerden azdı.

Söylemeye gerek yok ki sanayi alt yapısı bozuldu ve onunla birlikte kentsel görünüm de kökten bir şekilde dönüştürüldü. Maribor bir taraftan eskiden ülkenin dört bir tarafından gelen insanların buluştuğu eski Yugoslavya’yı ve diğer yandan da sanayi döneminin sosyo-ekonomik refahını hatırlatan bir anıta dönüştü. Ancak bu günlerde şehirde yeni bir hayal dolaşıyor: geçmişin endüstriyalist hayaletinin ötesinde, sanayi sonrası bir geleceğin hayali.

 avrupa kültür başkenti: sanayisizleşme hayali

Tüm büyük projelerin bir vaadi vardır ve bir hayali size sunarlar. Avrupa Komisyonu’nun hayalini Avrupa Kültür Başkenti (ECC) örneğinde anlayabilmek için yorumsama (hermeneutik) bilmek gerekmez; sadece yüzeye bakmak yeter. Açık ve net şekilde ECC’nin hayal-misyonu kültürü metalaştırmak ve Avrupa’ya sanayisiz yaratıcı teknolojiler sağlamaktır. ECC bölgede turizmi destekler ve yaratıcı potansiyelin reorganizasyonu için çalışır. Bundan dolayı yerel örgütlerin birçoğunun temsilcilerinin heyecanla kabul ettikleri önermeyle ECC sözüm ona kentlerin yeniden yaşama döndürülmesinin katalizörü olmuştur.[2] Maribor’un en sonunda ECC (2012) ve Avrupa Gençlik Başkenti (2013) ile tarihsel bir fırsat yakaladığı düşünülmektedir. Bu anlamda ECC yeni Maribor için kolektif bir hayal olarak işlemeye başladı ve şehrin merkez (Ljublijana) karşısında marjinalize olmuş, çevreye itilmiş konumunu aşma imkanı olarak görüldü. Buna göre Maribor’un gençleri cezbedecek şekilde yeniden yaşama döndürülmesi ve bölgesel kalkınma için çalışmak takım ruhu oluşturacağı için yerelde hemşeriler arasındaki gerilimler aşılacaktı. Oysa proje birçok açıdan uzun süreli istihdam yaratmada başarısız oldu ve yukarıda da bahsedildiği gibi 2012 yılı içerisinde iktisadi durum çoğu insan için kötüye gitti.

2012 Sonbaharında o zamanki belediye başkanı Franc Kangler ile birlikte yerel idare hız sınırlaması için 1000 radardan oluşan devasa bir sistem kurmaya karar verdi. Boris Vezjak’ın yazdığına göre “100,000 kişinin yaşadığı bir şehirde iki hafta içerisinde 20,000’den fazla insana aşırı hız cezası kesildi. Sakinlerde ev bütçelerinin hedef alındığına dair bir inanç oluştu”.[3] Bariz bir toplumsal adaletsizlik olduğu hissiyatı şirket hakkında bilgiler sızınca daha da katmerlerlendi: bu birçok yolsuzluğa bulaşan ancak yargı önüne çıkmayan belediye başkanının şahsi ilişkilerinin olduğu bir özel-kamu ortaklığıydı. En hafif tabirle insanlar öfkeden çılgına dönmüşlerdi. Buna rağmen bu kamusal öfkenin gazetelerde yazılan yazıların ve aydınların eleştirilerinin ötesinde kuvveden fiile geçeceğini kimse düşünmemişti. Bu sefer özgürleştirici siyasetin öngörülemez boyutu en radikal yoldan açığa çıkıvermişti. Radar sistemlerine yönelik birkaç ehemmiyetsiz –hatta bazen vandallığa varan- gece saldırısıyla başlayan olaylar, belediye başkanlığı binası önünde küçük bir grup insanın isyan çağrısı yaptığı siyasal bir mitinge dönüştü. Sonrasında Facebook üzerinden daha büyük bir eylem organize edildi ve Kasım sonu-Aralık başında ana meydanda binlerce insan gösteriler düzenledi. En önemli etkinlik 26 Kasım’da 15,000 insanın katılımıyla düzenlenen ve yolsuzluğa bulaşmış belediye başkanıyla yerel idarecilerin istifasını talep eden eylemdi. Aileler ve çocukların da katılımıyla sükûnetle başlayan eylem, polisin cop, biber gazı ve diğer baskıcı yöntemleriyle dağıtıldı. Bu da şiddetli bir karşılık gelmesini tetikledi: gençlerden oluşan gruplar belediye binasına girdiler, çöp kutularını yaktılar ve havai fişekler kullandılar. Görüntüler tüm Slovenya’ya yayıldı ve siyasal nizamın tüm ikiyüzlü cevaplarına karşı öfke yaygınlaştı. Kasım 2013’de Maribor’da izole olmuş bir kıvılcım olarak başlayan gösteriler, haftalar sonrasında ülke çapında beklenilmeyecek sayıda kitlesellikle ulusal bir ayaklanmaya dönüştü. [4] Çatışmalar, kırık camlar, biber gazı ve polis baskısının yansıdığı görüntüler sokaklardaki emsalsiz siyasal şiddeti anlatıyordu.

kitlesel protestolar yeniden sahnede

Slovenya egemen sınıfı bağımsızlık ilanından bu yana ilk defa kitlesel protestolarla karşı karşıya kaldı. Bütün büyük şehirlerde neredeyse kendiliğinden gelişen aşağıdan protestolarla hakiki bir demokratik patlama yaşandı. Protestolar muhalefet partileri ya da sendikalar tarafından değil, farklı siyasi aidiyet ve nesilden gelen çok farklı toplumsal grup ve bireyler tarafından organize edildi: gençler ve yaşlılar, işçiler ve öğrenciler, LBGT aktivistleri, güvencesiz işçiler, ekolojistler, anarşistler ve sosyalistler. Bütün siyasi gruplar daha köklü bir toplumsal değişim talep ediyordu ama öncelikle, büyük bölümü egemen siyasi-ekonomik sınıfa yöneltilmiş aynı siyasi sloganlar etrafında birleşmişlerdi: “Artık yeter!”, “İşiniz bitti!” [Gotov je! Gotovi so!], “Hepiniz sahtekarsınız!” [Lopovi!].

Bu halk hareketini idealleştirip onun güçlü bir birliğe ve tutarlı bir siyasi programa sahip olduğunu düşünmek hatalı olacaktır. “Halk” ve hareket, yarılmalar ve ikilemlerle bezenmiş karmaşık bir oluşum anlamına geliyordu. Hareketin ortak nedeni açık olsa da (yani siyasi sınıfın devrilmesi), yeni siyasi projenin amaçları ve izleyeceği yollar pek tanımlanmış değildi. Ahlakçılıktan (liberal duruş: “hukukun üstünlüğünü sağlamak için yeni iyi insanlara ihtiyacımız var”) milliyetçiliğe (“daha iyi bir Slovenya için”) ve toplumsal dönüşümü destekleyen çok daha güçlü bir radikal eğilime kadar çeşitli bakış açıları mevcuttu. Bu arada başka bir şey daha açıklığa kavuştu: Slovenya’nın başarı hikâyesi mitinin sonuna gelinmişti.

Balkanların göreli olarak istikrarlı demokrasisi, AB’nin ve Euro bölgesinin başarılı yeni üyesi olarak görünen ülke birkaç ay içinde tamamen alt üst oldu. Siyasi sınıfın bütün büyük projeleri (AB’ye ve NATO’ya katılmak, piyasa toplumuna ve demokrasiye geçmek) tamamlanmıştı, yani geleceğin siyasi hayalini besleyecek bir şey kalmamıştı geriye. Slovenya’daki insanlar, geçiş dönemi ve “başarılı” siyasi projelerden oluşan bu peri masalından uyandılar ve kendilerini gerçek bir toplumsal felaketin içinde buldular: Slovenya AB’ye girdiğinden bu yana refah devletinin zayıflaması, işsizliğin keskin yükselişi, dayanışmanın sona ermesi ve medyanın ve siyasi kampanyaların içine işlemiş olan ve gittikçe büyüyen bir sosyal Darvinci ideoloji.

Kitlesel protestolar siyasi sınıfı sadece halkı kötü temsil ettikleri için değil, aynı zamanda mümkün olabilecek en berbat kemer sıkma politikalarını empoze ettikleri için suçladı. Bu önlemler 2013’ün başında, kemer sıkma politikalarını teşvik eden ve Avrupa’nın çevre ülkelerinde çok tartışmalı politikaları hayata geçiren IMF tarafından bile eleştirildi. Slovenya’da 2012-2013’te kabul edilen kemer sıkma önlemleri şunları içeriyordu: bankaların özelleştirilmesi (batık borçları idare etmek için bir “kötü bankanın*” kurulmasıyla ilgili bir referandum manipüle edildi)[5]; bütün yerli sermayeyi (tabii kârlı olanları) yabancı yatırımcılara satan özel “hisse uzmanı” kurumların dayatılması; bütün toplumsal sektörlerde büyük çaplı işten çıkarmalar ve toplu iş sözleşmelerinin rafa kaldırılması ve toplumsal bütçede büyük kesintiler (araştırma ve üniversitelere ayrılan bütçe yüzde 10 ila 20 düştü, kültür alanındaki kesintiler yüzde 50’yi buluyordu, bazı emekliler ayda sadece 250 euro alıyordu).

Kısacası kemer sıkma, emeğin daha önce eşi görülmemiş bir sömürüsüne müsaade eden en bariz mali araç haline geldi. Krizdeki sermayenin yeniden yatırıma yönlendirilmesini kolaylaştırmayı amaçladı. Giderek şiddetlenen bir ekonomik krizde en ağır yükün sıradan halkın üzerine binmesi de hiç şaşırtıcı değildi. Slovenya’daki işsizlik oranı git gide artıyor (Eurostat’e göre 2012 sonunda yüzde 13’tü [6] ve 2013’te yükselmeye devam ediyordu) ve aynı zamanda Avrupa’daki göreceli olarak en keskin genç işsizlik oranı artışına tanık olunuyor: 2012’nin son aylarında yüzde 15’ten yüzde 25’e çıktı ve 2013’te düzenli olarak artmaya devam ediyor. Üstüne üstlük ekonomi durgunluğa giriyor, GSYH daralıyor ve bu yıla yönelik tahminler de pek iyimser değil.

kitlesel protestoların olgunlaşması ve sınırları

Hükümetin Düşmesinin Ardından 2013’ün ilk ayları, halkın taleplerini güçlendiren bazı toplumsal süreçleri harekete geçirmişe benziyordu. Yerleşik sendikaların örgütlenmesi sonucunda, 23 Ocak’ta 14 şehirde sokaklara çıkmış 20 bin işçinin katılımıyla büyük çaplı bir genel greve gidildi. Yozlaşmış siyasi sınıfa karşı atılan sloganlar Yolsuzluğa Karşı Kamu Kurulu tarafından da teyit edildi. Yolsuzluğa Karşı Kamu Kurulu, Slovenya siyasetinin iki büyük şahsiyeti olan Janez Janša (Başbakan ve Sloven Demokratlar adlı sağ partinin genel başkanı) ve Zoran Janković’in (Ljubljana belediye başkanı ve Pozitif Slovenya adlı merkez partinin genel başkanı) büyük yolsuzluk skandallarına bulaştığına dair güçlü kanıtlar buldu.

Bu aylarda halkın siyasi gündemi artık mevcut kurum ve partiler tarafından tanımlanmıyor ve şekillendirilmiyordu. Aksine bu halk hareketine katılanlar, mümkün olan en geniş demokratik platform arayışıyla geliştirdikleri bir dizi gösteri, kültürel etkinlik ve yeni halk konseyleri, komiteleri ve inisiyatifleri aracılığıyla alternatif bir program oluşturmaya giriştiler ve bunun etrafında tartışmalar yürüttüler. Bunlar arasında Doğrudan Demokrasi Komitesi [7], Kültürel Slovenya Koordinasyon Komitesi, Tüm Sloven İsyancıları Genel Meclisi de vardı. Bu süreçte iki yeni sol parti olmaya aday iki yeni siyasi oluşum ortaya çıktı: Demokratik Sosyalizm Girişimi ve Dayanışma Partisi. Birkaç ay öncesine kadar hiç gündeme gelmeyen siyasi niyetler (doğrudan demokrasi ve demokratik sosyalizm talepleri gibi) ana akım medyada ön sıralara yerleşti.

Mart 2013, toplumsal hareket için önemli bir ivme ve zafer getirmişe benziyordu. Mart ayında siyasetin merkezindeki figürler ve bazı kamu görevlileri istifa etti: Janez Janša Başbakanlıktan, Zoran Janković de Pozitif Slovenya Partisi genel başkanlığından istifa etti. Janša hükümetinin yerine, Alenka Bratusek liderliğindeki daha ılımlı merkez sol bir hükümet geldi. Bu, bütün kış ayları ve sert kemer sıkma önlemleri boyunca devam eden protestolar için tarihsel bir zaferdi ve yeni bir dayanışma duygusu oluşturdu.

Ancak, bu zaferle birlikte, yeni siyasi manzara sadece şekil değiştiriyordu. Yeni toplumsal hareketler ve siyasi oluşumlar, tutarlı bir siyasi programa sahip bir tarihsel blok oluşturmaktan uzak olduğu gibi, yaklaşan genel seçimler için önerecekleri herhangi bir aday da yoktu. Nisan 2013’ten sonra, halkın coşkusu ve aşağıdan kurumlar oluşturmaya yönelik ilgi sona erdi. Protestolarda yer alanlardan bazıları kurumsal siyasetle herhangi bir uzlaşmayı reddederken, diğerleri farklı bir yol izleyeceği düşünülen yeni hükümet politikalarını beklemeye çağırıyordu. Bu çağrılar en azından şunu idrak edemeyecek kadar saftı: Yeni hükümet eski partilerin toplamından oluşuyordu ve vahşi Darvinci söylemlerini yumuşatırken genel yönelimleri aynı kalıyordu: Tüm kemer sıkma önlemleri ve özelleştirme süreçleri devam ediyordu. Protestocuların enerjileri yanlış bir biçimde bireysel figürlerin devrilmesine yoğunlaşmıştı. Yıl boyunca süren Janša ile ilgili “solcu” takıntı ve sağ-kanat otoriter rejimle ilgili duyulan korku, gerçek bir özgürlükçü siyasetin önündeki en önemli engel oldu. Maribor’un belediye başkanı Franc Kangler ve vekili Janez Janša devrilince hareket kamuoyunun dikkatini çekmemeye başladı ve sadece harekete en bağlı gruplar etkinliğini devam ettirdi. Başlangıçta birleşmiş görünen protestolara katılan kitlenin çoğunluğu, bu kez olgun bir siyasal projenin gerçekleştirilmesi ve sürdürülmesinin önündeki engeller haline geldiler. Ama her şey de olumsuz değildi. Bazıları siyasal olarak aktif kalmaya devam ettiler, üstelik protestocuların önemli bir kısmı da hayatlarında ilk kez siyasallaşıyordu.  Bu sivil itaatsizlik deneyimi, Hannah Arendt’in diyebileceği gibi, “biraraya geliş hali” kuşkusuz elinin tersiyle itilebilir bir durum değil.  Şimdi başladığımız noktadan, Maribur’dan bakarak, siyasi sürecin nasıl devam ettiğini göstermeye çalışalım.

sonuç yerine: maribor’un farklı ve sosyal bir avrupa çağrısı

Neredeyse 25 yıldır ilk kez bir siyasal hareketlenmeye tanık olan Maribor’un isyanın ve siyasi çabanın en etkili olduğu yer haline geldiğini söylemek abartılı olmaz. Protestocuların oluşturduğu siyasi platform iki farklı ve somut siyasal mücadele başlatmış durumda. Birincisi, bazı gruplar yeni bir program ve bağımsız bir belediye başkanını desteklemek için örgütlendiler. Mart ortasında yapılan seçimlerden yıllardır yerel siyasetin içinde olan bağımsız ve eleştirel bir aydın olan Andrej Fistravec zaferle çıktı. Ancak belediye meclisi kurumsal siyasal partilerin üyeleri ile dolu. Meclis, hiç kuşkusuz siyasal sürecin demokratikleşmesi yönünde davranmayacak. İkinci olarak, bölgesel ve mahalle düzeyindeki toplulukları örgütleyen Kent Konseyi İnisiyatifi’nin doğrudan demokratik çabaları. Bu yeni demokratik platformlar tartışma forumları belediye bütçesine ve planlamaya katılım araçları olarak görülüyor, böylece özyönetim geleneğinin yeniden keşfi ve başka kentlere örnek olunması söz konusu.

Aşağıdan ya da kurumsal siyaset aracılığıyla devam eden siyasi süreçlerin bir araya gelmesi ve değişim yaratıp yaratamayacağı sorusu hem başka bir tartışma konusu, hem de bu soruyu yanıtlamak için çok erken. Bu noktada önemli olan siyasal iktidarın varolan krizi yaratanlardan, ondan sorumlu olanlardan alınmış olması. Protestocular aynı zamanda sanayileşme dönemi nostaljisini de, neoliberal sanayisizleşme düşlerine yönelik talepkarlığı da ortadan kaldırdı. Maribor 2012’de kenti yeniden tanımlamaya başlayarak ve yurttaşların kentsel hakları konusunda çalışmalar yaparak, aynı 1988’deki gibi varolan çıkmazı çözmeye çalışıyor. 1988’de Maribor’da duyduğumuz çanlar, sosyalizmin, ama aynı zamanda sosyal refah devletinin yıkımını duyurmuştu, şimdi duyduklarımız ise neoliberalizmin cenaze çanları olmasın? Bu soru, Maribor’un yükselttiği ama sadece Maribor tarafından yanıtlanması mümkün olmayan bir sorudur. Açık olan, bu isyanın empoze edilmekte olan kemer sıkma politikalarına ve “çeper” fikrine karşı farklı bir gelecek Maribor’un mümkün olduğunun göstermiş olmasıdır. Maribor’un mücadelesi, “çeperin” siyasi düşünce ve devrimci eylemin “merkezine” oturmasının yollarını işaret etmektedir.

Bu, Slovenya’daki isyanın Avrupa Birliği’nin çeperinde yürüyen mücadele mozaiğinin de bir parçası olduğunu görmeyi gerektirir. Bulgaristan’da demokratik değişim için mücadele eden hareket, Yunanistan, İrlanda, İspanya, Portekiz ve İtalya’daki kitle mücadeleleri, bu hareketlerin hepsi Avrupa Birliği içindeki yapısal eşitsizlik mantığını deşifre etmektedir. “Çeper” ayağa kalkmış ve halk demokrasisi ve sosyal politikayı yeniden keşfe koyulmuştur.  Ancak aynı çeper, (kendi kendini) izole etme durumundan bir an önce kurtulmalı ve “merkezden” bazı politik taleplerde bulunmalıdır: Avrupa kurumları nasıl demokratikleştirilebilir ve finansal sermaye nasıl düzenlenebilir? Kuzey ve Güney arasındaki sosyo-ekonomik ilişkiler nasıl daha eşit hale getirilebilir?  Bu sorular sadece “çeper” tarafından yanıtlanması gereken sorular değildir. Aksine, daha eşit ve sosyal bir Avrupa yaratmak yolunda devam etmek isteyen herkes için yaşamsal sorulardır.

 

Dipnotlar

 

[1] Bu yazı yazarın iki farklı makalesinin birleştirilmiş ve güncellenmiş halidir: “A Ghost is Haunting Slovenia, the Ghost of Revolution!” New Socialist, 16 Şubat 2013, www.newsocialist.org/679-a-ghost-is-haunting-slovenia-the-ghost-of-revolution>, ve “Contours of Urban Revolt in Maribor,” Occupied London 5, yayına hazırlanıyor: <www.occupiedlondon.org/olonline/>.

 

[2] 2004’te Palmer/Rae Associates tarafından “European Cities and Capitals of Culture: Study Prepared for the European Commission” adıyla basıldı. Mülakat yaptıkları kentlerin pek çoğunda olumlu sonuçlar aldılar. Bakınız <http://ec.europa.eu/culture/key-documents/european-capitals-of-culture_en.htm>, Özellikle Bölüm II.

 

[3] <www.eurozine.cm/articles/2013-01-10-vezjak-en.html>.

 

[4] See <www.youtube.com/watch?v=2nqvkI9RuaY> and <www.youtube.com/watch?v=UTUlI6UUqVA>.

 

[5] Slavoj Zizek, “The West’s Crisis is One of Democracy as Much as Finance,” The Guardian, January 16, 2013, <www.theguardian.com/commentisfree/2013/jan/16/west-crisis-democracy-finance-spirit-dictators>.

 

[6] <http://epp.eurostat.ec.europa.eu/cache/ITY_PUBLIC/3-31102012-BP/EN/3-31102012-BP-EN.PDF>.

 

[7] <http://www.aktivnidrzavljan.si/en/>.

 

Not: Bu yazı “Reviews and Critical Commentary” isimli web-sitesinden alınmış (http://councilforeuropeanstudies.org/critcom/the-slovenian-popular-uprising-within-the-european-crisis/).

Çeviri: Erhan Keleşoğlu-Emre Ergüven-Ecehan Balta

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında