“Avrupa istediğini aldığı sürece, Erdoğan’a karşı seslere kulağını tıkayacak” – Pierre Rousset -

 

Pazar günü AB ve Türkiye arasında göçmenler konusunda varılan anlaşma, ağır sonuçlar doğuracak. AKP hükümeti 3 milyar Euro yardım karşılığında Yunanistan’a yönelik göçmen akınını kesmeyi vaat ediyor. Nitekim dün, Türk polisi Ege’ye açılmak isteyen 1300 göçmeni Ayvacık yakınlarında gözaltına aldı.

Fransa’daki Yeni Antikapitalist Parti (NPA) aktivistlerinden Pierre Rousset anlaşmayı Başlangıç‘a değerlendirdi.

 

Avrupa Birliği ve Türkiye arasında yapılan anlaşma hakkındaki görüşleriniz nedir?

Bu anlaşmanın iki nedenden ötürü son derece vahim olduğunu düşünüyorum. Birincisi, kuşkusuz bu anlaşmanın altında yatan başlıca sebep, AB’nin tüm göçmenleri kendi topraklarından uzak tutmak istemesidir. Bunun yanında, hangi göçmenleri kendi topraklarına alacağına kendisinin karar vermek istiyor. Kişisel siyasi tarihini düşününce Angela Merkel’in aklında bir şey olabileceği ihtimali aklıma geliyor, bunun sadece reel politikle açıklanabilecek bir anlaşma olduğunu düşünmüyorum. Yanılıyor olabilirim ama şu anki izlenimim bu yönde. Almanya zengin bir ülke. Ancak işgücü açığı var, özellikle de kalifiye işgücü. Almanya’nın şu anki avantajı, yüksek kalifiye göçmenleri kendine çekmesi hem İspanya’dan, hem Portekiz’den, hem Yunanistan’dan… Almanya’ya gelen Suriyelilere de baktığınızda, epey kalifiye olduklarını görüyorsunuz. Tabii ki patronlar da buradaki avantajı görüyor: hem kalifiye, hem iş bilen, hem de fazla talepleri olamayacak kişiler bunlar. Merkel’in amacının sadece bununla sınırlı olduğunu ima etmiyorum elbette. Ama bu husus önemli sebeplerden biri bence. Bu anlaşmayla birlikte mülteci haklarının iyice ayaklar altına alındığını, önemli bir kötüleşmenin yaşandığını düşünüyorum.

Ne gibi bir kötüleşme?

Uluslararası hukuk çerçevesinde, mültecilerin hakları koruma altındadır. AB gelen mültecileri topraklarına kabul etmek zorunda. Daha sonra uluslararası kanunlar çerçevesinde bir araştırma yaparak, gerçekten iltica hakkına uygun şartlara sahip olup olmadığına bakabilir. Ancak bu anlaşmayla, uluslararası kanunların çalıştırılması engelleniyor; göçmenleri sınırlarından uzak tutmak ve iltica talep etme haklarını ellerinden almak istiyorlar. Bizlerin yapması gereken, iltica hakkı ve buna zemin oluşturan, birçok farklı ülkede bu hakkın kazanılmasına doğru evrilen somut haklar ışığında bir mücadele yürütmektir, bu mücadeleyi yükseltmektir. Bu alanda uzmanlaşmış ve faaliyet gösteren kuruluşlar var. Ancak bizler, sanki hep çok genel sloganlarda takılıp kalmışız gibi geliyor. Kapılarınızı açın, gibi… Göçmenleri savunacaksak, göçmenleri ilgilendiren kanunları tartışmaya açacaksak ve örneğin iltica hakkı gibi haklar talep edeceksek, kanunları bilmek çok önemli. Bu kanunların nasıl geliştiğini, evrildiğini de… Somut olarak, detaylar üzerinden mücadele vermeli. Çünkü bu anlaşmanın içeriğine baktığınızda, iltica hakkının içeriğinin tamamen boşaltılmış olduğunu görüyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı esnasında kurulan ve savaş sebebiyle göç edenleri koruma amacındaki Cimade gibi kuruluşlar, bu hukuki alanda çok iyiler.

Bunu şunun gibi düşünmek gerekir: Eğer sendikacıysanız, sadece mücadelelerin radikalize edilmesi gerektiğini söyleyip duramazsınız. Toplu sözleşmeleri müzakere edebilmeniz, sendikayı ve işçileri adalet nezdinde savunabilmeniz de gerekir. Dolayısıyla kanunları bilmeniz gerekir. Bir mücadele alanında faaliyet gösteriyorsanız, o alanın bilgisine hâkim olmanız şarttr. Bizlerin de şu noktada, iltica hakkına yönelik spesifik mücadelelere, faaliyetlere ağırlık vermemiz gerekiyor. Bu ilk nokta.

İkincisi?

İkinci olarak, bu anlaşma Erdoğan hükümetinin kendini ve şartlarını kabul ettirmesinin önünü açıyor. Anlaşmanın gerçekleşmesi için kendi şartlarını öne sürüyor, üstelik “bundan böyle beni olduğum gibi kabul edeceksiniz” demiş oluyor. Neticede Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğu ilan edilmiş oluyor. Hem de Türkiye’nin giderek daha güvensiz bir hale geldiği noktada… Kürtlerin durumu, Suriye ve Irak’ta yaşananlar da düşünülünce, Türkiye Erdoğan hükümeti altında giderek daha tehlikeli bir ülke haline geliyor. Bunun son derece vahim olduğunu düşünüyorum. Bu şu anlama geliyor: Bundan sonra etkili ve ses getiren dayanışma kampanyaları yapmak iyice zorlaşacak. Avrupa, kendi istediğini aldığı sürece, Erdoğan’a karşı yükseltilen seslere de kulağını kapatacak.

Özellikle bugün, son günlerde olanları düşününce, Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu söylemek kötü bir şaka olmalı. Tüm bunların birleşimi, bu anlaşmanın vahametini göstermektedir. Özellikle de Türkiye’deki yönetimin giderek baskıcı, hatta kimilerine göre faşist bir yere doğru ilerlediği, paramiliter güçlerin ortaya çıktığı, devletin kolluk kuvvetlerinin güçlendiği, olağanüstü hal uygulamalarının yaygınlaştığı bir noktada, gazetecilerin tutuklandığı, avukatların öldürüldüğü bir iklimde bu anlaşmanın olması vahimdir. Mülteci krizinin çözülmesi karşılığında, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum meşrulaştırılmaktadır.

Bu anlaşmanın içeriğinde, Türkiye’de bulunan veya Türkiye’ye gelecek göçmenlere tanınması gereken haklar konusunda bir demokratik çerçeve de göremiyorsunuz.

Bu bakımdan da bu anlaşma, mültecilerin haklarını garanti altına alan uluslararası kanunları ihlal etmektedir. Bu sadece ahlaki bir yükümlülük veya hayır işi değildir. Sadece siyasi bir sorumluluk da değildir. Bununla ilgili, bağlayıcı olan uluslararası kanunlar vardır. Devletlerin bu uluslararası hukuk çerçevesinde hareket etmesi beklenir.

(Söyleşi: Aslı Özgen Tuncer)

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar