Aşka Eleştirel Bir Bakış ve Bir Mücadele Biçimi Olarak “Dostluk” -

“Ötekinin” “sevme yeterliliğine” yahut “sevememesine” dair sitem ben büyüdükçe büyüdü sanki. “Aşk acısı” tüketilen gündelik bir içsel daralma, kollektif bir duygusal durum olarak normalleşti. Aşk acısı bir “başarısızlığa uğramış mülk edinme” deneyimi olarak ele alınırsa , öncelikle bedenin merkezini kaplayan hüzün(annesizlik durumu), ardından yerini bıraktığı öfke ve eyleme dönüşen şiddet anlaşılır bir hal alıyor.

“Bağ kurma problemi var”, “korkuyor”, “egosantrik”, “yalancı”, “üçkağıtçı”, “çapkın”, “sapık”, “orospu”, “hasta”… Bilimin insanlara armağan ettiği pragmatizm, kategorilerle var olan kaosu sınırladığını, istif ettiğini ve hatta düzene soktuğunu sanma hali burada da bireye “yardımcı” olur. Artık var olan öfkenin bir karşılığı ve bu karşılığın bir adı yahut kişinin bilişsel durumuna göre bir açıklaması vardır. Sınırları kelimelerle belirlenen bu çerçeve içine oturtulan “öteki”nin artık bir adı, bir hikayesi vardır. Karşımızda durandan, aşık olunandan, sevgiliden bir anda “öteki” ne dönüşen, ya bir zavallı yahut bir şeytandan ibarettir.
Acıyı çekenin(ki “öteki”nin ya acıdan inlediği yahut onun zerresini hissetmediği varsayılır) bilişsel donanımına göre çerçeve büyür yahut daralır. Çünkü “bilgiyi kutsayan” insan dar bir çerçeveye sokmaya utanır ötekileştirdiğini, ondan nefret etmek yerine onu zavallılaştırmayı tercih eder. İçten içe ötekileştirdiğinin annesinden nefret eder. Lakin nefret yasaktır. O ötekileştirdiğini anlamalıdır, onu betimlemeli, parçalara ayırmalı, hepsini tek tek tahlil etmelidir. Kendine yasakladığı nefret bu yolla ötekileştirdiğinin çocukluna kadar gidip, niçin “mülk edinmek” istemediğini açıklayıverir. Asıl suçlu “öteki”ne sevmeyi öğretemeyen annesidir artık.

Kişi bütün bu zahmete girmeyip “öteki”leştirdiğine var olan iktidarın üretip, kullanıma sunduğu bir etiket yapıştırıp, onu “kötüleştirebilir”. Bir süre önce idealize edilen o sevgili artık “yalnızca” bir “orospu” ya da “sapık” tır.
Ötekileştirilenin duygusal durumuna dair hiçbir şey yazmak istemiyorum. Onun imgesinin aşk acısı çekenin sınırları içine alınarak perişan edilmesi, üzerinde tepinilmesi, bellekte kirletilip, üstelik bir de ötekinin bunla yüzleştirilmeye çalışmış olması kafidir. Artık girilebilecek bir alan, anlayacak ve saygı duyulmaya çalışılacak hiçbir şey yoktur. Sıra onu belleğin arşivlerine yerleştirmeye gelmiştir. Acı geçmektedir. Algı açılmıştır. Gözler tekrar görmektedir. “Güzel olan” tüketilmiş, çirkinleştirilmiştir artık. Mülk edinilmeyi istemeyen “öteki” bellekte yeniden var edilmiş, eğilip bükülüp, önceden edinilmiş kalıba sokulmuş ve bu şekilde mülk edinilmiştir. Öteki madden, yani en “değerli” haliyle yoktur belki, lakin belleğimizde var ettiğimiz haliyle bizimdir.
Yukarda anlatmaya çalıştığım “ilişki” hali, iki birey arasına sızmış iktidarın kendini üretme hali midir? Birbiriyle mutlu zaman geçiren ve sevinci hisseden iki bireyin arasında “oluşuveren”(bir anda gelişen bir dinamik midir bu?) bu savaş nedir?
Bu şartlar altında “aşk” iktidarın belirlediği bir alan olarak acıya ve hüzne yatkındır. Bu anlamda eyleme gücünü azaltma ihtimali büyüktür.

Bana görel sol, Hollywood`dan sonra en cok “aşk miti” üretilen alandır. “Aşkın ve Devrimin” yanyanadalıgı yadırganmaz, hatta bu şiirsel birliktelik slogan haline getirilip, ideal bir cift olarak mücadele dilinde yerini alir.
Karl ve Jenny`nin meşakkatli, Ernesto ve Eliada`nin zamana ve aradaki mesafeye dayanabilmiş aşkları anlatılır durur. Bu aşkların bellegimizdeki yerleri mesela Karl ve Friedrich arasindaki dostluktan bambaşkadır. Solun iktidarın kendini rahatça üretebildigi “Aşkı” “Devrime” zevce etmesi romantik bir hatadan mı ibarettir?
Oysa aşka bir alternatif olarak dostluk, bir alış veriş arealidir. Dostluk daha az işgal edilmiştir sanki. Sevgililer Gününün aksine bir Dostlar Günü yoktur bildiğim kadarıyla. Dostların birbirlerini hangi aralıklarla arayıp soracaklarına dair bir sözleşme, dostluğun bir son noktası(nikah), “tekdostluluğu” dayatmaya dair en ufak bir fikri yoktur. Dostluk belki de iktidarın “ihmal” ettiği bir alan olarak, bulunabilecek bir hazinedir.
İki insan arasında yaşanan sevinç eyleme gücünü arttırır. Mücadele bu şekilde büyür. Birbiriyle buluşmaktan mutlu olan insanların toplanma alanlarına yapılan bombalı saldırıların amacı belki de ardından doğal olarak oluşacak eyleme gücünü kırmaktır.

İktidarın gardiyanı olmuş aile, aşk, anne-çocuk ilişkisini dönüştürebilmek mümkün müdür bunu bilmiyorum. Dostluğun içine taşınan cinselliğin onu hangi yöne çektigini deneyimler gösteriyordur. Kendi adıma dostluğu bir mücadele biçimi olarak keşfetmekten dolayı mutluyum. Son süreçte merkezimize oturan devlet, heryerimize yayılan şiddet, çıldırmadan yaşayabilmemizi sağlayan uyuşukluk, hakikatin boynumuzu büküsü “sevinci” bir “utanç” haline dönüştürdü belli ki. “Hayatta kalabilmenin” içsel suça dönüştüğü bir süreçten geçiyoruz. Dostluk ve onun üretebileceği sevince iyi bakalım. Sanata iyi bakalım. Birbirimize iyi bakalım. Sevinç biz onu ürettikçe varolacak. Mücadele de…

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında