“Aşı bulundu” seremonisi bittiyse gerçekleri konuşalım mı? – Erdal Kart -

1922 yılında Toronto Genel Hastanesi’nin koğuşlarından birinde elli çocuk yatıyor. Hepsinin rahatsızlığı geçtiğimiz günlerde de “Dünya Diyabet Günü” adı altında farkındalık çalışması yapılan diyabetti ve hepsi komadaydı. TİP 1 diyabette insülin eksikliğine bağlı olarak karaciğer enerji ihtiyacını şekerden karşılayamayınca yağları kullanmaya başlıyor. Sonuç çok fazla keton cisimciği oluşunca kandaki seviye artıyor. Ve kan asidik hale gelince vücut sistematiğinde işler ters gitmeye başlıyor.

İçerde yaşanan bu olayların fiziksel yansıması ise hastanın komaya girmesi… Müdahale edilmezse de hasta kaybediliyor. İşte bu elli çocuğun başında anneleri bekliyorlar çocuklar komada ve bir tedavi yöntemi yok çocuklarının ölümünü bekliyorlar. Bir anda hastaneye ellerinde enjektörlerle üç adam (İğneci Adamlar) giriyor. Yatakların en başından sonuna doğru enjektörleri çocuklara saplamaya başlıyorlar. Sonuç vurulan çocuklar kendine geliyor ve ailelerin hüzünlü havası yerini sevinç nidalarına bırakıyor.

“İğneci adamların” soyadları Banting, Best ve Collip. Bir de o sırada enjeksiyon işlemine katılmayan Macleod var. İşte bugün birçok hastaya hayat veren ve yaşama tutunduran insülini bu dört bilim insanı buluyor. Sonradan araları bozuluyor ama o bizim konumuz değil.

İnsülin öncesinde 10 yaşından küçük çocukların hastalandıktan sonra tahmini yaşam süresi 2,6 yıl iken, insülin sayesinde bu beklenti 1945 yılda 45 yıla çıktı!

Bunların arasında Banting için ayrı bir parantez açmak isterim. Çünkü Banting çalışma arkadaşlarıyla beraber 1923 yılında kendilerine verilen insülin patentini “İnsülin dünyaya aittir, bana değil.”diyerek üniversiteye 1 dolar karşılığında devretmiştir.

Sonrasında Banting ve  arkadaşlarının “dünyaya ait olan dünyanındır” diye düşündükleri durumu ilaç firmaları yerle bir ettiler. İnsülin’e erişim şuanda ABD’de bile bir ayrıcalık haline geldi. Nitekim 1 dolara üniversiteye devredilen insülin şuanda ABD’de ortalama 270-300 dolar arası ülkemizde ise en düşük fiyatlı insülin 12 dolar.

Yine Nobel ödülünü alan ilk kadın bilim insanı olan Marie Curie’nin Radyum üzerine söylediklerini hatırlayalım; “Radyum birilerini zengin etmek için keşfedilmedi. Radyum bir element. Tüm insanlığa ait.” Banting gibi o da dünyaya ait olan dünyaya aittir diyor. İnsanlığı patent sorunuyla yüz yüze bırakmıyorlar.

Peki, pandemide geldiğimiz noktada nelerle karşı karşıyayız gelin bu girişten sonra ilaç ve patent konusunu irdeleyelim ve Big Pharma’nın bizi neyle karşı karşıya bıraktığını görelim.

İlaç denilen ürün diğer tüm metalardan ayrılır çünkü ilaç bir arzu, istek ve beğeni malı değildir. Seçimini başka eller yapar. Yine ilacın kullanım değeri, diğer metalardan farklılık gösterir. Nitekim yerini idame edecek bir başka ürün yoktur. Yine ilaçların kendisi de kendi aralarında endikasyon(farmakolojik etkileri ve hastalıklardaki yarar durumlardan ötürü) farkına bağlı olarak ikame edilemez özellikler gösterirler. Daha önemlisi ilaç, her zaman her yerde edinebilir ve ulaşılabilir olmak zorundadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre ilaç, “fizyolojik sistemleri veya patolojik durumları alanın yararı için değiştirmek veya incelemek amacıyla kullanılabilen bir madde”.

Peki, bizler için DSÖ’nün ilaç tanımı yeterli mi? Hayır çünkü sadece yetersiz değil aynı zamanda da eksik. İlaç onsuz olunmaz nitelikte olan toplumsal bir üründür. Toplumsal bir ürün olması dolasıyla ilaçla ilgili alınacak kararlar bir bütün olarak tüm insanlığı ilgilendirir. Yine ilacın farmakolojik tanımı, onun görünen, ön yüzünü oluştururken, iktisadi içsel özellikleri tıbbi değerine başka özellikler katmaktadır. 

İlacı patente konu olan ürünlerden ayıran en önemli özellik doğrudan halk sağlığını ilgilendiriyor olmasıdır. Yani ilaç ulaşılabilir ve edinilebilir olmalıdır. Patent dediğiniz olguyu devreye soktuğunuzda bu ince çizgiyi ortadan kaldırırsınız. Güzel ülkemiz açısından sevindirici olan ise 1995 yılına kadar 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu, ilaçların patente konu olmasına izin vermemiştir. 1995’ten sonra ne olmuştur diye soracak olursanız işte orada da sermayenin TRIPS anlaşmasına uyum adı altında işi oluruna getirdiğini görebilirsiniz. Bu katakullide başı çeken ise Dünya Ticaret Örgütü oldu. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla beraber örgütün kuruluşunu kabul eden ülkeler aynı zaman fikri mülkiyet haklarına ilişkin TRİPS anlaşmasını da kabul etmiş sayıldı. Yani uzun yıllardır birçok ülkede hayata geçmemiş olan ilaçta patent konusu adım adım tüm ülkelerin hukuk mevzuatında yerini almaya başladı.

İlacı bir buluş olarak değerlendirebilir miyiz? İşte burada etken maddenin(ilacın etkinliğini oluşturan ana madde) tespiti sırasındaki emeği göz ardı etmemek gerekir. Diğer yandan ilacın aynı zamanda bir buluş gibi patente konu olarak yeni olma koşuluna uyup uymadığını da bakmalıyız. Mesela daha önceki yazımda (Sahi, Çöken Sadece Sağlık Sistemi Mi?) “hodia” bitkisi örneğini vermiştim. Zaten yerel halk tarafından kullanılan bitki herhangi bir AR-GE’ye ihtiyaç duyulmadan saflaştırılıp piyasaya sürülmüştü. Yeni bir buluş mu oluyor o ilaç? Pek tabii hayır! Yani siz hodia bitkisinden ilaç yapacaksın sonra da doğdukları ilk günden beri avlanmak sırasında açlığını baskılamak için kullanılan bu bitkiyi kullananlara “bir dakika bunun 5/10 yıllık patenti var kafana göre kullanamazsın” mı diyeceksiniz? Kanlı Elmas* filminin bir sahnesinde: ”Afrika tarihi boyunca nerede ne zaman bir şey bulunsa yerliler ölmeye başladı kitleler halinde ve acı çekerek” diye geçer. Afrika’da yine bir şeyler bulunuyor fakat bu sefer insanlar silahlarla kanlı bir şekilde değil ilaçsızlıktan ya da aşısızlıktan ölüyor. Afrika halkı patente maruz kalıyor. Yani edinebilirlik ve ulaşabilirlik buharlaşıyor. Sadece bununla da kalmadılar patent ile sermayesini garanti altına alanlar Afrika’da yerin altında ve yerin üstünde ne varsa acımasızca kullandılar. Tepkiler aldıklarında tıpkı San halkına Pfizer’in yaptığı gibi ya bir miktar para verdiler ya da “patenti kaldırdık ilaçları üretebilirsiniz” gibi sadakalar verdiler. 

Uzun zamandır COVID-19 aşısı bulundu seremonisi var. Hatta Türkiye’den iki bilim insanının da işin içinde olması ana akım ve yandaş medyada bayram sevinci yaşattı. “Aşıyı bize ücretsiz gönderecekler de haberimiz mi yok acaba?” diye de düşünmeden edemedim. İşin içinde Pfizer olunca mümkünatı yok. Yani yarın bu sevinç sövünce dönüşürse hiç şaşırmam. 

Pandemi bizlere sınırların olmadığını hatırlattı. Dünyanın hep beraber mutlu olabileceğini yine hep beraber sağlıklı olunabileceğini hatırlattı. Bir taraf çürürken diğer tarafın taze kalamayacağını gösterdi. Bir taraf ölürken diğer tarafın yaşayamayacağını hatırlattı. Fakat aşının bulunmasıyla bu yaşadıklarımız unutuldu. Aşı savaşları erkenden başladı. Yine yoksullar kendi hallerine bırakıldı. Uluslararası Af Örgütü Sağlık Hakkı Araştırmacısı Tamaryn Nelson, “Pfizer ve Biontech’in varlıklı ülkelerle bir milyardan fazla doz aşı için hâlihazırda anlaşma imzalamış olması ve dünyanın geri kalanına planlanan tedarik miktarının çeyreğinden azını ayırmış olması kaygı vericidir” diyor. Popüler bir söylemle “fakirin yüzü gülür mü?” Yani tüm insanların en doğal hakkı olan sağlık hakkı bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanması yine birilerinin önceliklerine kurban ediliyor. 

Alım gücü olmayan ülkeler ne yapacak? Üretim yapmaya çalışsa 4-5 firmanın elinde olan aşının patentine maruz kalacak. İşte yazının girişinde o yüzden Curie’den ve Banting’den bahsettim. Çünkü bizim artık tıpkı onlar gibi dünyanın olanın dünyaya ait olduğunu savunan bilim insanlarına ihtiyacımız var. Uçak biletini bir ilaç firmasına aldırmak için şekilden şekile giren bilim insanlarına değil İnsan sağlığını hiçe sayan ilaç barbarlarına karşı duracak bilim insanlarına ihtiyacımız var. AR-GE çalışmasını yeşil banknotlar için değil insanlık için yapacak olanlara ihtiyacımız var. Bilimini insanlığa adamak için çalışacak üretecek bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Ernesto Che Guavere 1965 yılında yaptığı bir konuşmasında Lumumba’dan bahsettikten sonra şu sözleri söylüyor: “Emperyalizme asla güven olmaz. Asla ama asla!” O yüzden insanlığın artık neoliberalizme güvenmeyen ve patent yasalarını yerle bir edecek bilim insanlarına ihtiyacı var.

*Başrollerinde Leonardo DiCaprioDjimon Hounsou ve Jennifer Connelly’in rol aldığı yönetmenliğini Edward Zwick’in yaptığı film.

Kaynaklar ve ileri okuma için:

  1. G. Mooney,  (2013). Ulusların Sağlığı Yeni Bir Ekonomi Politiğe Doğru. ISBN: 978-605-4836-55-0. Yayınevi: Yordam Kitap.
  2. B.G. Özcan Büyüktanır. (2012). Türk Hukukunda İlaç Patentine Genel Bakış. Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 76–88
  3. N. Abacıoğlu, (2005). Meta Olarak İlaçta Sınaî ve Fikri Mülkiyet Rejiminin ekonomi Politiği. Türkiye Sosyalist İktisat Kongresi Bildirileri
  4. R. Ayata. İnsülin Savaşları: Bilimin En Büyük Mucizelerinden Birinin Arka Plan Öyküsü! (12 Aralık 2019). Alındığı Tarih: 18 Kasım 2020. Alındığı Yer: Evrim Ağacı 
  5. F. Öztürk. Türkiye Covid-19’a karşı aşı yarışında geride mi kaldı?(21 Kasım 2020). Alındığı Tarih: 1 Aralık 2020. Alındığı Yer: BBC Türk
Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında