Asgari Ücret Artışı Kamu Taşeron İşçisi Açısından Neyi İfade Ediyor? – Perihan Timurturkan -

Seçimlerle başlayan asgari ücret tartışması asgari ücretin 1.640,00 TL olarak belirlenip uygulamaya geçmesi ile sona ermiş değil. Daha önce umutsen.org ’da paylaşılan yazılarda asgari ücret artışının hem teknik, hem de sınıfsal açıdan neyi ifade ettiği kapsamlıca ele alındı. Üzerinde durulan ve işyerlerinde çokça tartışılan boyutlarından olan asgari ücretin %30 artmasının maaşlara nasıl yansıyacağı idi. Nitekim Renault işçileri “Asgari Ücret Farkları Yoksa Üretim de Yok” diyerek düzenlemeden kaynaklanan fark ücretleri için mücadele başlattılar.

Kamudaki taşeron işçiler açısından da farkın tam yansıtılıp yansıtılmayacağı muamma konusu olmuş, idareler ve rantın akıtıldığı şirketler kafa kafaya verip mümkün mertebe bu artışı işçilere daha az nasıl yansıtabileceklerinin yollarını aramaya başladılar.

Sermaye ve devlet, iş gücü maliyetlerinin azaltılması, verimlilik, etkinlik gibi süslü laflarla beyinlere kazılan esnek ve güvencesiz çalışmayı, temel çalışma rejimi haline getirmiş durumda. Bu sömürü rejiminin en somut görünümü taşeronlaşma ya da alt işverenlik uygulamaları olarak biliniyor. Bütünsel net bir resmi rakam verilmese de belediyeler dahil edildiğinde kamudaki taşeron çalışanların bir milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Taşeronlaşmanın kamudaki bu boyutu elbette kamunun yeniden yapılandırılması, kamu hizmetleri alanın sermayeye açılarak piyasa ve kâr odaklı yürütülmesi anlayışıyla doğrudan ilintili.

Kamuda taşeron işçiler, Kamu İhale Kanuna’na göre ihale türlerinden olan hizmet alımı yoluyla istihdam edilmekte ve hizmetin gerçekleştirilmesi için gerekli olan tutarın %20’sine kadar yüklenici karı idare tarafından yaklaşık maliyet hesabına dahil edilmektedir. %20’e kadar belirlenebilen kar oranları sermayenin iştahını kabartırken ve işgücü maliyetlerinin düşürülmesinde sermayeye aktarılan bu kar oranları mevzubahis olmazken asgari ücretin artışında maliyet hesapları alevleniyor. Kamu İhale Genel Tebliğine göre ücretler, ihale tarihindeki brüt asgari ücret veya brüt asgari ücretin yüzde (%) fazlası üzerinden belirlenmekte, ihale tarihindeki asgari ücret ile güncel olanın arasındaki fark, Fiyat Farkı Esaslarına göre hesaplanmaktadır. İhale tarihinde belirlenen, unvanlara karşılık gelen ücret oranlarının işin süresi boyunca yani ihale dönemi boyunca geçerli olacağı ihale şartnameleri ve sözleşmelerle hüküm altına alınırken idareler firmalarla tabi ki çalışanları dışarda bırakarak asgari ücretin % fazlası olarak belirlenen yüzdelik dilimleri düşüren yeni uyarlama sözleşmelerine, ek protokollere imza atıyorlar. Gerekçe olarak ise Türk-İş verilerine göre açlık sınırının 1.447,20-TL olduğu ülkemizde AGİ hariç net asgari ücretin 1.177,46-TL’ye çıkmasında öngörülemeyen %30’luk artış sunuluyor. Aşırı ifa güçlüğüne sebep olan, öngörülemeyen ve öngörülmesi dahi beklenmeyen olağanüstü bir durum olan asgari ücret artışı kamu idarelerini hayli şaşırtmış durumda. Bizler şaşırmıyoruz ve her defasında tekrar soruyoruz; kamuda yıllarca aynı taşeron işçiler asıl ve sürekli işlerde aralıksız bir biçimde çalışmaktayken ve 6552 Sayılı Torba Yasa gereği kıdem tazminatlarından dahi kamu sorumlu iken şirketler olanca kar paylarıyla neden varlar? Bu, artı değerin nereye aktarıldığı yani bölüşümün nasıl yapıldığı hikayesi başka bir ifadeyle kamu hizmetleri alanın sermayeye açılarak piyasa ve kar odaklı yürütülmesi anlayışının diğer bir yüzü.

Peki taşeron işçilerdeki durum ne? Uyarlanan yeni ek sözleşmelere istinaden taşeron şirketler işçilere yeni bireysel iş sözleşmeleri imzalatıyor. Ücretleri düşüren bu sözleşmelerle çalışma şartlarında esaslı değişikliğe girmesine rağmen işçiler hem idarelerdeki baskı hem işsiz kalma korkusuyla söylenerek de olsa sözleşmeleri imzalıyor. Çünkü kamu taşeron işçileri bir tür siyasal hamiyet ilişkisi ile işe alımları gerçekleştiği için ve işçiler ancak bu ilişki dolayımlarını bir şekilde sürdürebildikleri oranda iş güvencesine sahip olduklarından bu durumu sekteye uğratacak herhangi bir duruştan kaçınıyorlar ve kendi aleyhlerine olan ek sözleşmelere imza atıyorlar. Ayrıca seçim vaadi olarak gündeme getirilen “taşerona kadro” politikasının nasıl ve hangi sınırlarda, hangi kurumlarda uygulanacağı halen belirsizliğini korumakta iken belki kadroya geçerimci tarz işçiler arasında hakim ve bu karşılıksız beklenti asgari ücret fark taleplerini bastırmış durumda. Ancak işçiler siyaset arenasında asgari ücret ve kadro meselesi üzerine üretilen “CHP’li Belediyelerde asgari ücret 1500 TL olmuş, Taşerona Kadro Verilecekmiş” gibi sözlerin doğruluğu yanlışlığını kendi çalışma hayatlarında deneyimliyor.

Diğer taraftan kamu idarelerinde özellikle yerel yönetimlerde siyasi ilişkilere batmış yandaş ya da bürokratik sendikaların taşeron işçilerle bir derdi zaten yok, onlar sayıları gittikçe düşürülen kadrolu işçilerle TİS imzalayıp konumlarını sağlamlaştırma peşinde. Bu açıdan Genel-İş (Disk), Hizmet-İş (Hak-iş), Belediye İş( Türk-iş)’in uygulamaları birbirinden çok da farklı değil. Kamu ihaleleleri sürecinde ihale masalarını zorlayıp dağıtmayan bir sendikal anlayışın işçi aidatlarını kemirmekten öte bir anlamı olamaz. Bu manada kamu alanındaki işçilerin fiilen örgütsüz olduğu söylenebilir. İstisnayı yaratmaya çalışan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki İzenerji işçilerinin hem sendikaya hem belediyeye hem de iktidara karşı işçi meclisleri üzerinden yürüttükleri mücadele gibi çabalar giderek örnek model haline gelirse ve kamu taşeronu işçilerinin birleşik mücadele ve eylem zeminleri oluşabilirse sömürüden çıkışın yolu bulunabilir.

Ancak yasal düzenlemelerle sağlanmak zorunda kalınan ya da sağlanacak olan kazanımların emek mücadelesinin gücüyle sınandığını her geçen gün yeniden deneyimliyoruz.  Renault işçileri fark ücretleri için üretimi durdurarak mücadele ederken sayıları binlerle ifade edilen kamu taşeron işçilerinin ek fark ücretlerinde yapılan bu kıyıma karşı hamle geliştirememesi örgütlülükten gelen mücadelenin gücü ve sınıf bilinciyle ilgili. Taşeron işçilerde işçilik bilinci, işe alımda işleyen mekanizmadan bağımsızlaşabildiği oranda mümkün olacaktır.  İşçiler talepleri konusundaki ciddiyet ve kararlılıklarını ifade etme tarzını, iktidara ricacı olma basıncının ötesinde fiili mücadeleye dönüştürürlerse şayet kamuyu tümden durduracak sonuçlar üretebilme potansiyelini açığa çıkartacaklardır. Sustukları, sineye çekmeye devam ettikleri oranda -ki bu susmuşluk ve teslimiyet görüntüsü egemenlerin ideolojik politik olarak kurdukları bir mücadele ile kolay kırılacak bir cendere- işveren kamu görünümünde de olsa hiçbir zaman kendini güvencede hissedemeyecek. İşe alanların hayatlarındaki sefahat pratiklerinin büyüdüğünü her gün gözlemlerken kendileri gibilerinin akibetinin, örneğin geçtiğimiz hafta Muratpaşa Belediyesi’den işten atıldığı için kendini yakan ve ertesi gün hayatını kaybeden 32 yaşındaki Ulaş Akın gibi olmaması için dua etmek ya da kula kulluk etmek gibi çaresizlik yollarını değil birleştikçe, ortak haklar için kavga ettikçe özgürleştiren mücadele yollarını öğreneceklerdir mutlaka.

———

Bu yazı umutsen.org sitesinden alınmıştır.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında