Arap Ayaklanmalarını Anlamak: Bağlam, Devrimciler ve Karşı-Devrimciler -

Konu Ortadoğu ve devrimler, ayaklanmalar, isyanlar olunca bir şeyler anlatmak, anlamak zor olur. Zira Ortadoğu denilince akla herşeyden önce otoriter rejimler, tek parti iktidarları, ahbap çavuş ilişkileri, klientalist ağlar, yolsuzluk, taassup, boyun eğme, petrol rantı vs. gelir. Bunları aşmak, toplumsal dinamiklerden, sosyal hareketlerden, sınıflardan, isyanlardan, devrimlerden bahsetmek için halkların sokakları doldurması başkaldırması gerekir.

Aslında bu evrensel bir olgudur. Dünyanın herhangi bir ülkesine dair alternatif bir kitap okusanız aşağıdakilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin seslerine ne kadar bigane kalındığına dair şikayet ve serzenişlerle karşılaşırsınız. Zira muktedirler ve egemenler aşağıdakilerin başkaldırılarını ve o ihtimalin bilgisini görmezden gelmek veya unutmak isterler. Hatta toplumsal hafızadan silmeye çalışırlar. Genelde unuttururlar da. Ezilenler, köylüler, işçiler vurdumduymaz, boyun eğen, umarsızlık içinde hareket eden bireyler olarak görülür. Neyse ki en azından dünyanın “Batı” yakasının toplumsal tarihi yeterince “aydınlandı” da burjuvazinin Aydınlanma masallarının yanı sıra halkların ve ezilenlerin direniş hikayelerini ve tarihte oynadıkları rolleri de bugün ayrıntısıyla biliyoruz. Çok şükür ki ezilenler her başkaldırdıklarında kendi tarihlerini, yani var olduklarını ve var olacaklarını da haykırırlar ve bize hatırlatırlar.

 

Birinci Bağlam: Ortadoğu Direniş Tarihinde Bir Halka

Konu dediğim gibi Ortadoğu’ya geldiğinde anlatmak biraz daha zorlaşır. Halkların uyuşukluğu, itaatkarlık, tevekkül zamandan ve mekandan bağımsız bir haslet, adeta bir fıtrat şeklinde karşımıza çıkar hegemonik anlatıda. Dahası aydınlanmaya ve modernleşmeye iman etmişler için İslam (aynı İslamcıların iddia ettiği gibi) değişmez bir özü olan gerçekliktir. Onlara göre bu İslam ve onun ürettiği kültür insanları bağnaz yapmakta ve bundan dolayı da bir avuç otokrat ve emperyalist güç bu coğrafyada at koşturabilmektedirler. Bundan dolayı bu topraklarda ne oluyorsa ya birkaç muktedirin, bir politik kliğin/partinin, modernleşmeci seçkinlerin ya da büyük güçlerin oyunları, ya da bir süredir toplumun gerçek temsilcisi sayılan, çevre olarak adlandırılan muhafazakar yapıların, cemaatlerin yapıp ettikleridir. Oysa ki onların da bir tarihi, toplumsal bağlamı vardır ve yeknesak kabul edilen toplumu temsil ettikleri tam bir liberal hurafedir. Hakim anlatılarda sıradan insanın, toplumsal sınıfların, halkların bir iradesi yoktur. Zaten toplumlar genellikle bir kütle şeklinde algılanır. Tam da bu nedenle Asaf Bayat’ın çok özlü bir şekilde ifade ettiği gibi Ortadoğu’nun sokakları isyan etmediklerinde ölü ve umarsız, ettiklerinde ise irrasyonel ve gözü dönmüş saldırgan olarak lanetlenirler.

Oysa biz sosyalistler insanlık tarihinden biliyoruz ki her türlü inanç, din, kültür, toplumsal sistem, siyasal rejim zamandan, mekandan ve güç ilişkilerinden azade değildir. Bundan dolayı Ortadoğu’daki iktisadi ve toplumsal yapıları, siyasal rejimleri, politik liderleri, toplumsal hareketleri, isyanları, sosyal sınıfları, dini inanç, kurum ve örgütleri tarihselleştirerek ele almak gerekir. Eğer anlamak veya dahası açıklamak istiyorsak.

Bundan dolayı Ortadoğu tarihine ve güncel gelişmelere bakarken hem toplumsal ve iktisadi yapılara, üretim ilişkilerine odaklanmalı hem de toplumsal ve siyasal aktörlerin yapıp ettiklerini gözden kaçırmamalıyız. Başka herhangi bir yere ve olguya bakarken olduğu gibi. Böyle yaptığımızda Ortadoğu tarihinin herhangi bir döneminde direnişlerin, isyanların, toplumsal hareketlerin çeşitli biçimlerinin, devrimlerin eksik olmadığı görülecektir.[1] Hatta eksik olmamasının ötesinde bazı ayaklanmaların, toplumsal hareketlerin ve devrimlerin belli değişim ve dönüşüm dönemlerinin başlangıcında ya da sonunda çok başat roller oynadığı da görülebilecektir. Yani sözün özü Arap Ayaklanmaları yüzyıllardır süregelmekte olan köylülerin, zanaatkarların, esnafın, işçilerin, profesyonellerin, aydınların toplumsal hareketlerinin ve direniş geleneklerinin bir parçası, çağdaş halkasıdır.

 

İkinci Bağlam: Neo-liberalizme karşı Direniş

Neo-liberalizmin Ortadoğu’ya gelişi hem bu bölgenin genel yapısında hem de toplumsal hareketlerin tarihinde önemli bir dönüşüme yol açtı. Petrol Krizi olarak yansıtılmaya çalışılan ancak özünde kapitalizmin yapısal buhranı olan kriz 1970’lerde tüm dünyada etkili olurken Ortadoğu ülkeleri de bundan derinden etkilendi. Dünyanın birçok ülkesinde ve bölgesinde olduğu gibi Ortadoğu’da da Dünya Bankası ve IMF’nin bugün artık çok aşina olunan yapısal uyum programları uygulamaya konuldu. Bu programlar kabaca sosyal refah politikalarının tasfiyesi, devletin bir güvenlik aygıtına dönüşmesi ve toplumsal alandan çekilmeye başlaması, özelleştirme politikaları olarak gündeme geliyordu. Sembolik olarak Ortadoğu tarihinde sosyalizm, planlı ekonomi, sanayileşme, toprak reformu, kalkınmacılık, bağımsızlık, millileştirme, üçüncü dünyacılık ve popülist söylem ile anılan Nasır 1970 yılında vefat etmiş, yerine Enver Sedat gelmişti.

Enver Sedat da iktidara geldikten sonra hemen 1970’lerin genel eğilimi çerçevesinde “infitah” yani “açılım” politikalarını gündeme getirmişti. İnfitah bizim kendi tarihimizden Özal politikaları ve 24 Ocak Kararları olarak bildiğimiz mefhumun Mısır’daki izdüşümüydü. Enver Sedat kendisinin de bir parçası olduğu Nasırcılık ve Arap Sosyalizmi rüyasından hızla vazgeçerek özelleştirme, borç geri ödemeleri, piyasalaşma gibi kelimeleri ağzına dolamıştı. Artık Ortadoğu’da geçer akçe yabancı yatırımcıların ve sermayenin önünün açılması gerektiği fikriydi. Devletin iktisadi teşekküllerine artık gerek yoktu. Dahası ve asıl önemlisi devletin toplumun farklı katmanlarına sağladığı sosyal yardımlar ve sübvansiyonlar radikal bir şekilde kesilmeliydi. Kemer sıkmak vazgeçilmez bir zorunluluktu. Enver Sedat Mısır’da bu tip dönüşümlerin peşine düşmüşken, kendisiyle aynı tarihte Suriye’nin başına geçen Hafız Esad da aynı kavramlarla aynı dönüşümü gündeme getiriyordu.

Bu yeni eğilim en radikal adımını 1977 yılında Mısır’da attı. 1977 Ocak ayında Enver Sedat devletin yiyecek yardımlarını ve temel ihtiyaç maddeleri desteklerini keseceğini açıkladı. Devlet memurlarının ikramiyeleri kaldırılacak, maaşlar da dondurulacaktı. Artık neo-liberalizm Ortadoğu’da vites yükseltiyordu.

Ancak Enver Sedat’ın bu açıklamayı yaptığı günün ertesinde Mısır’da kıyamet koptu. Ülkenin dört bir yanında toplumun çok farklı kesimleri ayaklandı. İş yerleri işgal edildi. Yürüyüşler düzenlendi. Üniversiteler direnişe geçti. Demiryolları hatları kesildi, istasyonlar ateşe verildi. Karakollar kalabalıklar tarafından basıldı. Zenginliğin timsali olarak görülen otel ve gazino gibi mekanlar yağmalandı. Devlet binaları kuşatıldı. Tam anlamıyla kendiliğinden bir ayaklanma gerçekleşmiş ve ortalık yangın yerine dönmüştü. Bir iki gün içinde seksenden fazla insan hayatını kaybetmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. Bugün 1977 Ekmek Ayaklanması olarak bildiğimiz bu isyan neticesinde Enver Sedat yaptığı açıklamanın ve alınan kararların geri çekildiğini açıklamak zorunda kaldı. Zira ancak bu açıklama ve geri adımla olayların önünü alabilirdi. Böylece neo-liberal politikalara Ortadoğu halklarının verdiği ilk cevap 1977 Ekmek Ayaklanması oldu.

Her ne kadar hükümet geri adım attıysa da özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca neo-liberal politikalar bölgede uygulanmaya devam etti ve IMF politikaları hakim politikalar halini aldı. Ancak 1977 isyanında olduğu gibi bu süreç çok sancılı yaşandı. Öyle ki, 1990’a kadar Ortadoğu’da herhangi bir ülke yoktu ki bu politikalar bir ayaklanmaya yol açmamış olsun. 1983’te Fas’ta, 1984’de Tunus’ta, 1985’de Sudan’da, 1987’de Lübnan’da, 1988’de Cezayir’de ve 1989’da Ürdün’de bir tür ekmek isyanı dalgasının en bilinen ve büyükçe örnekleri yaşandı. Neo-liberalizme karşı kendiliğinden patlayan ekmek ayaklanmaları Ortadoğu tarihindeki önemli direniş örneklerinden bir tanesini teşkil etti. Ancak bu ayaklanmalar zorla bastırıldılar ve 1990’lar neo-liberal iktisat politikalarının yerleştirildiği yıllar olarak tarihe geçti. Ortadoğu halkları neo-liberalizme isyanlarıyla bir “hoşgeldin partisi” düzenlemişler ancak yenilmişlerdi. 2000’li yıllardan itibaren ise neo-liberalizmin her türlü iktisadi ve toplumsal tahribatıyla sonuçları alınmaya başlanmıştı. 2010 sonrası ortaya çıkan büyük Arap Ayaklanmaları dalgasını neo-liberalizmin sonuçlarına karşı ortaya çıkan bir isyan dalgası olarak da kabul edebiliriz. Neo-liberalizm bir isyan dalgası ile karşılanmıştı. Yol açtığı sonuç yani toplumsal ve iktisadi yoksulluk ve siyasal çürüme neo-liberal dönemin sonunda da ikinci bir ayaklanmayı tetiklemişti.

 

Üçüncü Bağlam: 2008 sonrası Küresel Direnişin Bir Parçası

Yukarıda belirttiğim gibi neo-liberalizm sadece Ortadoğu’ya has bir gelişme değil evrensel bir gelişmeydi. Egemenlerin “küreselleşme” adı altında ifade ettikleri dönüşün tüm küre çapında muazzam bir yoksullaşma, sosyal hak kayıpları, ekolojik yıkım ve büyüyen bir işsizliğe yol açtı. Milyonların göçmen ve mülteci olmak zorunda kaldığı, düzensiz ve güvencesiz çalışmanın norm haline getirildiği, insanlığın müştereklerinin acımasız bir metalaşmaya tabii tutulduğu, özelleştirildiği bu süreç özellikle 1999 Seattle isyanı ertesinde “küreselleşme karşıtı hareketi,” ya da “karşı küreselleşme hareketini” doğurdu. Elinizdeki sayıda müştereklerin özel ellerce gaspının kapitalizmin tarihinde ve mevcut halinde nasıl önemli bir yer teşkil ettiğine dair çok güzel yazılar mevcut. Bundan dolayı ayrıntıya girmeye ve daha fazla söze gerek yok.

2000’li yıllarda toplumsal muhalefet dünya çapında küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi ve onun en önemli organı olan sosyal forumların örgütlenmesi ile geçti. Bu küreselleşme karşıtı harekette 2009 yılından sonra daha radikal bir evreye geçildi. 2008 yılının son günlerinde Atina’da Alex’in öldürülmesinden sonra patlak veren ve Yunanistan’ı baştan aşağıya sarsan isyan bu dalganın ilk habercisiydi. 2005 ve 2006 yıllarında Fransa ve özellikle Paris banliyölerindeki gençlik hareketinin de erken habercisi olduğu isyanlar 2008 yılından sonra mali kriz ile birlikte İzlanda, İtalya, İspanya, Portekiz ve İngiltere’de kendiliğinden toplumsal patlamalar ve yağmalar biçimini aldı. Kısa sürede Occupy hareketi halini alan meydan işgalleri tüm dünyada yaygınlaştı. Arap ayaklanmaları da bu dalganın ve bağlamın bir parçasıydı. Ancak bu sefer biraz daha özel bir yere sahip olarak. New York’un finans merkezi Wall Street’ten Atina’nın Sytagma Meydanı’na, Madrid’in Puerto del Sol Meydan’ından Gezi Parkı’na bütün bu dalga ilhamını Arap ayaklanmalarından ve özellikle Tahrir Meydanı’ndan almıştı. Bu nedenle Arap isyanları 2000’lerin sonunda radikalleşmeye başlayan isyan dalgasının da güzide bir parçasıydı.

 

Sınıf Dinamikleri: Mısır İşçi Sınıfı Hareketi 2000’ler

Bu üç bağlamın dışında Arap isyanları elbette Ortadoğu’ya gökten zembille inmemişti. Yazının başında da belirttiğim gibi Ortadoğu tarihi birçok toplumsal ve siyasal aktörün önderlik ettiği toplumsal hareket ve isyanlar ile doluydu. 2000’li yıllarda Ortadoğu’da yaşan en önemli gelişmelerden bir tanesi elinizdeki sayıda yer alan röportajında Fulya Atacan’ın da altını kalın kalın çizdiği gibi Mısır’daki işçi sınıfı hareketi ve grev dalgasıydı. 2000 yılında başlayarak 2005’e kadar sürecek olan Filistinlilerin İkinci İntifadası bütün Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu derinden etkilerken ve tüm toplumsal sınıfları yatay kesen dayanışma girişimlerine ve toplumsal seferberliğe yol verirken, Mısır’da da eş zamanlı olarak radikal ve kendiliğinden bir işçi hareketi gelişiyordu. Okurlar bu sayıda Filistinlilerin mücadelelerinin de ne durumda olduğunu öğrenme Erhan Keleşoğlu’nun yazısından öğrenme imkanını bulabilirler.

2000’li yıllarda sadece Mübareklerden, Kaddafilerden, Esadlardan bahsedilirken Ortadoğu’nun birçok yerinde aslında çok farklı direnişler baskıcı otoriter rejimlere rağmen mücadelelerini sürdürüyorlardı. 2002 yılında yükselmeye başlayan ve özellikle Mahalletü’l Kübra ya da daha bilindik ismiyle El-Mahalla’da gelişen işçi hareketi kendi tarihinde önemli bir kopuşa da işaret ediyordu. 2008’deki genel grevinde doruğuna ulaşan bu dalga yüzbinlerce işçinin katıldığı binlerce grevden oluşuyordu.

Bu dalganın en önemli özelliği 20. Yüzyıl Mısır işçi hareketinin genel özelliklerinin aksine sadece kamu sektörü ile sınırlı kalmıyor özel sektörde de militan bir hareketliliği ihtiva ediyordu. Dahası kısa sürede Mısır’ın geleneksel sendikal hareketini ve örgütlülüğünü de aşmıştı. Zira bu geleneksel örgütlülük çok fazla kamu iktisadi teşekküllerinde sıkışmıştı. Bizim Türk-İş gibi Mısır’da 1957 yılında kurulan sendika federasyonu uzun bir süredir aslında mevcut rejimin resmi bir kurumu derekesine inmişti. Bundan dolayı radikal ve kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkmış bir işçi hareketliliğinin onun sınırlarını aşmaya girişmesinde şaşırılacak bir boyut yoktu. Dahası bu kendiliğinden ve radikal hareket sadece tek bir sektör ile sınırlı kalmamış ve Mısır’ın diğer kentlerine de yayılmıştı. Ama asıl önemli olan bu hareketin kısa bir sürede kendi yerel komiteleriyle işçilerin irade oldukları bir anlayışı hayata geçirmiş olmasıydı. Başka bir yazının konusu olabilecek genişlikte ve önemde olan bu hususun şimdilik altını çizmekle yetinelim ve sadece bu örneğin dahi hem Arap ayaklanmalarının gökten zembille inmediğine hem de arkasında nasıl bir toplumsal hareketliliğin var olduğuna güzel bir örnek teşkil ettiğini belirtelim.

 

Emperyalistler, Komplolar ve Karşı Devrimci Blok ve İç Dinamik

Şimdi gelelim Arap ayaklanmaları söz konusu olduğunda Türkiye solunda baş aktör olarak görülen büyük güçlere, “üst akıl”lara yani emperyalistlere. Yukarıda andığım makalemde belirtmeye çalıştığım gibi iki yüzyıllık modern Ortadoğu tarihinde emperyalist ülkelerin ve bölge güçlerinin toplumsal hareketler ve devrimci durumlarda çok etkin bir rol oynadıkları bir gerçektir. Napolyon’un 18. yüzyılın sonunda Mısır’ı işgal etmesinden, 19. yüzyıl sonunda İngiliz işgaline, Osmanlı’nın varlığından bugünün ABD ve Suudi Arabistan müdahalelerine kadar büyük güçlerin iradesi Ortadoğu tarihinin mütemmim cüzüdür.

Ancak herşeyden önce hatırlamak gerekir ki emperyalist ve bölgesel güçler var olan diğer toplumsal ve siyasal aktörler gibi mevcut durumdan ve şartlardan faydalanmaya çalışırlar. ABD’nin en önemli müttefiklerinden birisi olan Mübarek’e sırtını dönmesi, o düştükten sonra askeri konseyi desteklemesi, ardından Müslüman Kardeşler’in seçilmesi aşikar iken seçimlere gidilmesi gerektiğini salık vermesi, daha sonra Sisi’nin darbesini desteklemesi, emperyalistlerin de tıpkı diğer aktörler ve güçler gibi farklı pozisyonlar alabildiklerine işaret ettiği gibi, tarih dışı ve herşeyi belirleyecek bir iktidara sahip olmadıklarını da ispatlar niteliktedir. Elbette bütün çelişkili davranışlara ve farklı tutumlara rağmen bunların aslında yine büyük bir “dizayn”ın parçaları olduğunu iddia edecek olan büyük “stratejistler” çıkacaktır. Onlara göre mesela Mısır tarihinin en önemli isyanlarından bir tanesi olan ve Arabi Paşa İsyanı olarak hatırlanan toplumsal ayaklanma, İngilizler Mısır’ı işgal etsinler diye yapılmıştı. Zanaatkarların, köylülerin, kentlerdeki işçilerin, aydınların, bürokrasinin farklı kademelerindeki memurların iradeleri sadece tarihsel gelişmeyi renklendiren süslerdir.

Oysa ki, devrimci durumların ortaya çıktığı toplumsal ayaklanmalar sırasında sıradan insan sokakta belirleyici bir rol oynamaya başlar. Bu noktada da her ülkenin iç dinamiği farklı sonuçlar üretebilir. Buna emperyalist müdahale de dahildir. Bundan dolayı emperyalistlerin ve bölgesel büyük güçlerin politikaları, stratejileri ve taktikleri de bir ülkeden diğerine, bir bölgeden başkasına farklılıklar arz eder. Onların politikalarındaki bu farklılığı belirleyen o ülkelerin kendi iç dinamikleri ve özellikleridir. Bundan dolayı hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmaların seyri bölgeden bölgeye farklılık arz etmiş hem de dış müdahalenin biçimi ve bileşenleri zamana ve mekana göre değişmiştir. Libya’ya uluslararası bir koalisyon askeri müdahalede bulunurken Suriye’de vekalet savaşı benzeri bir süreç yaşanmıştır. Bahreyn’de Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri gibi bölgesel güçler askeri müdahalede bulunurken, Tunus’ta daha yumuşak bir süreç yaşanmıştır.

Emperyalist güçlerin yanı sıra Ortadoğu içinde nüfuz mücadelesi veren bölgesel aktörler de etkin bir rol oynamaktalar. Söylendiğinin aksine onlar da büyük güçlerin piyonları değillerdir ve birbirleriyle ittifak yaptıkları gibi rekabet de etmektedirler. Ortadoğu söz konusu olduğunda güçleri birbirine yakın bölgesel güçlerin girişimleri, nüfuz mücadelesini oldukça karmaşık bir hale getirmektedir. İsrail, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Suudi Arabistan kendi toprakları dışında oyun oynamaya meraklı devletlerin başında geliyorlar. Ancak emperyalistler için söylediğimiz bu bölgesel güçler için de geçerlidir. Arap ayaklanmaları sonrası oluşan hengame içinde parsa kapmak ve devrimci güçler karşısında belli bir süre sonra ortaya çıkan karşı devrimci güçleri desteklemek için birbirleriyle yarışmaya başlamışlardır.

 

Işid ve Rojava

Arap ayaklanmaları Tunus ve Mısır’da kısa bir süre içinde önemli siyasal değişikliklere yol açmış da olsa, Müslüman Kardeşler’den darbeci ordulara, devrimi çalmak isteyen birçok siyasal müdahale ile karşı karşıya kaldılar. Başlangıç yazılarında çokça altını çizmeye çalıştığımız gibi çağımız toplumsal ayaklanmalarının ve toplumsal muhalefetin en önemli sorunlarından bir tanesi siyasal bir ütopyasının, programının ve hatta politik bir ufkunun dahi olmamasıdır. Bu durum en çıplak biçimiyle aslında Ortadoğu’daki isyan dalgasında da ortaya çıktı. Mısır örneğinden devam edersek ayaklanmalar sonrasında Müslüman Kardeşler seçimlerden sonra hükümet oldular ve sokaklardaki milyonlar ile olan mesafelerini daha arttırdılar. Bir çığ gibi büyümekte olan Mursi karşıtı tepki ve hareket ise Mısır ordusunun müdahalesi ile darmadağın oldu. Bu tür müdahalelerin yanı sıra geçmişte çok fazla siyasal alana müdahil olmayan ve toplumsal olarak da etkisi sınırlı olan selefilik siyasal olarak örgütlenmeye başlandı. Selefi cihatçılık hızlı bir şekilde mevzi kazandı.

Bu yazı çerçevesinde ele alamayacağımız daha birçok nedenin yanı sıra Selefilik alternatif bir toplumsal ve siyasal düzen iddiasıyla politik ve askeri olarak güçlenmeye başladı. Birçok örgütün yanında Işid hatırı sayılır bir güç elde etti. Gerek uluslararası cihatçı ağları seferber etmesi, gerek bölgesel güçlerden lojistik destek sağlayabilmesi, gerekse de bölge insanına bir düzen ve nizam önermesi onun bu gücü elde edebilmesinde etkili oldu. Arap ayaklanmaları sonrasında bir başka güç hariç Işid kadar gelecekten ne istediğini bilen başka bir örgütlü güç kalmadı ortada.

Bu başka güç de zaten Işid’in kendisine düşman belleyip saldırdığı Kürt Özgürlük Hareketi’ydi. Kürt Özgürlük Hareketi Ortadoğu’da uzun yıllardır örgütlü olarak mücadele veren, toplumsal ve siyasal anlamda da farklı bir toplum tasarımına sahip ender, kitlesel bir demokratik harekettir. Suriye’deki ayaklanma kısa bir süre içinde çözülmesi zor bir iç savaşa dönüşünce bu ülkenin kuzeyinde yaşayan Kürtler kısa bir süre içinde kendi otonomilerini sağladılar. PYD’nin öncülük ettiği ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin genel ilkeleri ile bağlantılı olan Rojava deneyimi uygulamalarıyla haklı olarak bir devrim olarak nitelendirilmeye başlandı. Arap ayaklanmalarından sonra ortaya çıkan devrimci durumda Rojava farklıydı. “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçte birçok toplumsal aktör, sınıf, meslek grubu, gençlik, kadınlar ve siyasal gruplar etkin olmaya çalışmışlardı. Ancak belli bir siyasal grubun ya da ideolojinin önemli bir rol oynadığı veya belirleyici olduğu söylenemezdi. Ancak Rojava’da güçlü bir siyasal irade Suriye İç Savaşı’nda Kürt bölgesini özgürlük ve eşitlik çerçevesinde başka bir dünya için örgütleyebilmişti. Rojava kantonları kısa bir sürede farklı bir dünya tasavvuruna sahip insanlar için bir esin kaynağı, yaşatılması gereken bir vaha halini aldı. Bu önemli deneyim bölgede daha farklı ama aynı netlikte bir siyasal tasarıma sahip Işid tarafından kısa sürede hedef haline geldi. Kobane Direnişi de Rojava deneyiminin karşı devrim karşısındaki savunması olarak direnişin sembolü oldu. Gerek emperyalistler gerekse de Türkiye, Katar gibi bölgesel güçler çeşitli nedenlerle Işid’i hem desteklediler, hem de çok ileri gittiğinde köstek oldular. Bütün emperyal oyunlara, bölgesel güçlerin heveslerine karşın Işid ve Rojava Arap isyanları sonrası iki farklı toplum tasarımının temsilcileri olarak karşı-devrim ve devrimin temsilcileri olan savaşmaya devam ediyorlar. Bugün için Arap ayaklanmaları sonrası sürecin devam ettiğini teslim etmek gerekiyor. Sürecin hiçbir ülkede sona erdiğini söylemek mümkün değil. Mısır’dan Yemen’e, Bahreyn’den Suriye’ye, Irak’tan Tunus’a tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni alt üst oluşlar artık kimse için sürpriz olmayacak. Unutmayalım ki her devrimci süreç kendi içinde inişleri ve çıkışları, darbeleri ve isyanları, devrimci ve karşı-devrimci grupların mücadelesini sonuna kadar içerirler. Bu noktada safımızın ve omuz vermemiz gerekenlerin kimler olduğu da bellidir.

[1] Modern Ortadoğu tarihinin bu çerçeveden daha ayrıntılı bir anlatısı ve analizi için bkz. Y. Doğan Çetinkaya, “Kalın Çizgilerle Ortadoğu Tarihinde Direniş ve Toplumsal/Siyasal Aktörler (1798-2011)” Ortadoğu: Direniş, Devrim, Emperyalizm, Der. Y. Doğan Çetinkaya, (İstanbul: İletişim yayınları, 2014).

 

Bu yazı Başlangıç Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar