anti-ütopyacı bir anlatı: the giver – stefo benlisoy -

 

Son dönemde distopik temalarla “gençlik” filmi özelliklerini bütünleştiren ve dolayısıyla bilhassa genç izleyicilere hitap eden filmler ardarda izleyici karşısına çıkıyor. Açlık Oyunları ve Divergent’tan sonra bu türün son örneği Lois Lowry’nin 1993’te yayımlanmış aynı adlı romanına dayanan The Giver. ABD’de oldukça popüler olan ve devam kitapları yazılan roman,halihazırda orta eğitim müfredatının da bir parçası haline gelmiş durumda.Phillip Noyce’un filmi işte ilk yayımlanışından neredeyse yirmi yıl sonra bu romanı sinemaya uyarlıyor.

The Giver savaşlar, salgınlar ve ekolojik felaketlerin yarattığı post apokaliptik bir bağlamda geçiyor. İnsanlar tüm bu felaketlerin ardından savaşın, açlığın, şiddetin, suçun, nefretin ve hasedin olmadığı bir dünya yaratmak amacıyla yeni bir toplumsal örgütlenme biçimi geliştirmişlerdir. Fakat tarih boyunca kendilerini pençesine almış felaketlerden kurtulmak için oluşturdukları toplumsal uyumun egemen olduğu barışçıl ve güvenli bu yeni toplumda birey ortadan kalkmış, insanlar bizzat kendi doğalarının hayati boyutlarından feragat etmişlerdir.Bireysellik ve bireysel seçim ‘aynılık’ uğruna feda edilmiştir. İnsanın ‘aşırı’ duygu ve düşüncelerinin, yani en nihayetinde insan doğasının kendisinin zaaflı olduğu,şiddete ve türlü çatışmalara yol açtığından hareketle ideal toplum bu duygu ve düşünceleri sistematik olarak baskılamakta ve ortadan kaldırmaktadır. Duygusal gelgit ve aşırılıklardan uzakta toplum sürekli bir denge ve istikrar halinde bulunmaktadır. Bu mutlak denge halini korumak için insanın bireyselliğini, duygulanım ve düşüncelerini uyandıracak ve kamçılayacak kendini karmaşık sözcüklerle ifade etme, müzik dinleme, kitap okuma gibi her türlü pratik ortadan kaldırılmıştır. Elbette aşkın kendisi de bu sonsuz sükûnete yaraşmayacak çok şiddetli bir duygu olduğundan öpüşme gibi her türlü tezahürüyle birlikte tamamen silinmiştir.

Toplum, neyin yararına ya da zararına olduğunu tayin eden yaşlılar meclisinin vesayetçi iktidarı tarafından sürekli olarak gözetim altında tutulmakta,disipline edilmektedir. Hatta istikrarsızlığa yol açacağı korkusuyla iklim bile sıkıca denetlenmektedir (öyle ki yağmur veya kar yağışı ortadan kaldırılmıştır). Toplumun bireyleri gündelik olarak ilaç alarak uyuşturulmakta ve böylelikle düşünsel ve duygusal aşırılıkların önüne geçilmekte, dışarıdan bakan için bıktırıcı bir sükûnet ve dinginlik egemen olmaktadır.Kişinin toplumdaki rolünden eşine ya da ebeveynlerine kadar her şey önceden tayin edilmiş, bireyselliğe ya da seçim hakkına zerre yer kalmamıştır. Böylelikle toplum kötülükten korunmakta öte yandansa duygu dünyasının yarattığı olağanüstü zengin algılardan mahrum kalınmaktadır.

Tüm bunların yanında bu yeni ideal toplumun önde gelenleri, geçmişin kötülüklerine ve acılarına kapıları tamamen kapatmak için tarihsel belleği silme, yasaklama yoluna gitmişlerdir. Yine de tarihsel hafıza ve ondan neşet eden bilgelik tamamıyla yok olmamıştır. Olası bir aksilikte tarihsel bilgi ve deneyimine başvurulması için toplumun bir üyesine geçmişin iyisi ve kötüsüyle hafızasını taşıma ayrıcalığı bahşedilmiştir. Bu kişi, yani Receiver (JeffBridges) hayatın renklerini, müziği, kitapları ve en önemlisi sevmeyi, aşkı ve mutluluğu hatırlayabildiği kadar şiddeti, açlığı, ölümü, üzüntüyü ve acıyı de hatırlama ayrıcalığına ve yüküne sahiptir. Belki de bu ağır yükü sırtında tek başına,toplumun diğer fertlerinden yalıtık biçimde taşımakla yükümlü olduğundan, yalan söyleyebilme ayrıcalığı da kendisine tanınmıştır.

The Giver’ın başkarakteri Jonas (BrentonThwaites) insanlığın kaybettiği renkleri silik de olsa algılayabilen, sıradışı yeteneklerle donanmış bir gençtir. Bu bağlamda yukarıda zikredilmiş Divergent’ın başkarakteri olan ve toplumun yine büyük ve yıkıcı bir savaştan sonra bölünmüş olduğu beş klanın hiçbirisine uymayan ‘uyumsuz’ Tris’i (ShaileneWoodley) andırır. Tris de bireyselliğin ve bireysel seçimin dar kalıplar içerisine sıkıştırıldığı kendi dünyasında sıra dışı özellikleri yüzünden süreç içerisinde toplumsal yapıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Jonas ise, sahip olduğu istisnai özelliklerinden ötürü, gençlerin toplumda işgal edecekleri rollerin tayin edildiği klasik bir inisiyasyon töreni olan ‘yetişkinlik seremonisi’nde cemaatinin hafızasının taşıyıcısı, yani müstakbel ‘alıcı’sı rolüne tayin edilir. Böylece Jonas, bir süre sonra yerini ona bırakacak mevcut alıcıdan sanatının inceliklerini öğrenmeye başlar. İşte bu eğitim sürecinde Jonas, barışçı ve müreffeh bir toplum yaratma gibi ulvi bir amaç için de olsa toplumunun, bizzat insan doğasının olağanüstü zenginliğinden feragat ettiğini yavaş yavaş idrak etmeye başlar. Jonas, eğitim sürecinde bir ‘verici’ haline gelmiş olan mevcut ‘alıcı’yla (Bridges) olan etkileşimi aracılığıyla o güne kadar kendisinden saklanan kayıp renkleri tanımaya, müzik ve dans aracılığıyla hissetmeye, rüyalar aracılığıyla arzularını keşfetmeye kısacası hayatın askıya alınmış gerçeklik ve yoğunluğunu büyük bir merak ve arzuyla algılamaya başlar. Bu süreçte toplumun tüm fertlerinin duygulanımlarını bastırmak için aldığı ilaçları da almamaya başlayan Jonas, giderek daha yoğun biçimde içinde yaşadığı toplumun duygusal ve deneyim açısından kuraklığını ve kısırlığını idrak eder. Öte yandan, büyük ölçüde başarısız da olsa da, yetiştirildiği ‘aile ünitesi’ndeki annesi (Katie Holmes), babası (Alexander Skarsgard) ve küçük kız kardeşine (EmmaTremblay)önünde açılan bu yeni ufkun potansiyellerini göstermeye çalışır. Arkadaşları Fiona (OdeyaRush) ve Asher’ın (Cameron Monaghan)keşfettiği daha derin gerçekliği/duyguları hissetmelerini sağlamaya çabalarken daha başarılı olacak ve bu başarısı hikâyenin gelişimini tayin edecektir.

Jonas’ın yaşadığı topluma ilişkin nihai yargısını belirleyense şiddet ve acının şekil değiştirmekle birlikte bizzat kendi toplumunun da bağrında yattığını fark etmesiyle olur. Yüzeydeki şiddetsiz ve acısız toplum görüntüsünün arkasında taban tabana zıt bir tablo yattığını keşfeder. İhtiyarlar, zayıf bebekler, uyumsuzlar Orwellci dille ‘serbest bırakılma’ adı altında enjeksiyonla ortadan kaldırılmakta, ötenazi ve öjeni acımasız bir biçimde uygulanarak hastalık veya zayıflık, ırksal farklılıklar ve fazla nüfus ortadan kaldırılmaktadır. Toplumun fertleriyse neredeyse gözleri önünde gerçekleşen bu cinayetleri algılamaktan aciz ya da algılamamayı/anlamamayı tercih eder bir durumdadırlar. Bu noktada akla Nazilerin uyguladığı Action T4 ötenazi programı gelse de filmin bu hayli önemli olabilecek boyutu deşmediğini eklemek gerek. İşte bu totaliter toplumun içinde barındırdığı sessiz şiddet ve bireyi yok edişi karşısında Jonas,başta kendi aile biriminin fertleri olmak üzere tüm topluma ve elbette onun cisimleşmiş halini temsil eden ‘başyaşlıya’ (MerylStreep) olan saygı ve itimadını yitirecektir. Önce kendi etrafındakilerin gözlerini açmaya çalışacak, sonrasındaysa mevcut nizamın bütünüyle karşısına geçerek kendi hayatı hakkında kararlar alma cesaretini bularak,‘cemaatini’ terk edecek ve ‘başka yeri’ aramaya koyulacaktır.

Ütopyacı arayışın beyhudeliği

The Giver’ın anlatısının temelini insan doğasına ilişkin belli varsayımlar oluşturuyor. Filmin sonuna doğru cereyan eden ‘başyaşlı’ ile “verici”arasındaki bir tartışma, bir ölçüde insan doğasının kavranışına ilişkin iki kutbu açığa çıkarır. Vericiye göre aşkın, umudun ve inancın olasılıkları o kadar zengindir ki insanlar geçmişte yaptıkları devasa hataları tekrar etmeyerek daha iyisini yapabilir ve daha iyisini seçebilirler. Dolayısıyla açlığı, acıyı, şiddeti yok etme gibi ulvi amaçlarla da olsa bu insani özelliklerin bastırılması vahim bir hatadır. Başyaşlıya göreyse insanlar zayıf ve bencildir. Neticede onlara seçme hakkı tanındığında her zaman yanlış olanı seçerler. Dolayısıyla bu yüksek ve asil amaçlar için insan doğasının aşırılıklarından feragat edilmesi bu aşırılıkların törpülenmesi zorunludur.

Bu anlamda The Giver’ın, insanlığın ütopik arayışının önünde en büyük engelin bizzat insan doğasının kendisi olduğu muhafazakâr iddiasına yaslandığı söylenebilir. Bu iddia mantıki sonucuna götürüldüğünde daha eşitlikçi, özgürlükçü ve adil bir toplum yaratmak mümkün değildir. Bu tür çabalar tarihdışı bir sürekliliğe ve değişmezliğe sahip olarak algılanan insan doğasının kendisine çarparak geçersiz hale gelecektir. Öte yandan böylesi bir toplum yaratılsa bile bu insan doğasının bastırılması, bireyselliğin ve özgürlüğün ortadan kalkması, kısacası totaliter bir iktidarın oluşması sonucunu verecektir. İnsanı ve toplumu iyileştirmeye dönük köktenci eylemin kendisi amaçladığının tersine daha fazla özgürlük ve eşitliğe değil, daha fazla baskıya ve otoriterliğe yol açacaktır. Buradan çıkacak sonuçsa mevcut durumun tüm olumsuzluklarına rağmen ehven-i şer olduğudur. İşte The Giver bu anlamıyla anti-ütopyacı bir mesaja sahip bir film. Soğuk Savaş ortamında olgunlaşmış ve hayatı denetlemeye çalışan kolektivist/totaliter iktidarlara karşı bireyi, özgür seçimi, aileyi ve inancı, özcesi ABD’de somutlaşan değerleri savunan sayısı azımsanamayacak derecede fazla anlatılara oldukça yakın çağrışımlara sahip.

Kısa bir süre önce gösterime girmiş WallyPfister’in 2014 yapımı Transcendence’i (Evrim), bu hususa ilişkin benzer bir yaklaşıma sahipti. Gerçi Transcendence kelimenin gerçek anlamında siyasal bir eylem olarak köktenci toplumsal dönüşümden ziyade, bilimsel bir devrime, insanın ve doğanın mevcut halini radikal bir biçimde değiştirecek bir devrimi konu edinmekteydi. Yapay zeka üzerine çalışan bir bilim adamı, WillCaster (JohnnyDepp), bu alandaki bilimsel gelişmelerin ‘makinelerin’ ya da genel olarak teknolojinin tahakkümüyle sonuçlanacağı fikrinden hareket eden bir ‘terör örgütü’ tarafından vurulur. Ölümcül bir şekilde yaralanan bilim adamının düşünceleri, belleği, karakteri, ‘ruhu’ kodlanarak bir bilgisayar programına aktarılır. Caster (yani onun beyni) böylece ‘hayatta kalır’ ve çalışmalarına kaldığı yerden ama bu kez muazzam bir teknolojik-bilimsel kapasiteyle devam eder. Caster, eşi Evelyn’in (RebeccaHall) de yardımıyla ölümcül hastalıkları tedavi edecek, bozulan ekosistemleri onaracak, savaşların muhtemel nedenlerini ortadan kaldıracak bir bilimsel devrim gerçekleştirir. Ancak tüm dünyayı değiştirecek bu ‘devrimin’ bir bedeli vardır. Neredeyse tanrısal bir güç kazanan Caster’ın sistemine bağlanan insanlar artık bir anlamda insanlıktan çıkar. Caster’ın adeta yeni bir Silikon Vadisi haline getirdiği sefalet içerisindeki kasabanın halkı, içerisine düşürüldükleri yoksunluktan çıkışın yolu olarak Caster’ı görür ve onun safında yer alırlar. Onları hastalıktan, itilmişlikten, yoksulluktan kurtaran ve onlara yeni bir güç veren Caster’ı ve onun programını savunmak için eyleme geçer ve hatta devlet güçleriyle çatışırlar. Ancak bu insanların koşullarında gerçekleşen radikal iyileşmenin bedeli, insanlıklarını kaybetmek, her şeyi bilen, gören, tanıyan bir makinenin/programın sağlıklı ve müreffeh dişlilerine dönüşmektir. Neticede Transcendence hayli karamsar bir neticeye işaret eder: İnsanlık başına bela olmuş musibetlerden ancak insanlığından feragat ederek kurtulabilir.

İnsan doğasına dair bu kötümserlik 2007 yapımı Invasion’u (İstila)da anımsatıyor. Klasik sıfatını hak eden bir bilim kurgu olan Invasion of the Body Snatchers’ın (1956) bir uyarlaması olan Invasion’da, uzaylı bir virüs insan bedenlerini ele geçirmeye başlar. Aslında uzaylıların kontrolüne giren insanlar çok daha barışçıl, uyumlu ve yetkin kişiler haline gelirler. Uzaylıların denetimine giren insanlar örneğinOrtadoğu’daki kanlı çatışmalara son verir, kangrenleşmiş uluslararası krizler çözümlenir, yoksulluk ve eşitsizliği alt edecek köklü küresel girişimler gündeme gelir vs. Ancak bütün bunlar olurken insanlar insanlıklarını, yani duygularını, tutkularını, karakterlerinin karanlık yönlerini, zaaflarını endişelerini vs. yitirmişler, özcesi insanlıktan çıkmışlardır. Neticede ‘insanlık’, uzaylı virüse karşı galebe çalacaktır ama bunun bedeli, savaşların, uluslararası krizlerin, yoksulluğun yeniden baş göstermesi olur. Sonuç Transcendence ile benzerdir. İnsanlığı kuşatan sorunlar insanların insan olmaktan feragatiyle çözülebilir ancak. Dolayısıyla aslında bu gerçekle uzlaşmaktan başka yapacak pek de bir şey yoktur. Radikal bir toplumsal ve siyasal değişim ancak insanlığın son bulmasıyla, insanın insan olmayı bırakmasıyla gündeme gelebilir. TheGiver işte bu izleği takip ederek ütopyacı arayış ve kurtuluşçu çabanın bedelinin bireyselliğin ve seçme özgürlüğünün kaybı olduğunu ima ediyor. Bu özelliğiyle de yakın zamanda serinin üçüncü filmini izleyeceğimiz, otoriter ve katı bir sınıf ayrımına dayalı baskıcı iktidara karşı aşağıdakilerin daha eşit ve özgür bir dünya için ayaklanmasını olumlayanAçlık Oyunları’yla arasına kalın bir hat çiziyor.

Üstelik film yarattığı anlatıda da ciddi sorunlar yaşıyor. Jonas’ın zihni ve duygusal potansiyellerine ve duyularının tüm gücüne kavuşma süreci çok daha sarsıcı bir biçimde anlatılabilecekken birkaç alışılmış yöntemle (siyah beyazın görüntünün giderek yerini canlı renklere bırakması gibi) adeta geçiştiriliyor. Konformizmin hâkim rengi oluşturduğu toplumsal yapının sabitliği, sıradanlığı ve tekdüzeliğinin aktarımı dahi insanda pek iz (tabiri caizse tat) bırakmıyor ve Otomatik Portakal’dan (1971) beri farklı biçimlerde sıklıkla işlenen bu temaya yeni bir boyut getirmeyerek yavan bir anlatı olarak kalıyor.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar