antarsya merkez komite üyesi panagiotis sotiris ile konjonktür ve sol üzerine -

 

Başlangıç Dergisi’nin ilk sayısında Yunanistan solundan üç isim ile Yunanistan’daki politik durumu ve solun pozisyonunu konuşmuştuk. Yunanistan, küresel kapitalizmin krizi sonrasında yaşananlar açısından sol için en önemli laboratuvar olma niteliğini sürdürüyor. Bu nedenle Yunanistan’ı ve solunu takip etmeye devam edeceğiz. Bu sefer de arkadaşımız Ahmet Bekmen, Antarsya Merkez Komite üyesi Panagiotis Sotiris ile kısa bir röportaj gerçekleştirdi.

Panagiotis_Sotiris

Özellikle 2008 krizi sonrasında popüler ve spontan kitle hareketlerinde büyük bir artış var İçinde bulunduğumuz konjonktürü nasıl görüyorsunuz? Temel özellikleri ne?

Bir geçiş döneminin ortasındayız; bu bir kriz ve dönüşüm dönemi. Küresel ekonomik kriz ile küresel emperyalist sistem içerisinde artan çatışma ve çelişkilerin bir araya gelişi yeni bir toplum paradigmasına ve küresel biçimlenişe doğru ilerlediğimizi gösteriyor. Reaksiyoner, ırkçı ve neofaşist ideolojilerin yükselişlerinin yanı sıra otoriteryanizm, halk egemenliğinin kayboluşu, demokratik haklara yapılan saldırılar bu geçişin çeşitli yönlerini oluşturuyor. Fakat tüm bunlar konjonktürün sadece tek bir yüzü. Diğeri emsalsiz, neredeyse ayaklanma niteliğinde protesto ve çalkantıların küresel çevrimi. Trajik gelişimine rağmen Arap Baharı’ndan ABD’deki “İşgal Et” hareketine, İspanya’daki 15M’den tüm dünyadaki öğrenci hareketlerine, Yunanistan sokaklarından Gezi Parkı protestolarına kadar her şey yükselen bir popüler mobilizasyon dönemine ve aynı zamanda sermaye güçlerinin artan karşı atakları şahit olacağımızı gösteriyor. Bu yeni bir ayaklanmalar dönemi ve aynı zamanda –Gramsci’nin bu türden geçiş dönemleri için kullandığı tabiri kullanacak olursak- yeni bir canavarlar dönemi.

Yunanistan’daki krizi nasıl yorumluyorsunuz?

Yunanistan krizi küresel ekonomik krizin basit bir yansıması değildi. Bir dizi unsurun bileşimi sonucu ortaya çıktı. Küresel ekonomik kriz karşısında daha da akut hale gelerek sistemik bir toplumsal şiddet boyutuna ulaşan bir borçluluğa yol açan neoliberalizmin Yunan versiyonunun tükenişi. Yunanistan krizi aynı zamanda Eurozone’un krizini de öne çekti; üretkenlik ve rekabet açısından büyük farklılıklar taşıyan ekonomik bir bölgede tek para birimi olarak Euro’nun ekonomik kriz, borç krizi ve toplumsal yapının çatlaması anlamına geleceği gerçeğini. Ayrıca Eurozone’un finansal ve kurumsal düzenlemesinin Almanya gibi hegemonik toplumsal formasyonların burjuvazilerinin lehine ve tüm Avrupa’nın emekçi sınıflarının aleyhine olduğu da açıklığa kavuştu. Fakat kriz salt ekonomik değildi, aynı zamanda toplumsal, politik ve kültüreldi de. Krizin ve kemer sıkma politikalarının dört yılından sonra Yunan toplumu, tüm bu veçheler açısından derin bir şekilde travmatize olmuş ve kutuplaşmış bir toplum halindedir artık.

Krize karşı Yunan toplumu sessiz kalmadı ve Syntagma Meydanı ile sembolleşen büyük eylemler gerçekleştirdi. Syntagma’nın potansiyelleri ve sınırları ne idi?

Syntagma protestoları daha önce görülmemiş boyutlarda bir toplumsal protesto ve huzursuzluk döngüsünün bir parçasıydı. 2010 Mayıs’ından 2012 Sonbaharına kadar Yunanistan toplumu neredeyse bir ayaklanma safhasından geçti. “Meydan Hareketleri” gibi kolektif pratikler sadece öfkenin ve huzursuzluğun yansımaları değildi. Bunlar aynı zamanda halkçı güçlerin birliğinin yeni biçimlerinin yaratılmasının da araçları oldular. Siyasi krizi pekiştirdiler ve kemer sıkma partilerinin seçmenlerinin büyük bir kısmını kaybetmelerine neden oldular. Ayrıca halk sınıflarından önemli kesimlerin radikalleşmesinin ve birçok kişinin sola dönmesinin de önünü açtılar.

Bu sahneden Syriza’yı nereye yerleştiriyorsunuz?

Syriza’nın seçimler bazındaki yükselişi bu politik ve toplumsal dönüşüm sürecinin bir sonucuydu. Taktiksel olaraksa Syriza liderliğinin 2012 seçimlerinde hamle ederek, bir hükümet değişikliğinin mümkün olduğunda ısrar etmesinin bir sonucuydu. Syriza’nın seçim başarısının arkasındaki dinamik toplumsal değişime ve tasarruf politikalarından kurtulmaya yönelik güçlü talepti. Fakat bu, Syriza liderliğinin izlediği politikaların bu meydan okumayı göğüslediği anlamına gelmiyor. Aksine, bundan çok uzaklar zira Yunanistan krizinin esas boyutu ile –yani Yunanistan’ın AB ve Eurozone ile ilişkisi ile- yüzleşmiyorlar. Syriza liderliğinin bir kopuş ve AB, alacaklılarımız ve sermaye güçleri ile karşı karşıya gelme stratejisi yok. Bu, en nihayetinde, olası bir Syriza hükümetine bağlanan umutlara ihanet etmek anlamına gelebilir.

Syriza liderliği, hükümet kurabilmek adına açıkça merkez sol ile ittifaklara atıf yapıyor. AB ve sermaye güçlerinin gönüllerini almaya çalışıyorlar. Politik pozisyonlarını giderek ana akıma taşıyorlar. AB ile kopma ihtimalinden bahis bile etmiyorlar. Aslında “insani yüzlü bir kemer sıkma siyaseti”ne yakın bir şey öneriyorlar. Toplumsal ve politik bir radikalleşmenin üzerine oturduğu halde Syriza’nın hükümet beklentisi gayet geleneksel bir reformizm çerçevesinde: radikal bir dönüşüm yerine 1990’larda tarif edildiği gibi  “ilerici bir yönetim”.

Peki ya Syriza’nın solu? Örneğin Antarsya ümit verici bir alternatif sunabiliyor mu? Değilse, solun genel bir krizinden bahsedebilir miyiz?

Antarsya radikal bir alternatif ortaya koymaya çalışıyor. Özellikle borçların iptali, Euro’dan çıkma, AB’den kopma, bankaları ve stratejik kuruluşları kamulaştırma, halk sınıfları lehine yeniden dağıtım gibi hususları içeren zaruri bir geçiş programının detaylarıyla hazırlanmasına çalışıyor. Bu anlamda Antarsya en azından önemli bir soruya cevap olmaya çalışıyor. Fakat Antarsya da, tıpkı Syriza gibi, solun 1989 sonrası yaşadığı derin tarihsel kriz içerisinden geliyor. Bu, sermaye güçlerinin hegemonyayı ellerinde bulundurdukları ve solun, antikapitalizmin genel bir ideolojik muhafazası ile bir miktar direniş gösterdiği uzun bir dönem. Mesele şu ki sol açısından “fırsat penceresi” açılmış durumda ve biz buradan geçip bu krizin etkilerini artık aşmalıyız.

Bu krizi tam olarak nasıl açıklarsınız? Sol bunun üzerinden gelmek için neler yapmalı?  

Solun stratejik krizi, sermaye güçlerinin inisiyatifi ele geçirdikleri uzun bir dönemin sonucu. Bunun sonucunda sol siyasetin stratejik boyutunda bir düşüş yaşandı. Strateji, siyasal iktidarı ele geçirme, yeni bir işçi sınıfı hegemonyası için gerekli koşulların oluşturulması gibi sorular solun ajandasında olmadı. Bu, örneğin, Syriza liderliğinin neden geleneksel reformist çözüme gerilediğini veya devrimci solun strateji meselesi üzerine düşünmekten neden kaçındığını açıklayabilir. Bazı önemli sorulara cevap verebilmek için strateji tartışmasına geri dönmek acil bir mesele: Toplumsal yeniden yapılanmanın acil ihtiyaçları ile yeni bir sosyalist alternatifi birbirine nasıl bağlayabiliriz? Sol bir hükümet ihtimali aşağıdan bir halk iktidarının, öz-örgütlenmenin, öz-yönetimin yeni biçimleri ile, toplamda ikili iktidar stratejisinin güncel bir versiyonunu üretmek üzere nasıl eklemlenebilir? Nasıl bir “kurucu süreç”e ihtiyacımız var? Aşağıdan demokrasinin yeni biçimleri ne olabilir? Üretim, değişim ve dağıtım ilişkilerinin kapitalist olmayan yeni yollarını nasıl deneyleyebiliriz? Toplumsal dönüşüme dair yeni bir anlatı ve yeni kolektif örgütlenme biçimleri sunan politik bir program dahilinde günümüzün “tarihsel bloğunu”, yani emek güçlerinin hegemonyası altındaki geniş toplumsal bloğu nasıl kavramalıyız?

İçinden geçtiğimiz konjonktürün özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, devrimci sol ne türden örgütsel biçimler ve siyasal birliktelikler önermeli?

İhtiyacımız olan radikal sol bir bloğun yeni biçimleri, zira böyle bir konjonktürde ne geleneksel seçim koalisyonları ne de geleneksel örgüt veya sektler bugünün meselelerine bir cevap üretebilir. Farklı akımları, deneyimleri ve duyarlılıkları bir araya getirecek yeni bir “birleşik cephe”ye ihtiyacımız var. Devrimci sol örgütleri, toplumsal hareketlerden gelen insanları ve reformist partilerde oldukları halde radikal alternatifler arayan insanları bir araya getirecek bir yol bulmalıyız. Aşağıdan demokrasiye dayanan demokratik bir cepheye ihtiyacımız var. Bu, yeni radikal antikapitalist alternatife yönelik deneyler için bir tür laboratuvar niteliğinde olmalı. Solun krizini aşmamıza ve 21. yüzyıl için sosyalist bir strateji düşünebilmemize yardım edebilecek örgütsel biçim budur. Gramsci’nin siyasal parti için kullandığı metaforu kullanacak olursak, bugünün “Yeni Prens”i ancak bir cephe olabilir. Sekter anlayışları bir kenara bırakmalı, her zaman için konjonktüre, onun dinamiklerine, harekete ve bize sunduğu tarihsel fırsatlara, kaçırmamamız gereken fırsatlara odaklanmamız gerektiğini asla unutmamalıyız.

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında