Ankara ve İstanbul’a da kayyım gelir mi? -

 

Diyarbakır, Van ve Mardin’de seçme ve seçilme hakkını fiilen gasp eden kayyım darbesinin İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya da yöneltilmiş bir saldırı olduğu, “susma sustukça sıra sana gelecek” minvalinden sloganvari ve dolayısıyla ister istemez mübalağalı bir argümandan ibaret değil. Çünkü bugün “orada” yapılabilen “burada” da yapılabilecek olanın bir alametidir.

Yanlış anlaşılmasın: Devlet şiddetinin elbette bir “ekonomi politiği” var. Bazı bölge ya da topluluklar söz konusu olduğunda devlet şiddeti üzerindeki kısıtların “esnemesine” yol açan, dolayısıyla bazı bedenleri devlet nezdinde daha kolay “harcanabilir” kılan yapısal-tarihsel nedenler söz konusu tabii ki. O “nedenler” dolayısıyla tahakkümcü kurum, teknik ve pratikler, “burada” değil de “orada” daha pervasızca gündeme getirilebiliyor.

Ancak bu durum “orası” ile “burası” arasında mutlak bir fark ya da geçişsizlik olduğu anlamına gelmiyor. Tersine tahakküm-disiplin teknolojilerini evvela spesifik bir topluluk (mesela etnik bir azınlık) ya da bölge (mesela bir iç sömürge) üzerinde tatbik ettikten sonra onları genelleştirmek mümkün hale geliyor. O spesifik topluluk ya da bölge devlet şiddeti üzerindeki sınırların ne kadar gevşetilebileceğine dair adeta bir laboratuvar işlevi görüyor.

Bu duruma (Foucault’dan esinle) “emperyal boomerang etkisi” deniyor. Kabaca “bumerang etkisi”, sömürgede uygulanan baskı ve tedhiş politikalarının ister istemez sömürgeleştireni de etkileyeceği, aynı baskı ve disiplin tekniklerinin dönüp dolaşıp “metropolde” de gündeme geleceği anlamına geliyor. Yani sömürgeciliğin gündeme getirdiği yönetme-tahakküm-disiplin teknik ve kurumları bir müddet sonra sömürgeleştirene de dönerek onun için de geçerli olmaya başlıyor. Bu, mesela Cezayir ya da İrlanda’daki tahakküm teknolojilerinin Fransa ve İngiltere’nin iç yapısını da zehirlediği, bizzat kolonyal modelin Batı’ya geri taşındığı ve eninde sonunda Batı’nın da kendine dönük bir iç kolonyalizm deneyimlediği anlamına geliyor.

Bumerang etkisinin hiç şüphesiz en uç örneği Nazizmdi. Hannah Arendt ve Aimé Césaire gibi isimlerin hatırlattığı üzere Nazi barbarlığının kökeni sömürgeci barbarlıktı. Nazizmin yaptığı, Batı dışında uygulanan ırksal hiyerarşi, kolektif cezalandırma, kırım ve tedhiş politikalarının Avrupa kıtasının içine taşınmasından ibaretti. Martinikli şair ve devrimci Césaire, sömürgeleştiren bir ulus, “bir yadsımadan diğerine, kendi Hitler’ini çağırır durur, yani kendi cezasını” derken bunu kastediyordu.

Hasılı, spesifik bir topluluk ve bölge üzerinde denenen toplumsal denetim ve tahakküm mekanizmalarının  “başarılı” olması halinde genelleşmesi mukadderdir. Ermeni ve Rum topluluklarının iç yönetim kurum ve mekanizmalarını geçtiğimiz yüzyılda “başarıyla” paralize eden kayyım mekanizması bugün de Kürt illerinde denenmektedir. Bu deneyden de “geçerse” daha da genele teşmil olması, İstanbul ya da Ankara’ya da (elbettte dönüşerek) taşınması pekâlâ mümkündür.

Dolayısıyla Diyarbakır’da İstanbul ya da İzmir’in geleceğini görmek “halkların kardeşliğine” dair soyut bir jestten ibaret değildir. “Susma sustukça sıra sana gelecek”, duygusal çağırıcılığı olan bir slogan değil, gayet gerçekçi bir durum tespitidir. “Orada, uzakta” çalınmak istenen hepimizin geleceğidir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar