Alaturka Sezarizmin “feci sonuçlara gebe dengesi” -

MÖ 82 yılının sonlarında, oligarşi yanlısı “optimates” ile halkçı “populares” arasındaki mücadelenin en kızgın olduğu dönemde Roma Senatosu, General Lucius Cornelius Sulla’yı “dictator legibus faciendis et reipublicae constituendae causa” ilan eder. Yani Senato Sulla’yı, “yasaların yapımı ve anayasanın tanzimi için” ve herhangi bir zaman sınırlaması olmaksızın “diktatör” tayin eder. Roma’da diktatörlük daha önceleri ancak olağanüstü durumlarda ve altı aylık bir zaman sınırıyla gündeme gelmişti. Şimdiyse Sulla, Roma Cumhuriyeti üzerinde ne zaman sona ereceği belirsiz mutlak bir güce kavuşuyordu. Roma geleneğinden bu sapma, Jül Sezar’ın diktatörlüğüne ve sonunda Cumhuriyet’in Augustus eliyle son bulmasına giden yolu açacaktı.

Gramsci muhtemelen bu tarihin izinde Bonapartizme “Sezarizm” adını yakıştırır. Sardinyalı devrimci, klasik Marksist yazının izinde giderek Sezarizmi, “çatışma halindeki güçlerin feci sonuçlar doğuracak tarzda birbirlerini dengeledikleri bir durumda” üçüncü bir gücün devreye girmesiyle dengeyi (pratikte o iki güçten birinin lehine) değiştirmesi olarak tanımlıyordu.

Ancak Gramsci, Sezarizmin, “o bütünüyle yeni tarihsel görüngünün”, sadece “temel güçlerin”, yani burjuvazi ile proletarya arasındaki bir denge durumunun ürünü olduğunu iddia etmenin bir “metot hatası”, “sosyolojik mekanikçiliğin” bir örneği olacağını da yazar. Gramsci’ye göre “temel sınıflar” içerisindeki farklı gruplaşmalar yahut bunların hegemonik etkisine tabi “tali güçler” arasındaki ilişkileri de dikkate almak gerekir. Buna göre, her egemen sosyal grubun, farklı inanç ve ideolojilere sahip çelişkili ve birbirine rakip çıkarlar arasında bir ittifak olduğu unutulmamalıdır. Bir hegemonya krizi sırasında egemen grubun bu çelişkili ittifakı destabilize olur. İşte bu birbiriyle rakip kesimlerden bir tanesi için Sezarizm, krizin çözümü olarak öne sürülebilir ve bu durumda hâkim sosyal-siyasal blok içerisinde bir iktidar çatışması ortaya çıkar. Bu durumda Sezarizm, alt sınıfların yarattığı basınca bağlı dengenin ürünü olmaktan ziyade, hâkim blok içerisindeki rakip gruplaşmalar arasındaki ihtilaf ve çatışmanın bir ürünüdür.

Sezarist seçenek

Alaturka Sezarizmi gündeme getiren tam da bu durum, yani Gramsci’nin “devletin genel krizi” diye tanımladığı hegemonya krizi sonucunda iktidar bloğunun çatırdaması, devletin meşrulaştırıcı yapılarının bütünlüğünü kaybetmesidir. Hâkim sınıfın birlik ve bütünlüğünün sağlanamaması, tabi gruplar üzerinde istikrarlı ve sürekli bir hegemonyanın kurulamaması koşullarında gündeme gelen Sezarist yanıt, hâkim sınıfın ve dolayısıyla devletin bütünlüğünün şiddet yoluyla sağlanmasıdır. Bu, toplumsal rızanın da giderek daha yoğun ve açık şiddet aracılığıyla örgütlenmesi anlamına gelecektir.

Aslında AKP, görece uzunca bir dönem neoliberal politikalar aracılığıyla sermaye fraksiyonlarının sınıfsal birliğini sağladı. Genişleyen bir ekonominin sürekliliği yoluyla “orta sınıfların” farklı siyasal ve kültürel aidiyetlere sahip kümelerini içerebildi. Neoliberal bir sosyal politika rejimi ve siyasi saflaşmanın “otoriter-bürokratik” bir iktidar bloğuna karşıtlık ekseninde kurulmasını hedefleyen popülist stratejisi vasıtasıyla emekçiler üzerinde hegemonya tesis edebildi.

Ancak 2008-9’da patlak veren kapitalist kriz ve uluslararası siyasal sistemde ABD’nin göreli gerileyişiyle karakterize olan hegemonya bunalımı, bu manzaranın değişmesine yol açacak basınçları açığa çıkardı. AKP’yi iktidar kılmış dahili ve harici ittifaklar sistemi çatırdamaya, iktidar blokunun çelişkileri görünür hale gelmeye başladı. Sermaye içi fraksiyonlaşmanın keskinleşmesi ve siyasal iktidarla büyük sermaye arasındaki sürtüşmeler, alt emperyalist bir güç haline gelme hedefiyle uygulanan agresif dış siyasanın uluslararası ittifaklar açısından etkileri, Gülenciler ile darbe girişimine varacak iç çatışmanın yoğunlaşması ve toplumsal muhalefetteki kabarış, AKP iktidarını istikrarsızlaştırıp onun hegemonik kapasitesinde ciddi bir daralmaya, yani krize yol açtı.

Böylece hâkim blok içerisinde artan fraksiyonlaşma, iktidar bloğunda kartların yeniden karılmasını gündeme getirdi. Bu durum, hele hele 15 Temmuz darbe girişiminin devletin kurumsal mimarisinde yarattığı sarsıntı, hâkim sınıfın birliğinin “normal” parlamenter yollarla ve eskisi gibi örgütlenmesini mümkün olmaktan çıkardı. Yani “olağanüstü hali” ortaya çıkaran, devletin kurumları ve personeli arasındaki iç savaşın ve hâkim sınıf içi parçalanmanın iktidar bloğunu çatırdatması oldu.

Sezarizm seçeneği, bu süreçte eski hâkim blok içerisinde Erdoğan önderliğindeki grubun bu krize ve hâkim sınıf içerisindeki saflaşmaya yanıtıydı. Sezarizm yolunda kimi gruplar -devlet kurumları ve personelinde büyük sarsıntılara yol açma riskine karşın- tasfiye edildi (Gülenciler), kimi gruplar ise “terbiye edildi” (Aydın Doğan, kısmen TÜSİAD). Parlamenter sistem “bekleme odasına” alındı. Böylece Sezarist-Bonapartist klik,  “normal” parlamenter temsil mekanizmalarının tasfiyesi ve açık-kapalı zor yoluyla tüm sermaye kesimlerini kendi yöneticiliği altında ve yeni bir güçler dengesi dahilinde birleştirmeye, bu şekilde “devletin bütünlüğünü” sağlamaya soyundu.

Referandum ve Dreyfus

Her Sezarist girişim başarılı olacak değil elbet. Gramsci’nin devletin bütünlüğünü yitirmesi ve iktidar bloğundaki çatırdamanın neticesinde gündeme gelen Sezarizm örneği olarak Dreyfus vakasını anması bu açıdan ilginç. Zira Dreyfus vakası, egemen blokun “en gerici kesiminin” gündeme getirdiği  Sezarist ihtimalin yine aynı blokun cumhuriyetçi unsurlarınca yenilerek gerçekleşmemesine örnektir. Gramsci’ye göre söz konusu unsurlar bunu, sosyalist hareketin liderliğindeki tabi gruplara yaslanarak gerçekleştirmişlerdi.

Bizde şimdilik böyle bir seçenek mümkün görünmüyor. Hâkim sınıfın “liberal” unsurları toplumsal ve politik olarak yalıtılmış durumda. Yani bu kesimler moral ve entelektüel bir liderlik uygulayabilecek niteliklere, dahası böyle bir işlevin gerektireceği siyasal kararlılık ve cesarete sahip değil. Devlet katında Erdoğan’a rakip olabilecek güçler de en azından onun kadar toplumsal muhalefetin olası bir kabarışını bir tehdit sayıyor.

Hal böyle olunca devlet içinde ve hakim sınıf saflarında Erdoğan Sezarizmine yanıt, yine Sezarist, daha doğru bir deyişle diktatoryal bir potansiyel edinecektir. Neticede hâkim sınıfın “en gerici kanadının” Sezarist seçeneği dayatmakta önü şimdilik açık görünüyor. Bu illa ki Erdoğan’ın kazanacağı anlamına değil, devlet katındaki iç mücadelede Erdoğanlı Sezarizm mağlup olsa da devletin mevcut parçalanmışlığının bir başka Sezarizm versiyonuyla ve yine diktatoryal yöntemlerle telafi edilebileceği anlamına geliyor. (Gramsci’nin Sezarist çözümün bir Sezar olmadan da varolabileceğini vurguladığını unutmayalım).

Dolayısıyla Sezarist/Bonapartist kartı bir bütün olarak ve tüm versiyonlarıyla gündemden düşürmek, ancak siyasi saflaşmayı devlet katının dışına, “aşağıya”, taşımakla mümkün. Bütün namüsait koşullara, mevcut siyasal geri çekilişe, apatiye karşın referandum, bu bakımdan azımsanmaması gereken bir siyasal kanal açıyor. Bu mecra toplumsal bir yeniden siyasallaşmanın, halkın kendi kaderine sahip çıkma enerjisini tamir etmenin bir vesilesi kılınabilir. Bu dehşet dengesinden çıkmanın başka yolu yok…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar