Alarm Zili -

 

Zaten takatsiz ve darmadağın olmuş muhalefet saflarında, krizin yaratacağı sosyal tahribata karşı emeğiyle geçinenlerin acil talepleri odaklı bir karşı duruşun olanaklarını ele almak, yani krize siyaseten hazırlık yapmak yerine “piyasaların” disipline edici gücünün iktidarı kendiliğinden geriletmesini beklemekle yetinen bir hal hâkim.

Oysa krizin yol açacağı toplumsal yıkımın iktidarı eninde sonunda gerileteceği yönündeki yaygın beklenti, tehlikeli bir “siyasal otomatizm” örneğidir. İşsizlik, pahalılık ve yoksulluk kimseyi otomatik olarak radikalleştirmez, kendiliğinden bir siyasallaşmaya yol açmaz. Tam tersine, emeğiyle geçinenlerin toplu çıkarlarını savunma kapasitelerinin bunca örselenmiş olduğu mevcut koşullarda krizin, ırkçılık da dahil siyaseten en gerici tepkilerin yaygınlaşması sonucunu doğurması muhtemeldir.

Alaturka Bonapartizmin toplumsal tabanının önemli bir bölümü, sınıf siyasetinin gerileyişiyle zaten ayrışmış, izole olmuş, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş, kendi kendilerini örgütleme ve kendi çıkarlarını temsil etme kabiliyeti dumura uğramış emekçilerdir. Muhtemel bir iktisadi çöküş, emek ve sermaye arasındaki güçler dengesini birincisi aleyhinde daha da bozarak bu özellikleri pekiştirecek, krizin sonuçlarına dair kaygı ve korkular, otoriter arayışları daha da kuvvetlendirecektir.

Böylesi koşullarda krizin mevcut sermaye birikim rejimiyle alakalı bir sınıf meselesi olmaktan çıkıp bir “milli dava” halini almasına kimse şaşırmasın. Krizin Türkiye’ye karşı yeni bir kumpas, “bizi” boğmak isteyen “dış güçlerin” eseri bir “ekonomik darbe girişimi”, bir “ekonomik işgal denemesi” olduğu mesajı sınıf örgütlenmelerinin yerlerde süründüğü bir ülkede pekâlâ çok alıcı bulacaktır. Hele hele krizin etkisi “aşağıda” hissedildiğinde, bıçak kemiğe değmeye başladığında ortada krizin neden ve sonuçlarına, kimin sorumlu tutulması gerektiğine dair başka bir “açıklayıcı şema” olmazsa…

Örgütlü, emeğiyle geçinenlerin çıkarları temelli kolektif bir karşı duruş söz konusu olmazsa kriz, herkesin birbirinin üzerine basarak kendini kurtarmaya çalıştığı, “insanın insanın kurdu olduğu” bir sosyal ve insani felakete yol açacaktır. Dayanışmanın değil de bireysel kurtuluş arayışlarının hâkim olduğu ve herkesin herkese karşı savaştığı bu moral yuvarlanış karşısında emekçilerin, ne kadar demagojik olsa da ortada görünür tek “kolektif” anlatıya (yani krizin devletin-milletin bekası sorunu olduğu anlatısına) sarılması büyük olasılıktır.

Şu son yirmi yılda muktedirler, ezilenlerin kendi hayatlarını kontrol etmeye dönük enerjilerini, kendi hayatlarına sahip çıkmaya dönük inisiyatiflerini, yaratıcılık ve özgüvenlerini törpülemekte hayli başarılı oldu. Sınıf hareketi ve toplumsal mücadeleler zorla bastırıldı, parçalandı, atomize edildi, hareket edemez kılındı, itibarsızlaştırıldı. Aşağıdakilerin bağımsız örgütlenmeleri işlevsiz kılındı, depolitize edildi, emekçi kamusallıkları ticarileştirilerek tahrip edildi. Kolektif bir mücadeleye kaynaklık edebilecek insani tüm enerjiler zaafa, akamete uğratıldı. Bu koşullarda mevcut iktidarın krizi bir “vatan savaşı” olarak sunma çabasının başarılı olması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu mecalsizliği, kolektif eyleme güvenin, aşağıdakilerin kendi kaderinin efendisi olabileceğine dair inancın sarsılmış olmasının yarattığı bu dermansızlık halini değiştirmek gerek. Hem de kapitalist krizin müsebbibi olduğu muazzam bir siyasal ve sosyal türbülansın tam ortasında. Geç kalınmış olsa da mevcut durum tersine çevrilemez değil. Sınıfsal ve sosyal güç dengelerinin olumsuzluğunun etkili bir direnişe “objektif olarak” mani olduğunu savunacak felaket tellalları ve teslimiyetçiler elbette çok olacaktır. Ancak bıçak kemiğe dayandığında siyasal konum alışlarda radikal değişiklik ve kaymalar, hatta kolektif siyasal bilinçte düne kadar olası görülmeyen sıçramalar mümkün hale gelecek, iktidarın toplumsal tabanı istikrarsızlaşacaktır.

Mevcut siyasal ve sosyal güç dengelerinde şimdi öngörülemeyen sarsıcı değişimler mümkündür. Yeter ki gelmekte olan krizin eleştirisinde öyle ya da böyle tek adam rejiminin teşhiriyle yetinen, mevcut istibdadın keyfiliğine karşı bir biçimde neoliberal ortodoksiye dönüşü vazeden, sınıf içeriği olmayan bir soyut demokrasi söylemine sarılan “muhalefetin” ötesine geçilebilsin. Emeğiyle geçinenlerin somut, maddi ve yaşamsal çıkarlarını esas alan ve sınıf bağımsızlığını, sınıf tarafgirliğini savunan bir sol muhalefet (şimdiki bütün güçsüzlüğüne karşın) devreye girebilsin.

Bir “mahalleye” sıkışmayan, her “mahalleden” emekçiye seslenip onlara kuruculuk atfeden bir muhalefetin, emeğiyle geçinenlerin kendi kendini örgütleme ve kolektif olarak eyleyebilme kudretini tamir etmeye odaklanmış bir sol muhalefetin mevcut güçsüzlüğünün, hatta neredeyse yokluğunun neden olabileceği sonuçlar hiç bu kadar ürkütücü olmamıştı…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar