AKP’nin Neden İç Güvenlik Paketine İhtiyacı Var? -

TBMM’de olaylı bir biçimde görüşülmeye başlanan, iç güvenlik paketi olarak adlandırılan yasa değişiklikleri manzumesi, esas olarak, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki alanda yeni düzenlemeler getiriyor. Bunlardan birincisi temel haklar ve özgürlükler alanı. Tasarıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, yaşam hakkı v.b. alanında yeni sınırlamalar öngörülmekte. Düzenlemeye konu olan ikinci alan ise güvenlik güçlerinin yapılanmasına ve emniyet mensuplarının özlük haklarına ilişkin değişiklikler. Bu çerçevede jandarma teşkilatına ilişkin atama, denetim, görevden alma yetkilerinin İçişleri Bakanlığı’na verilmesi öngörülüyor. Ayrıca, polis teşkilat sisteminde eğitim, terfi, emekliliğe ilişkin yeni düzenlemeler yapılmak isteniyor. Bu yazıda, önce tasarıdaki düzenlemeleri kuş bakışı özetledikten sonra başlıkta ifade edilen soruyu yanıtlanmaya çalışacağım.

Tasarıda temel haklar ve özgürlükler alanına ilişkin hükümlerin iki eksende toplandığı görülüyor. Bir yandan kolluk güçlerine verilen yetkiler artırılır ve yargı erkinin müdahalesine gerek kalmaksızın kullanılır hale getirilirken, diğer yandan da ceza hükümlerinin ağırlaştırılıyor ve yeni cezalar getiriliyor. Bu bağlamdaki düzenlemeleri, tüketici bir liste verme iddiasında bulunmaksızın, şöyle sıralayabilirim: Kişinin üstünün, eşyalarının ve aracının aranmasında hâkim veya savcı kararı aranması şartı kaldırılıp, “kolluk amiri” bu kararı almaya yetkili kılınıyor. Toplumsal olaylarda göstericilerin kullandığı hemen her aracın silah kapsamına alınmasına imkân verecek bir tanım getiriliyor. Böylece, hem polisin silah kullanma yetkisi fiilen genişletilmiş oluyor hem de toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin “yasadışı” sayılması daha kolay hale getiriliyor. Öte yandan, bir gösteri yürüyüşünde suç sayılan fiilleri işledikleri iddiasıyla kişilerin 48 saate kadar hâkim önüne çıkarılmaksızın gözaltında tutulabilmesi mümkün kılınıyor.

Bunun yanında, toplantı ve gösteri yürüyüşü esnasında işlenebilecek suçlar listesi genişletilir ve tanımlar belirsizleştirilirken, bu suçlara verilecek cezalar artırılıyor ve bu suçları işlediği iddia edilenlerin tutuklu yargılanması kategorik hale getiriliyor. Dinleme kararının alınmasında tek bir merci, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi, tüm Türkiye için yetkili kılınıyor. Ayrıca hâkime başvurmadan yapılabilecek dinlemenin süresi 24 saatten 48 saate çıkarılıyor. Daha önce münhasıran hâkim ve savcılara ait olan “suçun aydınlatılması ve suç faillerinin bulunması” için kolluğa emir verme yetkisi mülki amirlere de tanınıyor ve böylece yargı makamına bağlı hareket eden bir adli kolluk yapılanmasının dışına çıkılıyor. Öte yandan, valilerin yaptığı düzenlemelere ve bu bağlamda valiliklerce alınan kararlara karşı gelenlerin hapis cezasına çarptırılması öngörülüyor. Kolluk güçlerine toplumsal olayları önleyebilme amacıyla kişileri bulundukları yerden uzaklaştırma ya da bulundukları yerde tutma yetkisi tanınıyor. Listeyi daha uzatmak ya da ayrıntılandırmak mümkün, ama ben burada durayım. Sanırım bu kadarı bile tasarıyla haklar ve özgürlükler alanının ne büyük bir tehdit altında olduğunu anlatmaya yetiyordur.

Tasarının diğer boyutuna gelirsek, kolluk güçlerinin yapılanmasına ve kolluk mensuplarının özlük haklarına ilişkin hükümlerinin en dikkat çekeni, Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın askeri görevleri dışındaki görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin olarak atama, değerlendirme ve disiplin konularında içişleri bakanı ve valileri yetkilendiren düzenlemeler. Bunun yanında emniyet teşkilatı için de, ortak noktaları siyasi iktidarın polis üzerindeki kontrolünü iyice güçlendirmek olan ayrıntılı düzenlemeler getiriliyor. Tasarıyla, emniyet amiri ve müdürü konumunda olan görevlilerin erken emekli edilmelerine imkân sağlanıyor. Polis mensuplarına disiplin cezası verilebilmesi ya da kızak görevlere atanmaları kolaylaştırılıyor. Polislerin terfilerinde öznel olmayan ölçütlerin kullanılabilmesi daha da kolaylaşıyor. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi ve Polis Koleji kapatılıyor.

AKP neden bu düzenlemelere ihtiyaç duyuyor sorusuna gelirsek, kanımca bunu iki farklı boyutta yanıtlamak mümkün. Üstelik sanırım ve korkarım ki her iki boyutta karşımıza çıkan yanıtlar uzun tahliller gerektirmeyecek ölçüde basit. Birinci boyutta bu düzenlemelerin iktidar partisinin iki temel korkusuna çare olarak düşünülmüş olduğu iddia edilebilir. Bir yandan, Gezi öncesinde Kürt nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı illerde, Gezi sonrasında ise tüm Türkiye’de görüldüğü üzere AKP’yi gerçekten sarsacak asıl muhalefet türü olan Meclis dışı muhalefet kanalları kapatılmak isteniyor. Diğer yandan, bu tarz bir yönetim biçiminde kaçınılmaz olarak dayanılacak tek güç olan devletin örgütlü zor kullanma aygıtı üzerinde tam bir kontrol sağlanması için bilinen tüm mekanizmalar devreye sokuluyor.

Mecliste temsil edilen muhalefetin soldan sağa hiç fire vermeksizin tasarıya karşı birleşmesi sanırım tasarının bu toptancı mantığı yüzünden. 2007 yılında Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda değişiklik yapılarak polisin yetkilerinin artırılır, haklar özgürlükler alanı daraltılırken, hatırlanacağı üzere, dönemin iktidar partisi (AKP), Meclisteki yegâne muhalefet partisi (CHP) ve “devlet iktidarı” temsilcisi konumuna sürüklenmiş olan Cumhurbaşkanı (A. Necdet Sezer) mükemmel bir uyum sergilemişlerdi. O dönemde değişikliklerin hedefi Kürt siyasi hareketinin yükselttiği sokak muhalefetini bastırmak olarak sunulmuştu, dolayısıyla bu bileşenler hiç sorunsuz aynı hizada durabilmişlerdi. Bu tasarı ise sadece polisin yetkilerini artırmayıp aynı zamanda onu parti polisi konumuna sokacak bir içerikte olduğu için, MHP’sinden HDP’sine, sosyal demokratından ulusalcısına tüm muhalefeti karşısında buluyor.

Sorunun yanıtının ikinci boyutuna gelirsek, AKP’nin günün birinde iktidar el değiştirirse kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturabilecek bu tarz bir düzenlemeyi yapmaya neden yeltendiğini sorgulamak gerekli ve burada da yine çok derin analiz yeteneği gerektirmeyen bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu tasarının bu derece ısrarla yasalaştırılmaya çalışılması AKP yöneticilerinin iktidarı günün birinde devretmek durumunda kalma ihtimalini hiç düşünmedikleri anlamına geliyor. 2010 referandumundan sonraki yönetim tarzıyla AKP büyük ölçüde kendini iktidara mahkûm hale getirdi. Gezi ve 17-25 Aralık süreçleri de AKP’nin iktidardan ayrılması halinde hesabını vermek durumunda kalacağı faaliyetlerinin listesini önemli oranda kabarttı. Dolayısıyla, AKP yöneticilerinin iktidarda kalma halini süresiz kılmak için her şeyi yapmaları kendi içinde tutarlı bir tavır haline dönüştü.

Bu tasarının yasalaşması halinde başkanlık sistemine mi geçilsin, parlamenter sistem içinde mi kalınsın tartışmasının artık tamamen anlamını yitireceği öngörülebilir. Bilindiği üzere, bu sistemler “demokratik yönetim biçimleri” üst başlığı altında toplanır. İç güvenlik paketinin yasalaşması halinde Türkiye’de geçerli olan rejimin demokrasiye ilişkin son parçaları da ortadan kalkacağı için, diktatör konumuna kimin yükseleceğini belirleyecek mekanizmaların ne şekilde yapılandırılacağı “teferruat” haline gelecektir.

 

Bu yazı Tükenmez dergisinin Bahar 2015 (Mart) sayısında yayınlanmak üzere kaleme alınmıştır

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar