AKP’nin İşsizlik Fonu Manevrası: “İstihdam Edemiyorsan İstihdam Edermiş Gibi Yap!” -

 Başlangıç’ın 1. sayısında yazdığım “Kömür ve Makarna’yı Geri Almak” adlı makalede, AKP’nin sosyal yardım siyasasını iyi kullandığını, her yıl 6-7 milyon ailenin bu yardımlardan faydalandığını, dahası yardımların sadece makarna ve kömür ile sınırlı kalmayıp engelliler, eğitim, dul ve yaşlı aylıklarına kadar geniş bir etkin kullanımı olduğunu belirtmiştim.

Bu yazıda da AKP’nin sosyal yardımlar dışında “istihdam artırıcı önlemler” başlığı altında yürüttüğü politikaları sıralayarak, geniş yoksul kesimleri aslında nasıl işçi statüsüne bile kavuşamadan sürekli yardıma muhtaç bir halde tuttuğunu ve onları bu halleriyle sermayeye nasıl ucuz emek olarak sunduğunu inceleyeceğim.

 

Emekçinin parasıyla dolan fon: “İşsizlik Fonu”

İşsizlik fonu, işveren, işçi ve devletin belirli oranlarda yaptıkları katkılarla 1999 yılında oluşturuldu. Ancak bu fondan faydalanma kriterleri o kadar katı, faydalanma süreleri o kadar kısıtlı ve aldığınız yardım o kadar düşük ki şimdiye kadar hak sahipleri fonun ancak yüzde 10’undan faydalanabildi. Yani her yıl 10 birim kaynak toplanırken, bunun sadece bir biriminden işini kaybedenler faydalanabiliyor. Belki kriz zamanları daha etkin kullanılmış olabileceğini düşünebilirsiniz. Ama ülkenin gördüğü en sert kriz olan 2001 yılında bile, insanlar kitlesel olarak işsiz kalmasına rağmen fonun kaynakları kadar dahi harcama yapılmadı.

Yıllar içinde bu fonda o kadar çok kaynak birikti ki (aşağıda bahsedeceğim amaç dışı yoğun kullanımlara rağmen şu anda 78 milyar TL), AKP hükümeti en sonunda bu soruna bir çözüm bulacaklarını ilan etti. İşsizlik fonu gibi bir kaynağa ilişkin çözüm ya da reform denildiğinde, en fazla 6-10 ay arası olan yardımın süresinin arttırılacağı ya da (halen en az asgari ücretin yarısı, en fazla asgari ücret kadar olan bu yardımın) alt seviyesinin en azından asgari ücrete çekileceği beklenir. Ama bu olmadı. Hükümet bu kaynakların 13 milyar TL’sini GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) yatırımlarına kaydırmaya karar verdi. Deprem vergilerinin duble yollara ayrıldığında olduğu gibi bu fon da adaletsiz bir vergi hâlini alarak inşaat yatırımları için kullanıldı.

Bu kaynakla inşaat sektörünün fonlanmasını ve kent hakkı konusunu başka bir yazıya bırakıp, bu fondan geriye hâlâ çok yüksek bir kaynağın kaldığının altını çizelim. Bu kaynağın da İŞKUR’a, istihdamı artırması için tahsis edilmesine karar verildi.

 

İstihdam hem artsın hem bedava olsun

İstihdamın nasıl arttırılmak istendiğini ya da ucuz emeğin hangi yollar ile yaratıldığını anlamak için İŞKUR’un uygulamalarına bakmak gerekiyor. İŞKUR, işsizlik fonundan elde ettiği gelirlerle (kısmi de olsa) sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz istihdamı (ucuz istihdamı bir kavram olarak kullanıyoruz) sermaye için bedava finanse ediyor. Örneğin İş Başı Eğitim Programı (İEP) ile bir işveren, var olan işçi sayısının 1/10’u kadar işçiyi 6 ay boyunca cebinden para çıkarmadan çalıştırabiliyor. 1/10 oranına denk düşen küsuratlar ise tam sayıya yuvarlanıyor. Yani iki çalışanınız varsa bir kişi alabilirsiniz. Bitmedi; bu eğitim sonunda bu işçilerden bir tanesini bile işe alırsanız kontenjanınız bir kişi daha artıyor. Yine bitmedi; eğitim alanlardan yüzde 20’sini işe başlatırsanız, aynı yönteme takip eden altı ayda yine başvurabiliyorsunuz.

Biraz kafa karıştırıcı bir yöntem olduğu muhakkak ama özellikle sezonluk yoğun çalışan işletmelerin (tekstil, turizm, vb.) bu hesapları kılı kırk yararak takip ettikleri söylenebilir. Bu çerçevede işçilere devlet tarafından günlük 25 TL verilmekte. İşveren hiçbir yükümlülük altında değil. İzin yok, tazminat yok (sağlık izni bile en fazla beş gün). Bu istihdam artırıcı bir uygulama gibi görünse de İŞKUR yetkililerinin ya da basının bu haberi verirken kullandığı jargon, meselenin özünü hemen açık ediyor: “İşe birini almadan önce mutlaka okuyun”, “İşverenlere yeni müjde”. Bu haber başlıkları zaten yeni istihdamdan çok, sermayenin devletten alacağı teşvikin esas mesele olduğunu hemen gösteriyor. Hatta bu algı o kadar kuvvetli ki basını geçtik, resmi bir dil kullanmayı seven bürokrasi bile bu yasanın istihdamı geliştirme için getirilmediğini sezmiş durumda. Kahramanmaraş Valiliği sitesi yasayı kendi adı yerine bakın nasıl sunmuş: “İşyeri Sahipleri ve İşletmecilere Yeni Destek”.

Ayrıca bu yöntemin gerçekten bir işbaşı eğitimi olduğunu varsaymak da imkansız. Çünkü başvurular İŞKUR’a değil direkt işverene yapılıyor. İŞKUR’un, çalışanlara eğitim mi verildiğini yoksa çalışanların düz işçi olarak mı çalıştırıldığını denetleyecek mekanizması yok.

Sosyal Haklar Derneği bünyesinde yayınladığımız “Sosyal Hak İhlalleri” raporumuzda da tespit ettiğimiz gibi bazı işverenlerin önce işten atıp, altı ay sonra aldıkları bu işçilerin bir kısmını yine bu programla işe aldığını öğreniyoruz. Hatta markalaşmış bir sürü perakende zinciri, adı sanı konularak “İEP kontenjanından işe alacağız” diyerek iş ilanlarını bile bu şekilde verebilmektedir (pizzacılar, marketler, çağrı merkezleri, vb.). Evet, iş başında kasiyerlik öğrenmek, pizza dağıtımı yapmak gerçekten desteklenmesi gereken konular(!). Altı ay boyunca hiçbir hakkı olmayan hem de ücretsiz işçiyi kim istemez!

Yine İŞKUR bünyesinde mesleki eğitim hizmetleri verilmekte. Bu alana da yüksek fonlar ayrılmakta. Bu yasa çıktığından beri sadece İŞKUR’a hizmet veren birçok eğitim kurumu peyda oldu. İŞKUR, eğitim şirketlerinin yer kirasını bile karşılayan projeleri destekleyince, en alttaki garibanlara eğitim verecek kurumlar, örneğin İstanbul’un Levent gibi ‘nezih’ semtlerinde açılmaya başlandı. İşsizin iş bulamamasını iyi CV yazamamasına bağlayan ve “CV nasıl yazılır?” gibi eğitimler de içeren ilginç programlar söz konusu. Yoksulluğun, bireylerin yoksulluktan nasıl çıkacağını bilemediği için gerçekleştiğini savunan 90’lı yılların sosyal bilim tezleri sağ olsun!

Mesleki eğitimlerde sadece eğitim kurumlarına fonlar akıtılsa bu eğitimlere ilgi oluşmazdı. Ancak eğitime katılanlara da günlük 20 TL cep harçlığı verilmesi bu eğitimlerin aylar öncesinden kontenjanlarının dolmasına neden oluyor. Mesleki eğitimlerin ezici bir çoğunluğunun meslek öğretmediklerini, olsa olsa bir kısım insana ‘hobi’ kazandırdıklarını söyleyebiliriz. Ama halkın büyük bir kısmının hobi edinmek gibi bir lüksü yok. Devletin vereceği aylık toplam 440 TL’yi edinebilmek için düzenli bir öğrenci moduna girmek zorundalar.

“Yine İstihdam – Garantili Eğitim” adıyla lanse edilen MEK (Meslek Eğitim Kursları) projesi yine eğitim alacak insanların normal mesai yapar gibi, devletten alacağı 20 TL ile çalışacağı, yani günlük harçlıkla ucuz emek olarak sermayeye sunulduğu bir uygulama. Buradaki uygulamanın İEP programından tek farkı ise yüzde 50 istihdam garantisi. Ama işveren için İEP gibi kontenjan kısıtlaması yok. Zaten ihtiyacınız varsa alın iki eleman; bedava çalıştırın, sonra bir tanesini atarsınız nasıl olsa.

Girişimciliği özendiren eğitimler de verilmekte. Girişimci olabilmeniz için de devlet size günlük yine 20 TL cep harçlığı vermekte. KOSGEB (KOBİ Destekleme ve Geliştirme Başkanlığı) aracılığıyla dağıtılan girişimci kredilerini alabilmek için ön şart İŞKUR eğitimlerini düzenli takip etmek. Özellikle kadınlara daha yüksek kredi ve kontenjan tanındığı için kurduğu işi eşi üzerinden kayıt ettirenler çoğalmaya başladı. Nitekim mali sorunlarla karşılaşılınca dünya kadar borçla ortada kalıveren kadınların hikâyeleri gazetelerin üçüncü sayfalarına düşmeye başladı bile.

Yine emekçilerin fonundan karşılanan bir başka istihdam projesi de ilk duyulduğunda kulağa hoş gelen bir tınıya sahip: “Toplum Yararına Çalışma” istihdamı. Burada da amaç yine vasıfsız işçileri asgari ücretle toplum yararına hizmetlerde çalıştırmak. Burada günlük harçlık yerine asgari ücretle istihdam var. Ama ne iş güvenceniz ne de herhangi bir hakkınız var. Bu yazı yazıldığı sırada direnişleriyle gündemde olan Van’da toplum yararına çalıştırılan işçilerin bir anda yararsız bulunmaları da güncel bir örnek. İnsan soramadan edemiyor: Acaba bu insanların topluma yararsız olduklarının anlaşılması için seçimler mi beklendi?

İŞKUR’un işsizlik fonunun yağması bununla da bitmiyor. 2011 yılında çıkarılan yasa ile (2015 sonuna kadar geçerli) işletmelerin yeni aldığı elemanların SGK işveren primleri yine İŞKUR tarafından karşılanıyor. Yani yine işveren desteği var. Zaten fonumuz zengin. Madem zengin, işçilerden kesinti yapmayalım, onların ücretine yansıtalım gibi bir yaklaşım da yok.

 

İşsizlerden değil işsiz kalmaktan korkmayan işçiden korkmak

Yukarıdaki örnekler, aslında bu yayının diline de yakışmayan alaycı bir dille aktarıldı. Zira uygulamalar “fonu nasıl harcayalım?” ve “işverenler bundan nasıl faydalansın?”ın çabasının bir ifadesi. Ama dikkatli ve eleştirel okuyucular elbette ki şunu soracaklardır: Peki devlet neden bu kadar lakayt bir şekilde bu fonu kullansın?

Çünkü fondan uzun zamandır işsiz olanlar faydalanamıyor, “yeni işini kaybedenler” kullanabiliyor. Onlar da yetersiz kullanıyor. Şayet bu şartlar işini kaybeden çalışanlar için kullanılsa, örneğin bu fondan 6-10 ay değil de iki yıl faydalanılabilse; verilen yardım asgari ücretin yarısı ile tamamı arasında değil de kişinin mevcut gelirinin yüzde 70’i gibi bir gelire denk gelse ne olur? Aslında bunu tahmin etmek çok zor değil. Bu dediklerimiz olsa işçi sınıfının bir bütün olarak eli kuvvetlenmiş olacak. Sınıf mücadelesinin birçok evresinde (kendimizi de katarak) insanların işsizlik korkusu yaşadıklarını, bu anlamda mücadeleden geri durduklarını, var olan işsizlik maaşlarının onlarda bir garanti duygusu yaratmadığını görmek gerekiyor.

AKP iktidarı diğer iktidarlar gibi bu araçları var olan işçi sınıfı lehine değil, yoksullaştırdıkları halka bir nebze sosyal yardım yapmak amacıyla kullanıyor. Böylece hem var olan işçi sınıfının cesaretini kırıyor hem de var olan işsizlere yaptığı sosyal yardımları oya tahvil ediyor. Bir asgari ücretli işsiz kaldığında devletten aylık 400 TL alabilirken, bir işsiz kursa giderek ayda 440 TL almakta. Ayrıca işsiz kalan asgari ücretli, kursa gidene göre daha kısa süreli sağlık sigortasından faydalanabilmekte. Fon işini kaybedecek olanlara bir güvence vermektense, iş arayıp bulamayan artık ne yapacağını bilemeyen kesimlere bir parmak bal sunuyor.

Geçen sayıdaki yazımın sonunu sosyal yardımları alanları suçlamaktansa, bu yardımların yasal bir hak olarak talep edilmesini, bir sosyal mücadele alanı haline getirmemiz gerektiğini söyleyerek bitirmiştim. Burada da yine aynı şekilde, işsizlik fonunun işçi sınıfı lehine kullanımını talep etmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bunun işçi sınıfı hareketine ivme kazandırabileceğini görmek önemli. Oluşan fonların sermayeye teşvik mantığı altında dağıtıldığını, yoksulların da kalıcı işler yerine asgari ücretin yarısına muhtaç hâle getirildiklerini teşhir etmek görevimiz olmalı.

 

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar