AKP ve Türkiye’de Neoliberal Otoriterizmin Sınıfsal Dinamikleri - and

12 Eylül 2010’da gerçekleşen anayasa değişiklikleri referandumuna kadar AKP, kendi hegemonya projesini demokratik olarak sunmayı başarabilmiş ve bu yönde bir yarılmayı solun içinde de mümkün kılabilmişti. Bunu da özellikle demokratikleşmeyi sivilleşmeye indirgeyen bir politik çizgiyle becermişti. Bu yıllar zarfında AKP’nin hegemonya projesinin niye demokratik değil otoriter olduğunu izaha uğraşmıştık bolca. 2010 referandumunun hemen ertesinden bugüne,bu hava özellikle liberal ve sol liberal çevrelerde dağılmış durumda. AKP’nin demokratik değil, otoriter bir siyasal rejim inşa etmekte olduğu artık tartışma konusu bile değil. Ancak son yıllarda Türkiye’de otoriterizmin niteliksel bir sıçrama gösterdiği de aşikâr.

AKP dönemindeki otoriterizmi neoliberal kapitalizmin sınıfsal dinamikleri üzerinden okumadığımızda veya AKP iktidarının farklı alt dönemlerini hiçbir farklılık yokmuş gibi analiz ettiğimizde karşımıza iki açıklama biçimi çıkıyor. Bunlardan birincisi, bir çeşit takiyye argümanı:“Bunlar hep böyleydiler, takiyye yaptılar, kandırdılar, gücü ellerinde toplayınca gerçek (İslamcı, baskıcı) yüzlerini gösterdiler…” İkincisi ise, “aslında en başta demokratiktiler ama gücü, hele ki devlet gücünü ele geçirince iktidar bunları yozlaştırmaya başladı, demokratlıklarını kaybettiler, iktidar ve para hırsıyla gözleri döndü” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama biçimi.

Biz ise AKP dönemini Türkiye’de neoliberal otoriterizmin özgül bir safhası olarak ele alacağız ve AKP dönemi içinde de neoliberal otoriterizmin sürekliliklerini ve değişimlerini sınıf içi ve sınıflar arası ilişkiler üzerinden analiz edeceğiz.

Neoliberalizmi salt bir ekonomik politikalar demeti olarak değil işçi sınıfının kolektif özneliğine yönelik bütünlüklü bir siyasal saldırıyı içeren, burjuvazinin bir sınıf stratejisi olarak okuyoruz. Bu nedenle neoliberalizm, siyaseti ve siyasal kurumları sınıfsal çelişki ve mücadelelerden arındırmayı, yani sınıf temelli siyaseti ortadan kaldırmayı hedefler. Neoliberalizm bu temel özelliğinden dolayı otoriter devlet formlarını ve otoriter siyasal projeleri besler. Türkiye’deki ve AKP dönemindeki özgüllüklerini yazı boyunca tartışacağımız neoliberal otoriterizmin bu iki boyutunu biraz daha açacak olursak:

Birincisi, neoliberalizmin işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına yönelik siyasal bir saldırı olması, emekçileri bölmeyi, ekonomik yönden güçsüzleştirmeyi, sendikal ve politik örgütlerini zayıflatmayı, işçi sınıfının topluma ‘liderlik etme’ kapasitesini azaltmayı ve dayanışma kültürlerini aşındırmayı kapsar. AKP’nin neoliberal otoriterizminin ayırt edici özelliğini, işçi sınıfının ekonomik ve siyasal gücünde, kültürel yapısında yaşanan muazzam gerileme ve dağılmada aramak isabetli olacaktır.

Bu durum kuşkusuz AKP dönemiyle sınırlı olmayan, 1980’lerden başlayan bir süreç içerisinde gerçekleşti. Ancak AKP iktidarının işçi sınıfını güçsüzleştirme ve parçalama siyasetinde çok daha ileri gidebilmesi onun baskı ve tahakküm araçları yanında rıza ve onay mekanizmalarını da kurabilmesi sayesinde mümkün oldu. AKP, uyguladığı neoliberal popülist politikalarla hem işçi sınıfı içindeki bölünmeleri ve ayrılıkları derinleştiriyor hem de özellikle en yoksul ve güvencesiz toplum kesimlerini kendine bağımlı kılıyor.

İkincisi,neoliberalkapitalizm dünyanın her yerinde o ya da bu şekilde siyasal alanın daraltılmasını, siyasal demokrasi imkânlarının kısıtlanmasını ve buna uygun devlet biçimlerinin kurumsallaştırılmasını beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede, devletin siyasal ve kurumsal pratiklerini sosyal ve siyasal mücadelelerden izole etmek üzere devlet aygıtları arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenir. Bu eğilimi 1978 gibi çok erken bir tarihte gören ve “otoriter devletçilik” olarak tarif eden Poulantzas bunun kapitalizm açısından yeni normal devlet formu olduğunu da söylemiştir.Poulantzas bu yeni devlet formunun özellikleri arasında yürütmenin yasama ve yargı karşısında güçlenmesi, kararnamelerle yönetim, biçimsel olarak kuvvetler ayrılığının kalkması, devletin zor aygıtlarının ön plana geçmesi, siyasi partilerin hegemonya örgütleyicileri olarak işlevlerini yitirmeleri ve toplumsal-sınıfsal bağlarından koparak devletleşmeleri gibi görünümleri sayar.[1]

Bu yapısal eğilimi tespit etmek çok önemli olsa da,neoliberalizmin artık 30 yılı aşan tarihinde karşılaştığımız farklı otoriter devlet formları arasındaki nüansları ayırt etmede ve bu nüansların sınıfsal güç ilişkileriyle bağını yakalamada eksik kalacaktır.Örneğin bu yapısal eğilim Türkiye’de farklı dönemlerde farklı biçimlerde tezahür etmiştir. 12 Eylül rejimi neoliberal militarizm yoluyla burjuvazinin işçi sınıfına topyekûn saldırısını,  ‘neoliberal otoriter devletçi’ devlet formunda kurumsallaştırmıştır. Ardından gelen ANAP’ın Yeni Sağ siyaseti bu devlet formunu hem muhafaza etmiş hem siyasetin, iktisadın teknikleştirilmesini derinleştirmiş, ancak izlenen dışlayıcı strateji işçi sınıfı ve köylülük üzerinde hegemonya tesisine engel olmuştur. 1990’lar ise sermaye birikimi ve hegemonya krizleri çerçevesinde merkezinde ordunun yer aldığı bir ‘Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’ formu altında geçmiştir.

AKP dönemi,baskıyı rızayla dengeleme mekanizmalarını devreye sokmak suretiyle bu hegemonya krizine son vererek başladı. İşçi sınıfı karşıtı politikaları derinleştirirken neoliberal popülist yeniden dağıtım mekanizmalarını da devreye soktu. Neoliberal otoriter devlet formunun ana yapısını devam ettirirken onun merkezinden ‘demokrasi adına’ orduyu uzaklaştırdı. Son alt döneminde ise neoliberal otoriterizme niteliksel bir sıçrama yaşatıyor: ordu yerine polis merkezli bir otoriter devlet formunun inşasıyla, yürütmenin güçlendirilmesinde fiili başkanlık sisteminin tesisiyle ve yürütmenin yargı ve yasama üzerinde neredeyse mutlak kontrolünün yerleştirilmesine yönelik hamleleriyle, lider kültünün diktatoryal eğilimlere dönüşmesiyle.

AKP dönemi Türkiye’de neoliberalizmin diğer alt dönemlerinden yukarıdaki biçimde ayrışırken, bizatihi AKP iktidarının çeşitli alt dönemlerinde de sınıfsal ilişkiler ve neoliberal otoriterizm farklı tezahür etmiştir. Başlangıç’ın ilk sayısında AKP dönemi için aşağıdaki alt dönemlendirmeyi önermiştik:

  • 2002-2007 Yaygın ancak Kırılgan Hegemonya Zemininde Mevzi Savaşı
  • 2007-2011 Yaygın Hegemonya Zemininde Cephe Savaşı ve Devletin Kontrolü
  • 2011- Neoliberal-İslami Muhafazakâr-Otoriter İnşanın Derinleşmesi,

Hegemonya ‘Krizi’, Devlet Krizi

Ve şunu eklemiştik: Bu alt dönemlere bakıldığında 2008 ekonomik krizi ve krize verilen cevaplar ile 2010 (Anayasa değişiklikleri referandumu) / 2011 (genel seçim) önemli kırılma anlarını oluşturuyor. Gezi, bu kırılma sürecinde iyice billurlaşan AKP’nin neoliberal ve İslami-muhafazakâr politikalarına içsel olan otoritarizmine bir başkaldırı olarak ortaya çıktı. Bu sürecin en önemli sonuçlarından birisi ise AKP’nin kendisinden farklı olanlara da seslenen yaygın bir hegemonyadan daha sınırlı bir hegemonyaya oynayan bir siyasal stratejiye yönelmesi oldu. Bu aynı zamanda siyasal stratejisinin sağ popülizmden İslamcı popülizme kayması anlamına geldi.[2]

Bu yazıda ilk olarak AKP’nin üçüncü alt döneminde yaşadığımız otoriterizmin niteliksel sıçramasını daha ziyade iktidar bloğu ilişkilerine odaklanarak iki hat üzerinden açıklayacağız: a) 2008 krizi AKP’nin sınıf içi ve sınıflar arası ilişkileri yönetme kapasitesinde bir daralmaya yol açtı. AKP’nin kriz karşısında yöneldiği politikalar Gezi isyanında, dış politikada, Tekel ve Soma’da artık yaygın bir hegemonya stratejisinin imkânsızlığını ve terkedilişini açığa çıkardı. b) Devlet katında da hegemonyanın tesis edildiğinin düşünülmesi yeni stratejinin gerçekleştirilebilme kapasitesine de işaret ediyor.İkinci olarak da AKP’nin artık sınırlarına doğru derinleştirmesine rağmen neoliberal otoriterizmine nasıl taban bulabildiğini, dolayısıyla da nerede kırılması gerektiğini, her bir alt dönemde süreklilik arz eden işçi sınıfına yönelik politikaları üzerinden açıklayacağız.

İktidar Bloğu İçindeki Çatırdamalar ve Çatışmalar

Türkiye’de burjuvazinin sınıf içi dinamikleri açısından ana bölünmeleri şöyle tarif edebiliriz:

1- Üretim, ticaret ve finans alanlarında faaliyet gösteren holdingler üzerinden ve TÜSİAD’da örgütlenmiş, finans sermayesini kontrol eden, küresel kapitalizmle iktisadi, siyasi, kültürel düzeyde derinden entegre,Batıcı-laik büyük burjuvazi.

2- TOBB içindeki ticaret ve sanayi odalarında örgütlü, 1980 sonrasının esnek üretim ve ihracata yönelik sanayileşme koşulları altında esas olarak emek maliyetinin bastırılması üzerinden var olan küçük ve orta boy burjuvazi.

3- Bu ikinci grubun içinde yer alan ancak kültürel ve siyasal aidiyet olarak kendisini Türkiye’de siyasal İslamcı hareket içinde (önce Refah Partisi sonra AKP) tarif eden, aslen MÜSİAD içinde örgütlü İslamcı[3] küçük ve orta boy burjuvazi.

Hiç şüphe yok ki manzara çok daha karmaşık. Sadece sermayenin üretimi, yeniden üretimi ve dolaşımındaki farklı pozisyonlara sahip sermaye fraksiyonları (üretim, ticaret, finans ayrışmaları; sektörel ayrışmalar vb.) açısından değil. Örneğin, büyük burjuvazinin kendisine bağlı bir KOBİ ağı oluşturduğu TÜRKONFED’in varlığıyla ya da üçüncü grubun içinde İslamcı sermaye içi farklı yapılanmalar ve gerilimler dolayısıyla (MÜSİAD’ın yanı sıra Gülen Cemaati’nin TUSKON’unun veya Saadet Partisi’ne yakın ASKON’un varlığı) ya da bizatihi AKP döneminde üçüncü grubun içinden çıkarak birinci grup içinde yer alan farklı ideolojik-politik çizgideki sermaye gruplarının varlığıyla sermaye içi gruplaşmalar daha karmaşık bir manzara sergiliyor.

Yine de özellikle İslamcı sermaye ile Batıcı-laik tekelci büyük burjuvazi arasındaki sınıf içi liderlik mücadelesi neoliberal otoriterizmin kırılma ve değişim anlarını anlamak açısından önemli. Bu mücadele 1990’lı yıllardan beri süregitmekte. 1990’lı yıllarda tekelci büyük burjuvazi ve onun siyasal temsilcileri neoliberal politikaların sınıfsal dışlayıcılığı ve Kürt sorununun militarize olduğu savaş koşulları içinde hegemonya krizini Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’ne dayanarak kapatmaya çalışmıştı. Tekelci burjuvazi,bu mücadele çerçevesinde İslamcı sermayenin RP tarzı bir İslamcılık üzerinden yükseliş arayışına da yine bu devlet formu üzerinden cevap üretmişti (28 Şubat). Aşağıda tartışacağımız gibi AKP’nin kuruluşu ve iktidara yükselişi bu dinamiği ve ilişkiyi yeni bir evreye taşıdı. AKP döneminde İslamcı burjuvazi içinden artık yeni bir “tekelci kol yeşermiştir”. Bu yeni İslamcı tekelci burjuvazi veya “muhafazakâr finans kapital”ekonomik açıdan hâlâ daha cılız olsa da,[4]Batıcı-laik tekelci büyük burjuvazinin alternatif bir hegemonya projesi bulamadığı koşullarda, politik-hegemonik avantajı (AKP’nin tesis edebildiği hegemonya projesi) dolayısıyla sınıf içi mücadelede önemli bir manivelaya sahiptir.2008 krizi ve devlet katında hegemonyanın tesisi bu sınıf içi mücadelenin sertleşmesini ve neoliberal otoriterizmin derinleşmesini tetikleyen oldukça önemli bir sınıfsal dinamiktir. Şimdi bu ilişkinin gelişim sürecine bakalım.

İktidar Bloğu ve AKP

Balayı Dönemi:

1990’ların sermaye birikim ve hegemonya krizlerinin ardından AKP, başarılı bir hegemonya projesini hayata geçirdi. Hegemonyanın temel koşullarından birisi iktidar bloğu, yani hakim sınıflar içi fraksiyonların birliğinin sağlanmasıdır. Şüphesiz ki 28 Şubat sonrasında RP çizgisi üzerinden kendi gelişimini sürdüremeyeceğini anlayan İslamcı küçük ve orta boy burjuvazi AKP’nin kuruluşunda çok etkindi ve bu burjuvazi fraksiyonuyla AKP arasındaki ilişkiler organikti. Ancak RP’den farklı olarak AKP’nin hegemonik başarısı, kendi organik burjuvazisinin dışındaki sermaye fraksiyonlarının birliğini inşa edebilmesindeydi. Bu noktada tekelci büyük burjuvazinin pozisyonu en belirleyici olandı. 2002’den 2008’e kadar AKP burjuvazinin farklı fraksiyonlarının birliğini sağlayabildi.Peki bu nasıl gerçekleşti?

AKP 2001 krizi sonrasında uygulamaya konan IMF ve DB menşeli yapısal uyum politikalarını aynen devam ettirdi. Bu döneme rengini veren politikalar şunlardı: sıkı maliye politikası, kamu borcunun düşürülmesi, faiz dışı fazla, anti-enflasyonist politikalar, düşük kur-yüksek faiz-aşırı değerli TL politikasıyla yabancı sermaye girişinin sağlanması, ucuz ve bol yabancı kaynak ve kredi imkânları ile ucuz emek üzerinden imalat sanayinde ihracata yönelik büyüme, ekonomik karar almanın üst kurullar eliyle teknokratikleştirilmesi ve merkezileştirilmesi, büyük özelleştirmeler. Bu politikalar finansal sermayeyi kontrol eden tekelci büyük burjuvazinin hegemonyası altında küçük ve orta boy sermayeyi ve onun içindeki İslamcı sermayeyi aynı birikim stratejisi ve hegemonya projesine entegre edebildi. 2002-2004 arasında zaten uygulanmakta olan IMF anlaşmasına devamın yanı sıra 2005-2008 arası yeni bir IMF stand-by anlaşmasını da imzalayan AKP bu politikalarla uluslararası finans sermayesinin taleplerini de karşılıyordu. Uygulanan mali politikalardan küçük ve orta boy sermaye çok hoşnut olmasa da bu hoşnutsuzluk emek maliyetlerini daha da düşüren politikalarla giderildi. İş kanunu, sağlık alanının yeniden yapılandırılması ve SSGSS gibi politikalarda işçi sınıfı karşısında burjuvazinin ekonomik çıkarları lehine hareket edildi. Ayrıca İslamcı burjuvazi hem ulusal hem yerel düzeyde özelleştirmeler ve kamu ihalelerinden önemli paylar alarak makro-ekonomik finansal istikrar politikalarının dezavantajlarını ziyadesiyle telafi edebildi.

Belirtmek gerekir ki bu dönemde aslında büyük sermaye ile küçük ve orta ölçekli sermaye arasındaki geleneksel işbölümü esasen devam etti. Bu ikinciler Türkiye büyük sermayesinin terk ettiği gıda, tekstil gibi sanayilerde, perakende sektöründe yoğunlaştılar. Yeni yeni ama hızla ticarileşen ve metalaşan eğitim, sağlık gibi hizmet sektörüne yoğun olarak yatırım yaptılar. TOKİ ile 2009’dan sonra sıkılaşacak işbirliği bu dönemde başladı. Kamu ihaleleri ve özelleştirmelerde kuşkusuz daha fazla pay sahibi oldular. Özelleştirmelerde yaşanan bu kayırmalar burjuvazi içerisinde sorun çıkarmadı, zira örneğin Denizli Süt Fabrikası’nın bu sermaye kesiminin tipik temsilcisi olan Ethem Sancak’a verilmesi büyük burjuvazi açısından dert değildi; çünkü bu sırada Koç, Türkiye’nin en büyük ve en kârlı şirketi olan Tüpraş’a konuyordu. Ayrıca finans sermayesi büyük burjuvazinin elinde olduğu için dış kaynak girişinden paylarını faiz olarak bolca aldılar; kamunun ve özelin borçlandırılmasına aracılık ettiler.

Buna ek olarak, siyasal alanda da AKP’nin ordu-merkezli vesayetçi bloğa karşı sivilleşme politikaları izlemesi, demokratikleşme ve Kürt sorununda çözüm vaadini canlı tutması, AB’ye üyelik doğrultusundaki politikaları, zaman zaman gelgitli olsa da ABD’nin yeni-emperyalist politikaları çerçevesinde bir dış politika izlemesi, iktidarının ilk iki döneminde İslami-muhafazakâr politik gündemini fazla zorlamaması, Türkiye büyük burjuvazisi dahil sermaye çevreleri açısından 2007 seçimlerinde istikrar adına AKP iktidarının devamını istemelerini sağlamıştı.

Hiç şüphe yok ki ne 2001 krizi sonrası ve 2002 seçimlerine giderken büyük burjuvazinin gönlünde yatan aslan AKP idi ne de sonrasında sınıf içi gerilimler veya AKP ile tekelci büyük burjuvazi arasındaki gerilimler topyekûn ortadan kalkmıştı. Keza iktisadi alandaki bölüşüm dinamikleri görece rahatlıkla yönetilirken siyasi ve kültürel-ideolojik alandaki bazı ters çıkışlarda gerilim açıkça ortaya çıkıyordu. 2002-2003 YÖK kanununda değişiklik tartışmaları, türban meselesi, eğitim alanındaki uygulamalar, cumhurbaşkanlığı seçimi gibi meselelerde, laiklik/anti-laiklik eksenindeki gerilmelerde TÜSİAD’ın hükümete fren yaptırmaya kalkan çıkışları bunlara örnektir. Ancak tekelci büyük burjuvazi açısından küresel kapitalizmle ve emperyalist iktisadi, siyasi, askeri yapıyla uyumlu bir hat içinde olduğu sürece ne AKP’yle açık bir mücadeleye gerek vardı ne de bu hattı akamete uğratacak 2003-2004 darbe girişimleri gibi hamlelere sıcak bakmaya. Diğer yandan,AKP’nin sık sık şantaj ve tehditle büyük burjuvaziyi siyaseten etkisizleştirme yoluna gittiğini de eklemeliyiz. AKP bir yandanbüyük sermayenin iktisadi politika tercihleri ile uyumlu bir pratik sergilerken, diğer yandan da bu sermayenin kendisine karşı kültürel-siyasal bir itiraz ve muhalefet geliştirmesini kimi zaman şantaj yoluyla (Aydın Doğan’a kesilen vergi cezası gibi ya da Doğuş Holding örneğinde görüldüğü gibi ihaleler karşılığında dize getirme gibi); kimi zamanda onun itibarına yönelik saldırılarla (Erdoğan’ın TÜSİAD’ın 28 Şubat sürecine verdiği desteği her fırsatta hatırlatması gibi) engelledi.

Balayından Krize:

2008 dünya krizinin Türkiye’yi de doğrudan vurması, neoliberal kapitalizm çerçevesindeki ana hatta yapısal bir değişikliğe yol açmasa da önemli bazı kırılmalara ve yeni yönelimlere yol açtı.Kriz karşısında AKP’nin izlediği stratejiler iktidar bloğu içindeki çatlakları derinleştirdi ve sonrasında da bir hegemonya krizinin uç vermesine yol açtı. 2008 krizi, İslami burjuvaziyle organik ilişkinin daha fazla ön plana çıkmasıyla, dış ticaret-dış politika yönelimindeki yeni hamlelerle ve de kentsel dönüşüm-inşaat merkezli birikim stratejisiyle üçüncü alt döneme ve hegemonyanın kriz noktalarının oluşmasına önemli etkilerde bulundu.

2001’den farklı olarak 2008 krizi likiditenin bol ve ucuz olduğu dönemde aşırı borçlanan ve küresel daralmayla birlikte başta Avrupa ve kısmen ABD piyasalarına ihracat kapasitesini yitiren imalat sektörünü vurdu. İhracat piyasalarındaki daralma, dış kaynakların durması, iç talebin güçsüzleşmesi gibi sonuçları karşısında sermayenin krize ilk cevabı işten çıkarmalar şeklinde oldu ve işsizlik oranlarında ciddi bir artış yaşandı. Unutmamalı ki AKP’nin oy kaybettiği yegâne seçim, krizin etkisinin çok taze olduğu 2009 yerel seçimleriydi.

Kriz sürecinde AKP iktidarının izlediği politikaların her biri birikim krizini bir siyasal krize ve hegemonya krizine doğru evriltecek dinamikleri içeriyordu.

1-Kriz, burjuvazi içi balayının sonuna gelindiğine işaret etti. AKP, uygun küresel koşullar altında o güne kadar yönetebildiği sermaye içi çıkar farklılaşmaları karşısında yeni bir pozisyon aldı ve tercih yapması gerektiğinde organik ilişki içinde olduğu İslamcı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etti.

TÜSİAD, daha 2007’de, Cumhurbaşkanlığı krizi ve seçimler dolayısıyla ekonomik önlemlerden taviz verildiği, neoliberal reformların durma noktasına geldiği yönünde eleştiriler yükseltiyor, dünya ekonomisindeki durgunluk riskine dolayısıyla da dış kaynakların daralacağına işaret ediyor ve IMF’yle 2008’de yeni bir anlaşma yapılmasını talep ediyordu.[5] Kriz karşısında TÜSİAD, IMF ile yeni bir anlaşma yapılmasını ve mali disiplini isterken, küçük ve orta boy sanayi burjuvazisi ve onun örgütlendiği TOBB, MÜSİAD gibi örgütler IMF anlaşmasına özellikle de vergi idaresinin özerkleştirilmesine ve yerel yönetimlere aktarılan kaynakların ve belediye harcamalarının kısılmasına karşı çıktılar. Bunlar krizden aşırı etkilenen ve kamusal harcamalara ve kaynaklara daha bağımlı küçük ve orta boy sermayedarları, özellikle de kamu ihalelerinden faydalanan İslamcı sermayeyi olumsuz etkileyecekti. Bu yarılma hükümet içinde de karşılık buluyordu: dönemin Başbakan Yardımcısı Babacan ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hem IMF ile anlaşma hem de sonrasında Merkez Bankası politikaları konusunda iktidar bloğu içindeki farklı kutupları temsil ettiler. Finansal istikrarı garanti altına almak derdindeki tekelci büyük burjuvazinin (TÜSİAD) IMF ile anlaşma yapılması taleplerine hükümet direndi. AKP tercihini küçük ve orta boy sermayeden ve kendi organik burjuvazisinden yana kullandı. IMF ile yeni bir anlaşma yapılmadı.

Sermaye içi mücadele 2009 yılında yapılan İstanbul Ticaret Odası ve Sanayi Odası seçimlerinde de kendini gösterdi. Ticaret Odası İslamcı sermayenin kontrolüne geçerken, Sanayi odasında TÜSİAD üyesi holdingler ağırlığını o an için korudu. Benzer biçimde İstanbul Kalkınma Ajansı yönetiminde de TÜSİAD ve TÜRKONFED dışarıda bırakılıyor ve İslamcı sermaye örgütleri yönetimde yer alıyordu. Mücadele başka bir düzeye sıçramıştı artık. 2008 yılındaki Erdoğan-Doğan Holding kapışması (ki arkasında hem medyanın külliyen kontrol altına alınması operasyonu hem de Hilton otelinin yeniden yapılması ve Ceyhan’da kurulacak rafinerinin Doğan grubuna değil de Çalık Holding’e verilmek istenmesi yatıyordu), sonrasında Doğan Holding’e çıkarılan büyük vergi cezası burjuvazi içi kavganın şiddetlendiğine işaret ediyordu. Bu durum ayrıca kavganın sadece bir ölçek (büyük karşısında küçük, orta boy sermaye) kavgası olmadığını, İslamcı burjuvazinin içinden çıkan ve/veya AKP ile organik ilişki içinde olan yeni büyük sermaye gruplarının da dahil olduğu bir çatışma olduğunu da gösteriyordu.

2- Bir yandan İslamcı burjuvazinin imalat sektörü içindeki kesimleri kriz karşısında korunmaya çalışılırken, diğer yandan da hem İslamcı burjuvazinin ticaret ve inşaat ile uğraşan kesimleri hem de genel olarak sermaye birikimi açısından kentsel dönüşüm ve inşaat stratejik bir şekilde öne çıkarıldı. 2002-2008 arasında ortalama yüzde 6 olan yıllık büyümenin 2008 sonrasında ortalama 3,2’ye gerilemesi ve ihracat pazarlarının daralmasıyla iç talep ve inşaat odaklı büyüme devreye sokuldu. Bu aynı zamanda AKP’nin kendi organik burjuvazisini güçlendirme politikası olarak da işlev gördü.[6]

Kısacası, 2008 sonrası hem genel hem de İslamcı burjuvazinin birikim stratejisi açısından kentsel-kamusal mekânların sermayece temellük edilmesi kritik önemdeydi. Bu nedenle kamusal alanların talanı, mekânsal ve sosyal olarak yeniden tanzimi, tüm bunların yargı kararları dahil aykırı her sese kulak tıkayarak ve hatta gerektiğinde bu seslerin şiddetle susturulması dahil otoriter bir yönetim tarzıyla hayata geçirildi. AKP’ye yönelik halk isyanının 2013’te bir kentsel mekan dönüşümü-polis şiddeti dizgesinden patlaması bir tesadüf değildi.

3- Avrupa ve ABD piyasalarına ihracatın daralması Ortadoğu ve İslam ülkelerine yönelimle aşılmaya çalışıldı ki bu üçüncü dönemde AKP hegemonyasının en büyük zararı göreceği dış politika alanında önce taktik sonra da stratejik kaymalara yol açacaktı.

Krizi aşmak için organik burjuvazisinin de ihtiyaçları doğrultusunda Ortadoğu pazarlarına yönelmek hayati öneme sahipti. İhracat verilerine baktığımızda 2008’de toplam ihracatın yüzde 48’i AB ülkelerine, yüzde 29,5’i Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerine yapılırken, 2012’de bu oran sırasıyla yüzde 38,8 ve 43,6 olarak gerçekleşti.[7] Ancak ekonomik olarak bu bölgede var olmak, siyasi olarak varolmaktan ayrı düşünülemezdi. Arap Baharı dalgasının yarattığı yeniden yapılanma süreci ve ABD’nin askeri-politik stratejik tercihini Ortadoğu’dan Asya’ya kaydırmış olması görece boş bir alan yaratmıştı.[8] Zamanında Özal’ın niyetlendiği ama sınıfsal yapının ve politik konjonktürün uygun zemin sunmadığı yeni-Osmanlıcı bir ideolojik-politik hat üzerinden Ortadoğu’da emperyal güç olmaya soyunmanın zemini vardı artık. İlk anda neoliberalizmle ve Batıyla uyumlu‘ılımlı İslam’ örneği olarak AKP’yi öne çıkarması çerçevesinde emperyalist yapıyla uyum içindeydi bu strateji. Sonrasında ise, ‘Stratejik Derinlik’ hülyaları içindeki AKP’nin bölgede Sünni-İslamcı bir emperyal stratejiye (özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve Suriye’de radikal İslamcı örgütlere) angaje olması, Türkiye’yi küresel emperyalist çıkarlar özellikle de ABD nezdinde bir sorun kaynağına dönüştürdü.

Bugün aynı dış politika çizgisinin Suriye’de inatla devam ettirilmesi, Kobanê sürecinde yürütülen dış politika ve içeride yarattığı sonuçlar karşısında dozu artırılan baskı rejimi salt AKP’nin kafa kadrolarının İslamcı ideolojileriyle açıklanamaz. Türkiye kapitalizminin sınıfsal dinamikleri üzerinden, AKP’nin 2008 sonrasında çok daha açıktan kendisini dayandırdığı İslamcı burjuvazinin talep ve ihtiyaçları üzerinden anlaşılmalıdır. Alt emperyal güç olmanın nesnel imkânlarına sahip olup olmadığının ötesinde tam da bu sınıfsal dinamik gereği bu dış politika çizgisinden vazgeçecek gibi görünmüyor AKP.

AKP’nin bu yönelimi tekelci büyük burjuvazi açısından ABD ve AB eksenli Batıcı çizgiden sapma ya da burayla ilişkilerin gerilmesi anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, sermaye birikim sürecindeki iktisadi paylaşım mücadelesinin yanı sıra uluslararası siyasi-askeri yönelimler açısından da İslamcı burjuvazi ve onun siyasal temsilcisi AKP ile tekelci büyük burjuvazi arasında açık bir gerilim ortaya çıkmış durumda.

4-İktidar bloğu içindeki çatışmaların izini süreceğimiz bir diğer eksen ise iç siyasal mimari ve devlet biçimi. Bugün siyasal rejimin otoriterleşmesi, başkanlık rejimi tartışmaları ve tekçi, diktatoryal eğilimler üzerinden konuştuğumuz otoriter yönetim biçimi öncelikle Türkiye kapitalizminin sınıfsal dinamikleriyle ilintilidir.

2001 krizinin hemen ardından, özellikle ikinci kuşak yapısal reformlar çerçevesinde, büyük burjuvazinin de talep ettiği haliyle piyasanın işlemesini sağlayacak ‘rasyonel’ ve ‘piyasa dostu’bir devlet formunun inşasında önemli adımlar atıldı. Bu reformların en önemlisi, iktisadi karar alma mekanizmalarının üst kurullar eliyle teknokratikleştirilmesi olmuştu. 2008 kriziyle birlikte iktisadi karar alma mekanizmalarının merkezileşmesi yönündeki eğilime değil ama bunun biçimine dair önemli bir müdahale oldu. Ekonomik karar alma mekanizmaları yürütmenin ve baş(ba)kanın lehine olacak şekilde yeniden merkezileştirildi. Üst kurulların özerklik düzeyi kontrol altına alındı, Merkez Bankası’nın özerkliği sorgulanır hâle geldi ve müdahaleler gerçekleşti, 2011’de ilgili bakanlıkların bağımsız kurulların faaliyetlerini teftiş etme yetkisi düzenlendi. KHK’lar ve torba yasalar yoğun biçimde kullanılmaya başlandı. O kadar ki bakanlıkların yeniden yapılandırılması dahi Meclis bypass edilerek gerçekleşti. 2010 Anayasa referandumunda “yerindelik denetiminin iptali”yle özelleştirmelere yönelik yargı denetiminin engellenmesi yetmedi, Bakanlar Kurulu’na tamamlanmış özelleştirmelerin durdurulmasına yönelik yargı kararlarını geçersiz kılma yetkisi verildi. Geçmişte istisnai olarak kullanılan acele kamulaştırma kararları HES’ler, madenler, yollar, enerji ve kentsel dönüşüm projelerinin yürürlüğe girmesi için sıradan uygulamalar haline geldi. Son yıllarda acele kamulaştırma kararı alınmayan bir bakanlar kurulu toplantısı yapılmaz oldu. En son Erdoğan’ın Bank Asya’ya el konulması için BDDK’ya yaptığı baskı, bağımsız kurumların daha ne kadar bağımsız kalabileceğine yönelik şüpheleri artırdı.

Bu müdahaleler yürütmenin ve baş(ba)kanın güçlendirilmesi yönündeydi. Bir yandan yürütme yasama ve yargı karşısında güçlendirildi, diğer yandan yürütmenin içinde baş(ba)kan güçlendirildi. Hiç şüphe yok ki neoliberal kapitalizmin yapısal eğilimi 1980’lerin başından itibaren hemen her yerde benzer istikametteydi. 12 Eylül askeri rejiminin 1982 Anayasası da aynı eğilimleri içeriyordu. AKP iktidarı bu eğilimi devlette hegemonyasını tesis etme mücadelesi çerçevesinde devlet aygıtları arasındaki mimariyi değiştirerek sürdürdü.

AKP döneminin neoliberal otoriter devlet formundaki yeniden yapılanma ve karar alma süreçlerinin merkezileşmesi salt iktisadi aygıtlar düzeyinde gerçekleşmedi şüphesiz. AKP önce mevzi savaşı, sonra cephe savaşı yoluyla devlette hegemonyasını tesis ederken otoriter devlet formunu demokratikleştirmek değil, devleti kontrol eden seçkin grubunu değiştirmek istiyordu. Bunu da becerdi: Kemalist elitlerin yerini ‘milletin’ otantik temsilcisi olduğunu iddia eden İslami-muhafazakâr elitler aldı. AKP’nin ikinci alt döneminde (2007-11), ordu merkezli Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’nin yerine polis-yargı merkezli yeni bir Neoliberal Güvenlik Devleti ikame edildi.[9]

Tekelci büyük burjuvazi açısından yeni Neoliberal Güvenlik Devleti toplumsal muhalefeti zapturapt altına alma açısından kısmen işlevsel olmakla birlikte, iktidarın yürütmede ve baş(ba)kanın kendisinde toplandığı yeni devlet formu, yukarıda açıkladığımız gibi 2008 sonrası kızışan burjuvazi içi mücadeledeki sonuçları açısından pek de işlevsel değildi. Devlet katında bu süregiden mücadelenin biçiminden ve yeni inşa olunan devlet formunun bu yönünden hoşnutsuzluk 2010 Anayasa referandumu sürecinde de açığa çıktı. Liberal ve sol liberal entelijensiya “yetmez ama evet” diyerek sürece tam gaz destek verirken, tekelci büyük burjuvazi kuvvetler ayrılığına vurgu yaparak bu sürece biraz mesafe almaya çalıştı.

2010 Anayasa değişiklikleri referandumu öncesinde TÜSİAD’a“bitaraf olan bertaraf olur” diye çıkışan Erdoğan referandumun hemen öncesinde şöyle diyordu: “İstanbul sermayesi nedense işin başından itibaren bizimle para kazanmada anlaştı ama siyasette anlaşamadı. Anadolu sermayesini aralarına almadılar… Fakat isteseler de istemeseler de Türkiye’de sermaye artık ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için çok önemli bir güven kaynağı.” (Radikal, 10 Eylül 2010). Bu ifadeyle, AKP’nin her düzeydeki politik yöneliminin ve dahi otoriterleşmenin İslamcı burjuvazinin sınıfsal liderliğinde bir hegemonya projesinin gerekleri çerçevesinde yürüdüğünü de ayan beyan duyuruyordu.

Gezi İsyanı, Yönetme Krizi ve İktidar Bloğunun Çatlaması

2010 Anayasa referandumu devlet katında hegemonyanın ilanı ise 2011 seçimleri de AKP’nin otoriter hegemonya projesine çok güçlü bir toplumsal desteğin varlığını ortaya koydu. Bu tarihten itibaren neoliberalizm ile İslamcı-muhafazakârlığın eklemlendiği ve otoriter biçimde dayatılan çeşitli politikalarla toplumsal hayat üzerinde denetimi artıran politikalar devreye sokuldu. Eğitim, kürtaj, üç çocuk, alkol tüketimi, kentsel ve kırsal alanların yağması, sanat, ana akım medyanın topyekûn kontrolü vb. alanlarda AKP kendi suretinde (İslamcı-neoliberal) bir Türkiye yaratmaya koyuldu. Bu süreçte sadece sesini yükselten muhalifler değil sıradan vatandaş da kendi bedeni, hayatı, emeği ve yaşam alanları üzerinde kendisine hiçbir söz hakkının tanınmadığı bir süreci deneyimledi. İşte bunlar AKP hegemonyasına karşı en büyük kitlesel mobilizasyonun yani Gezi’nin zeminini oluşturdu.

Gezi isyanı, Ortadoğu’da devrimci süreçlerin gerçekleştiği bir zaman diliminde hem AKP’yi ve tüm iktidar bloğunu ciddi biçimde korkuttu hem de iktidar bloğu içinde uluslararası finans kapital, tekelci büyük burjuvazi, ABD hattının gözünde AKP’nin toplumsal muhalefeti yönetebilme kapasitesine dair ciddi bir krizin varlığına işaret etti.Bu kesimler nezdinde AKP, her şeyden önce devrimci-dönüşümcü potansiyele sahip ve müesses nizamı yerle bir edebilecek bir halk hareketini yönetme kapasitesinden yoksun görülmeye başlandı. AKP’nin muktedirler arasında koalisyon kurabilme becerisinin erdiğinin en açık semptomu ise devlette hegemonya kurma mücadelesini ve polis-yargı merkezli devlet formunu inşayı beraber yürüttüğü Gülen Cemaati ile ilişkilerin kopması oldu. 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, AKP iktidarının zirvesindekileri hedef aldığında, Gülen ittifakıyla yürütülen süreçte aşıldığı zannedilen devlet kriziyle aslında karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı. Gezi’yle başlayan hegemonya krizi bir anda bir devlet krizine döndü.

AKP, bu süreçte can havliyle baskı rejimini daha da derinleştirdi daha da önemlisi en iyi savunma saldırıdır diyerek yeni bir hegemonya stratejisine ve tarihsel blok inşasına soyundu.

Bu anlamda Gezi’nin en önemli sonuçlarından birisi AKP’nin kendisinden farklı olanlara da seslenmeyi gözeten yaygın hegemonya stratejisinden salt kendi mahallesini konsolide etmeye odaklanan sınırlı bir hegemonya stratejisine yönelmesi oldu. Bu mahalle, İslami-muhafazakâr mahalle olarak tanımlandı ve siyasal alan bir kültürel kutuplaşma üzerinden gerildi. Bu aynı zamanda siyasal stratejinin sağ popülizmden İslami popülizme kayması anlamına geldi. Siyasal alanı iktidar bloğu-millet bloğu karşıtlığı üzerinden kuran popülist stratejinin bu blokların sosyal içeriğini tarif edişinde de bir değişiklik oldu. AKP, iktidar bloğuna uluslararası ve ulusal tekelci finans sermayesini açıkça, ABD gibi büyük dış güçleri ima yoluyla eklerken, millet bloğunu da çok daha fazla Sünni-Müslüman-Türk olarak inşa etmeye başladı.

Gezi isyanını olduğu gibi bütün yolsuzluk iddialarını Sünni-Müslüman-Türk milletinin iradesine, onun yegâne temsilcisi AKP’ye ve asıl olarak Erdoğan’a karşı içeride tetikçiliğini Gülen Cemaati’nin yaptığı bir darbe, bir komplo olarak tarif etti. Bu İslami millet tarifini ‘Büyük Türkiye’ milliyetçiliğiyle birleştirdi ve Türkiye’nin güçlenmesinden, ekonomisinin güçlenmesinden rahatsız olan kesimlerin darbe girişimi olarak nitelendirdi olan biteni.

AKP’nin 2011 seçimlerinden sonra daha açıkça ortaya koymaya başladığı ama esas olarak Gezi sürecinde billurlaştırdığı ve 17-25 Aralık sürecinde kemikleştirdiği stratejiyi sadece liderin güç istenciyle ya da ‘postunu kurtarmak’ için yaptığı hamle olarak okumak Türkiye kapitalizminin sınıfsal dinamiklerini fazlasıyla hafife almak olacaktır. Gezi’de karşılaştığı halk isyanı ve iktidar bloğu içindeki çatırdama sonrasında AKP ve Erdoğan,“en iyi savunma saldırıdır” dedi. Fakat bu saldırıyı İslamcı burjuvazinin liderliğinde ve Türkiye emekçi sınıflarının önemlice bir kısmını Sünni-Müslüman-Türk kimliği üzerinden entegre ettiği yeni bir hegemonya projesi ve tarihsel blok inşası olarak görmek gerekiyor.[10]

Bu yeni hegemonya projesi ve tarihsel blok inşası otoriter devlet formunda da 2011 sonrası başlayan niteliksel sıçramaları derinleştirerek sürdürmeyi gerektiriyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle başlayan fiili başkanlık rejimi yürütmenin yasama ve yargı karşısındaki tahakkümünde niteliksel bir sıçrama oldu. HSYK içinde AKP’nin şimdilik yeni bir koalisyonla Gülen Cemaati’ne karşı elde ettiği başarı yargının yürütme tarafından kontrolünde önemli bir adım oldu. Polis ve yargı doğrudan AKP ve baş(ba)kan kontrolüne alınarak polis-yargı merkezli devlet formu korunurken, MİT yasasında yapılan değişikliklerle bir üçüncü sacayağı eklendi bu yeni devlet formunun merkezine. Kobanê eylemlerinin ardından gündeme gelen ve polis yetkilerini artıran, jandarmayı fiilen de İçişleri Bakanlığı’na bağlayacak yeni bir iç güvenlik düzenlemesi işlerlik kazandı. İktidarın herhangi bir toplumsal muhalefeti, eylemi “terör, terörist, terör faaliyeti” olarak damgalayan güvenlikçi söyleminde doz iyiden iyiye arttı. Tüm bunlar Neoliberal Güvenlik Devleti’nde niteliksel bir sıçramayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bugün karşı karşıya kaldığımız otoriterizmin yeniliği, güncelliği ve niteliksel farkı iktidar bloğu içindeki güç ilişkilerinin yeni konfigürasyonunda yatıyor. 2008 krizi sonrasında iktidar bloğu içindeki çatışmaların yükselmesi sonrasında, İslamcı burjuvazinin ölçek ve sınıf-içi yukarı hareketlenme ihtiyacı içinde olduğu bir konjonktürde AKP iktidar bloğunu yeni bir hegemonik fraksiyon üzerinden açıkça inşa etmeye soyunmuş gözüküyor. Bu sebeple, hem içeride hem de dışarıda mezhepçi-İslamcı otoriterizmin dinamikleri salt ideolojik düzlemde anlaşılamaz. İdeolojik ve siyasal kaymalar sınıf içi ve sınıflar arası güç ilişkileri konfigürasyonu üzerinden değerlendirilmelidir.

NeoliberalOtoriterizmin İşçi Sınıfı Tabanı

Başta da söylediğimiz gibi neoliberalizm otoriter devlet formlarını ve otoriter siyasal stratejileri yapısal olarak güçlendirme eğilimi taşıyor. Dolayısıyla, Türkiye’de de 12 Eylül darbesinden beri, farklı alt dönemlerde biçimsel farklılıklar arz etse de, siyasal alanda ve devlet formunda otoriterizm süreklilik arzediyor. Ancak AKP dönemi iki açıdan farklılık gösteriyor: Birincisi, kendi iktidarının farklı alt dönemlerinde otoriterliğin dozu ve biçiminde farklılaşmalar söz konusu. Yukarıda bu farklılaşmalara ve bunun iktidar bloğu içindeki ilişkilerle bağlantısına değindik. İkincisi ve esas önemlisi ise AKP’nin neoliberal popülizm üzerinden otoriterizme sağladığı toplumsal rızada yatıyor. Bu unsur hem AKP dönemini bir bütün olarak kendisinden önceki neoliberal alt dönemlerden ayırıyor hem de AKP iktidarının alt dönemlerinde bir süreklilik unsuru olarak duruyor. AKP’nin neoliberalotoriterizmine karşı bir hareketin de siyasal olarak bu bağı koparması gerekiyor.

Neoliberalizmi temelde burjuvazinin işçi sınıfını parçalamayı, güçsüzleştirmeyi hedefleyen bir sınıf siyaseti olarak görmemiz gerektiğini yazının başında belirtmiştik.Türkiye’de de neoliberalizmin işçi sınıfını güçsüzleştiren, örgütlerini zayıflatan etkileri AKP otoriterliğine zemin sağlamıştır. AKP’nin neoliberal ve otoriter hegemonya projesi bir yandan 2001 krizinin yarattığı ekonomik koşullar içerisinde sınıf yapısını daha fazla parçalayacak düzenlemelere soyundu, aynı zamanda da uyguladığı yeni popülist politikalarla işçi sınıfının özellikle en güvencesiz ve yoksul kesimlerinin rızasını devşirmeye çalıştı.

Neoliberalizmin Türkiye özgüllüğünde işçi sınıfının kolektif öznelliğini nasıl aşındırdığını emek piyasaları ve emek süreçlerinde yaşanan bölünme ve artan eşitsizliklerden takip etmeye başlayabiliriz. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren tarımsal yapıların çözülmesi, kentlere doğru akan hızlı göç ve aile ve hemşerilik gibi enformel sosyal güvenlik ağlarının aşınması Türkiye tarihinde eşi görülmedik bir mülksüzleşme ve proleterleşme dalgası yarattı. Ancak ne Türkiye kapitalizmi bu mülksüzleşen kitleleri içerecek, istihdam edebilecek bir kapasiteye, ne de emek piyasaları bütün çalışanları tek bir çalışma rejimi altında birleştirebilecek bir gelişmişliğe sahipti. Dahası Türkiye burjuvazisi, tüm dünyadaki eğilime paralel bir biçimde, proleterleşen bu kitleleri farklı ekonomik ve hukuki statü/haklarla bölebileceğini, farklı çalışma rejimleri altında denetimde tutabileceğini keşfetti.

Gerçekten de Türkiye’nin son 35 yılına bakıldığında emek piyasalarının her zaman neoliberal uyum politikalarının hedefinde olduğunu söylemek mümkün. Daha 1980’li yıllarda ithal ikameci sanayileşme stratejisinden ihracat yönelimli politikalara geçilirken bu yeni dönemin emek piyasaları üzerindeki etkisi, ücretlerin bastırılması ve KİT’lerin tam zamanlı ve güvenceli istihdam yaratmadaki tarihsel rolünün terkedilmesi olmuştu. Bu da işçi sınıfının sendikal ve politik örgütlenmelerinin askeri diktatörlük eliyle bertaraf edilmesiyle sağlanabilmişti.

Özal döneminin işçi ücretlerini bastırarak ekonomiyi dışa açma stratejisi 80’lerin sonunda, emek hareketinin radikal mücadeleleriyle kesintiye uğradı. Türkiye’de istihdam yapısını darmaduman edecek köklü düzenlemeler ise esas olarak sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştirildiği 1990’lı yıllarda gerçekleşti. Arka arkaya gelen ciddi krizlerle ekonomi sarsılırken krizin maliyeti işşizleştirme biçiminde emekçilerin üzerine yıkıldı. 1990’ların ilk yarısında işten çıkarmalar o kadar yaygınlaşmıştı ki 1994 krizi patlak verdiğinde özel imalat sanayi istihdamı 1988 yılına göre yüzde 30 oranında daha düşüktü.

Bununla beraber taşerona iş verme, esneklik ve çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılması gibi taktiklerle kayıt dışı ve güvencesiz istihdam biçimleri de hızla yaygınlaşıyordu. 1990’ların ortasına gelindiğinde imalat sanayii işgücünün kabaca yarısı güvencesiz istihdam koşularında çalışmaktaydı. İşverenlerin maliyetleri düşürme çabaları tam zamanlı, güvenceli ve formel işlerin çözülerek esnek, güvencesiz, enformel ve düşük ücretli işlere dönüşmesine neden olmuştu. Metal ve petrokimya gibi işyerlerinde çok sayıda işçi istihdam eden iş kollarında üretim süreci parçalanarak taşeronlaştırılmaya başlandı. Büyük şirketler zamanla üretimlerinin oldukça büyük bir bölümünü fason üretim yapan ve adına yan sanayi denilen küçük ve orta boy işletmelere kaydırdılar. Bu durum hem hukuki statü hem de ücret gelirleri açısından bölünmüş, ikili bir emek piyasasının oluşmuş olduğu anlamına gelmekteydi.

2001’den sonra bir kez daha krizin maliyetini işçi sınıfının sırtına yıkmak için emek piyasası ‘reformları’ çare olarak görüldü. Zaten yüksek seyreden işsizlik oranı krizle beraber rekor seviyeye yükselmişti. Ayrıca iş bulma ümidini kaybedenler ve uzun süreli işsizler kategorilerinde bulunanların sayısının artması işsizliğin yapısallaşarak kalıcılaştığını gösterdi. Bu açıdan özellikle genç işsizliği dikkat çekici oldu. 2009 krizinden sonra işsizlik oranlarının sürekli olarak düşmesine rağmen ILO’ya göre 15-29 yaş gruplarında çalışmayan, iş aramayan, okumayan, stajda ve askerde olmayan genç nüfusun oranının yüzde 34,6’da olması bunun göstergesidir.

Bu durum emek verimliliğinin artması, yani işini koruyanların daha fazla sömürüyü kabul ederek istihdam seviyesini düşük tutmalarıyla mümkün olmuştu. Bu koşullar altında büyüğüyle küçüğüyle sermaye kesimleri istihdam yaratmaktaki başarısızlıklarını emek piyasasının ‘katılığına’ bağlayarak daha fazla esneklik talep ettiler. 2003 yılında kabul edilen İş Kanunu tam da sermaye çevrelerinin bu talebini karşılamak üzere yarı zamanlı ve geçici çalışma gibi bir dizi sektörde zaten genelleşmekte olan esnek istihdam ilişkilerinin yasal temelini oluşturdu. Bu kanunla beraber belirli süreli ve yarı zamanlı iş sözleşmesi yapmak kolaylaştı ve taşeron uygulaması yaygınlaştı. Taşeronda çalışan işçi sayısı AKP’li yıllar içerisinde yaklaşık beş kat arttı. Esnek istihdam ilişkilerini yaygınlaştırma çabası 2008 istihdam paketi ve 2011 ulusal istihdam stratejisiyle de devam ettirildi.

Bu düzenlemelerin yanında 1990’larda köy boşaltmalarla hızlanan Kürt göçüne, 2000’li yıllarda Orta Doğu ve Afrika’dan gelen çoğu genç mülksüz kitleler eklenince emek piyasası iyice parçalı bir nitelik kazandı. Bu yeni göçmenler İstanbul gibi büyük sanayi kentleri yanında Anadolu’nun yeni gelişen sanayi havzalarında da inşaatta ve genellikle küçük, kayıtsız sanayide çok düşük ücretlerle istihdam edildiler. Bir yandan hızlı bir işçileşme süreci yaşanırken diğer yandan da gelir düzeyleri, çalışma şartları ve sosyal hakları bakımından aralarında oluşan derin farklılıklar AKP’nin işçi sınıfını yönetme kabiliyetini önceki iktidarlara göre büyük ölçüde artırdı.

İşçi sınıfı arasında emek piyasasından kaynaklı bölünmelerle beraber tabi tutuldukları emek rejimleri de farklılaştı ve giderek daha büyük bir bölümünün üzerinde baskı ve zora dayalı iş disiplini yöntemleri uygulanmaya başlandı. Görece sağlam bir iş güvencesi, daha yüksek ücret ve sosyal güvenlik imkânları sunan işlerde çalışanlar yoğun ideolojik denetim aygıtları altında hegemonik bir emek rejimi içinde bulunurken; taşeronda kayıt-dışı, düşük ücretli, örgütsüz ve güvencesiz olarak çalışan geniş emekçi kitlelerin denetim altına alınması despotik bir emek rejimi içinde tutulmalarıyla mümkün oldu. Despotik emek rejimleri dışsal kontrole, baskı ve zorlamaya dayalı olarak emek sürecini denetim altında tutarlar.

Başlangıç’ın ilk sayısında yer verdiğimiz söyleşisinde Başaran Aksu’nun belirttiği gibi genç kuşak proletarya önceki kuşaklara nazaran daha kentli, bireysel değerlerle kuşatılmış, daha eğitimli, teknolojiyi ve özellikle iletişim araçlarını kullanmada daha hevesli ve mahir bir işçi tipolojisi oluşturuyor. Dünyaya sınıfsal bir perspektifle bakma bilinçleri belki zayıf olsa da sınıf refleksleri hayli gelişkin bir kuşak bu. Üstelik bahsettiğimiz özellikleriyle çalıştıkları yerlerde uğradıkları haksızlıklara daha hızlı tepki verebilen bu işçi kuşağı bugün hem sanayi hem hizmet sektöründe işyerlerini dolduruyor. Artan sosyal güvencesizlik, düşen ücretler, ağır çalışma şartları, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin gittikçe daha çok göz ardı edildiği günümüz kapitalist üretim koşullarında bu yeni işçi kuşağı üzerinde denetim kurmak, iş disiplinini sağlamak için işverenler daha fazla zor ve baskı araçlarına başvurmak zorunda kalıyorlar. Örneğin taşeronda çalışan işçilerin ana firmaya bağlı çekirdek işgücüyle aynı saatlerde mola vermelerini, aynı kapıdan işyerine girmelerini ve aynı servis araçlarına binmelerinin yasaklanması sık karşılaşılan durumlar oluyor.

Neoliberalizmin işçi sınıfının gücünü kırmaya, sınıf siyasetini bertaraf etmeye yönelik stratejisinin diğer bir hedefi onun sendikal ve siyasal örgütlerini güdükleştirmek, itibarsızlaştırmak ve yozlaştırmaktır. Türkiye’de sendikal hareketin gerilemesinde 12 Eylül ertesinde küresel kapitalizmin aldığı yeni biçime uygun olarak oluşturulan otoriter kurumsal ve yasal düzenlemeler büyük rol oynar. Üretim süreci ve emek piyasası düzenlemelerinin de sınıf dayanışması ve kimliğini yıprattığı ve bunlar yerine rekabete dayalı bir öznelliği teşvik ettiği söylenebilir. Ancak Latin Amerika’dan Güney Asya’ya dek pek çok coğrafyaya farklı derecelerde teşmil edilebilecek bu faktörler Türkiye sendikal hareketindeki zayıflamayı açıklamaya yetmez. 1980 yılında imalat sanayi işçilerinin üçte birinden fazlası işçi sendikalarında örgütlüyken bu oranın bugün yüzde altının aşağısına inmesi Türkiye’ye has bir gerilemeyi temsil eder.

Bu durum, tarihi sendikacılık hareketimiz kadar eski olan ama 1990’lı yıllarda daha da kurumsallaşan sendikal anlayış ve kimlikle çok ilgilidir. Türkiye’de sendikaların sadece kendi üyelerinin işyeri ve çalışma düzenine ait sorunlarıyla ilgili olmaları, yani örgütsüz ve güvencesiz işçi-işsiz emekçilerin sorunlarına karşı kayıtsızlıkları sendikacılığın itibar kaybının temel nedenidir. Üstelik sermayenin küresel saldırganlığının kapitalizmin kalkınmacı dönemine ait korporatist pazarlıkları dahi imkânsız kılması karşısında hala hükümetler nezdinde lobicilik becerilerine güvenmeyi sürdüren sendikacılar, kendi üyelerini dahi örgütleyecek ve mobilize edecek bir stratejik akla sahip olamamaktadırlar.

İşçi sınıfının farklı sektörleri arasındaki, sendikal hareketin de aşmayı beceremediği ve teslim olduğu bölünmeler AKP iktidarının hegemonya tesis edebileceği bir siyasal zemin yaratıyor. Denebilir ki AKP’nin neoliberal popülist siyaset tarzı bu bölünmeleri kullanarak ve büyüterek işçi sınıfının gücünü daha da kırmayı, onu kendi otoriter projesi karısında silahsız bırakmayı hedefliyor. Klasik popülizmler bilindiği gibi toplumun sayısal çoğunluğunu teşkil eden ‘halkı,’ onu sömüren oligarşik azınlığa karşı bir siyasal özne olarak inşa etmeye dayalıydı ve otoriter biçimlerde işçi sınıfını siyasal sisteme dahil ederlerdi. AKP’nin temsil ettiği yeni popülizm ise tam tersine işçileri bir sınıf olarak siyasetin dışına atıyor. Bütün özelleştirme tartışmalarında, mesela TEKEL direnişi örneğinde ve sağlık reformu gibi sosyal güvenliği tasfiye politikalarında gördüğümüz gibi stratejisini işçi sınıfı içindeki farklılıkları derinleştirerek sınıf muhalefetini bölmek üzerine kuruyor. Sendikaların ve örgütlü muhalefetin karşısına çalışan veya çalışmayan yoksulların, güvencesizlerin çıkarlarını çıkarıyor. Emek örgütlerine saldırmak, onları itibarsızlaştırmaya çalışmak ve bunu geniş örgütsüz, güvencesiz emekçi kitleler adına yapmak dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Erdoğan’ın da neoliberal popülist jargonunun merkezî temalarından birisi oldu.

AKP bir yandan işçi sınıfının kolektif haklarına saldırırken diğer yandan birey veya aile temelinde uygulanan yoksulluk karşıtı sosyal yardımlara yükleniyor. AKP iktidara geldiği günden bu yana kamu kaynaklarından özel sektöre ve İslami hayırsever vakıflarına uzanan geniş bir sosyal yardım ağı kurdu. Yıldan yıla genişleyen, oy sandığına endeksli, bağlılık ve minnet duygusu yaratmayı hedefleyen bu yardım ağları kurulan yeni hegemonya projesine rıza üretmek açısından işlevseldi. Dahası “aktif işgücü politikaları”ndan yoksullara yapılan yardımlara kadar bütün bu yeni sosyal politika pratikleri eski uygulamalardan farklı olarak işçileri kolektif bir bütün olarak değil bireyler olarak muhatap alıyordu. Bütün bu pratikler AKP’nin arkasındaki toplumsal desteği büyütürken sınıfa dayalı kolektif bilincin ve kimliğin de iyiden iyiye aşınmasına hizmet ettiler.

Bütün bunlara son bir faktör olarak özellikle 2009’dan sonra belirginleşen iç talebe dayalı ekonomik model gereğince emekçilerin hızla borçlandırılmasını da ekleyebiliriz. Küresel krizden sonra ihracat pazarları daralınca, nispeten güçlü görünen bankacılık sistemine de güvenle, AKP iç talebe dayalı büyümeyi pompalamaya başladı. Sonuç olarak çok kısa bir süre içerisinde ailelerin, bireylerin bankalara konut, otomobil, ihtiyaç kredisi olarak ve kredi kartı üstünden borçlanması gelirlerinin yarısını aşacak düzeye geldi. Tüketimci bir ekonomiye dayanan bu model bir yandan borçlandırılan geniş toplum kesimlerini daha fazla AKP’nin istikrar ve güçlü devlet vaatlerine yaklaştırırken diğer yandan da bireyci ve rekabetçi bir öznelliğin oluşumunu besliyor.

Sonuç

Türkiye’de AKP iktidarı dönemine tekabül eden özgül yönleri bir yana, otoriter siyasal oluşumların kapitalizmin içinde bulunduğumuz dönemine ait küresel bir eğilim olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Farklı örneklerini tartışmak bu yazının sınırlarını aşmakla birlikte, Avrupa’dan Küresel Güney’in farklı coğrafyalarına kadar bir dizi bölgede demokratik kurumların aşındığını, siyasal rejimlerin daha baskıcı ve otoriter bir mahiyet kazandığını gözlemlemek mümkün. Bütün bu örneklerde neoliberal kaptalizmin neden olduğu yapısal krizlerin bir yandan devlet aygıtını alt sınıfların talep ve ihtiyaçlarına daha kapalı kılarken, diğer yandan da hakim sınıf içindeki çelişkileri keskinleştirdiğini, iktidar bloğunun yeniden şekillenmesini gündeme getirdiğini görebiliyoruz.

AKP hükümeti burjuvazi içi sermaye birikim ve bölüşüm gerilimlerini yönetebildiği, siyasal strateji ve kültürel-ideolojik alanlarda da iktidar bloğu içinde birliği sağlayabildiği sürece bu otoriterleşme eğilimlerini gizleyebildi veya geciktirdi. Kapitalist sınıf içindeki yarılmaların belirginleştiği ve çatışma konularının çoğaldığı ve derinleştiği koşullarda ise daha kapsayıcı olmaya çalışan hegemonya stratejisinden vazgeçmek durumunda kaldı. Bu yazıda AKP otoriterizmini hakim sınıf içindeki uzlaşma ve çelişki eksenli ilişkilerdeki değişimleri takip ederek analiz etmeye çalıştık.

Diğer yandan burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki ilişkiler ve AKP’nin bunu yönetme biçimi açısından ise, değişim ve kopuşlarla birlikte Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran süreklilikler ağır basıyor. AKP’nin neoliberal popülizmi, bir yandan neoliberal döneme uygun biçimde işçi sınıfını örgütsüzleştirmeyi sürdürerek hükümet-parti-lider ile geniş emekçi kitleler arasındaki tüm aracı kurumları ortadan kaldırıyor ve medya çağında daha da kolay biçimde lider ile emekçi kitleler arasında doğrudan bir özdeşleşme kuruyor. Emekçiler kendi geleceklerinin liderin geleceğinden geçtiği düşüncesine daha fazla sarılıyorlar. Neoliberal popülist stratejilerin devrede olduğu her ülkede aşırı güçlü lider, onun diktatoryal eğilimleri ve buna uygun başkanlık sistemlerinin varlığı, Türkiye’de olan bitenin neoliberal kapitalizmin sınıfsal dinamikleri ve bu dinamikleri yönetme stratejileriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Türkiye emekçi sınıfı yolsuzluğun, gitgide ağırlaşan, insanı insan olmaktan çıkaran çalışma koşullarının, tektipçi bir yönetimin tesisinin, adaletsizliğin pespayece işlediğinin farkında, fakat kendi geleceğini Lider-Parti-Hükümet’in ötesinde düşleyemiyor. Düşleyebileceği alternatif bir ‘ütopya’ da (hegemonya projesi diye okuyun) ortada yok. Bunu bilen Erdoğan bu çizgiyi daha da kuvvetlendiriyor, neoliberal otoriterizmin ve İslamcı burjuvazi liderliğinde yeni bir hegemonya projesinin toplumsal tabanını tahkim etmeye soyunuyor.Sosyalist sol,kurulmakta olan bu yeni hegemonik dengeyi bozacak ve onu oluşturan toplumsal ve siyasal ilişkilerde gedikler yaratacak bir politik ve programatik yönelimi oluşturmak zorunda. Rejimin anti-demokratik, otoriter ve piyasacı yönde merkezileşmesi karşısında taban örgütlenmelerini esas alan; işyerinde, kent hayatında, siyasal ve sendikal alanın örgütlenmesinde bu türden taban örgütlenmelerini öneren bir demokrasi anlayışı geliştirmek ve emekçiler nezdinde anti-kapitalist bir toplumsal kurtuluş fikrini tekrar geçerli bir alternatif olarak inşa etmek dışında AKP otoriterizmine karşı mücadele etmek mümkün olmayacak.

[1]NicosPoulantzas, Devlet, İktidar ve Sosyalizm, Epos Yayınları, 2000.

[2] İsmet Akça, “AKP, Hegemonya Projesi ve Kriz Dinamikleri”, Başlangıç, Sayı 1, Yaz 2014.

[3] Burada burjuvazinin farklı fraksiyonları için kullandığımız Batıcı-laik ve İslamcı sıfatları bu farklı fraksiyonların tarihsel-toplumsal olarak (özsel olarak değil) sahiplenmiş olduğu kültürel-siyasal-ideolojik yönelimleri ifade ettiğinden ve de bu yönelimler bizatihi sınıf içi mücadeleleri hem ekonomik-korporatif hem de politik-hegemonik düzeyde belirlediğinden kullanılmaktadır.

[4]Özel imalat sanayi içindeki katma değer, GSYİH, toplam sanayi üretimi ve ihracat gibi veriler üzerinden toplam içindeki paylarına bakıldığında İslamcı burjuvazi ekonomik olarak hala zayıf kalmaktadır. Özellikle de finans sermayesinin kontrolü açısından ki sermaye birikiminin merkezinde finansal faaliyetlerin yattığı bir dönemde bu çok önemlidir. İslamcı finans kuruluşları 2012 itibariyle toplam bankacılık sistemi içinde % 5’lik bir yere sahiptir. Sınıf içi bu mücadelenin analizi açısından faydalı bir çalışma için bkz. Neşecan Balkan, Erol Balkan, Ahmet Öncü (der.), Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, Yordam Kitap, İstanbul, 2013.

[5] Faruk Ataay, Ceren Kalfa, “Neoliberalizmin Krizi ve AKP’nin Yükselişi”, Nergis Mütevellioğlu-Sinan Sönmez (Der.), Küreselleşme, Kriz ve Türkiye’de Neoliberal Dönüşüm, Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul, 2009, s. 329.

[6] Ümit Akçay, “Hükümet-Cemaat Kavgası, İnşaat Odaklı Birikim ve 17 Aralık Krizi”, http://baslangicdergi.org/hukumet-cemaat-kavgasi-insaat-odakli-birikim-ve-17-aralik-krizi-bir-donemin-sonu-mu-umit-akcay/

[7]Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak”, Neşecan Balkan, Erol Balkan, Ahmet Öncü (der.), Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, Yordam Kitap, İstanbul, 2013, s. 162.

[8]Erhan Keleşoğlu, ‘AKP, Gülen ve Uluslararası Siyaset’, 2014, http://baslangicdergi.org/akp-gulen-ve-uluslararasi-siyaset-erhan-kelesoglu/

[9]Bu konuda daha ayrıntılı değerlendirme için bkz. İsmet Akça, “AKP, Hegemonya Projesi ve Kriz Dinamikleri”, Başlangıç, Sayı 1, Yaz 2014 ve “Gezi ve Siyasal İktidar Üzerindeki Etkileri: Yaygın Hegemonyadan Sınırlı Hegemonyaya”, E. Abat, E. Bulduruç, F. Korkmaz (der.), Bizim Bir Haziranımız. Haziran Ayaklanması Üzerine Notlar, Patika Kitap, İstanbul.

[10]Ahmet Bekmen, “Türkiye 90’lara dönmüyor..!”, http://baslangicdergi.org/turkiye-90lara-donmuyor-ahmet-bekmen/

Bu yazı ilk olarak Başlangıç Dergi’nin ikinci sayısında (Güz 2014) yayımlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar