akp ve çatırdayan hegemonya – ismet akça -

AKP, Türkiye’de neoliberal kapitalizmin uzun süreli hegemonya krizine 2002 sonrasında son verdi ve neoliberal, İslami-muhafazakâr, otoriter popülizm üzerinden kapsayıcı bir hegemonya tesis etmeyi becerdi. Neoliberal iktisadi politikalar ve düzenlemeler üzerinden Türkiye büyük burjuvazisi, küçük ve orta boy burjuvazi ve onun içinde İslami-muhafazakâr burjuvazinin sınıfsal birliği inşa edildi; genişleyen bir ekonominin istikrar ve sürekliliği üzerinden orta sınıfların farklı kültürel aidiyetlere sahip kesimleri içerilebildi; neoliberal bir sosyal politika rejimi ve muhafazakâr kültürel pratikler vasıtasıyla işçi sınıfı üzerinde hegemonya tesis edilebildi. Dış politikada AB üyeliği 2005 sonuna kadar iç siyasette hegemonya kurmanın bir aracı olarak devrede tutulurken, Ortadoğu’da ABD menşeli yeni emperyalist düzenlemeler içinde içerideki sermayenin farklı fraksiyonlarının ihtiyaçlarına cevap verecek yeni pozisyonlara oynadı.

Bu hegemonyanın çimentosu ise Türkiye merkez sağından devşirilmiş bir popülist strateji doğrultusunda siyasetin çatışma ekseninin otoriter, bürokratik, vesayetçi bir iktidar bloğuna karşıtlık üzerinden kurulması oldu. Siyasal alanın bu şekilde kutuplaştırılmasıyla hem sınıfsal hegemonyanın hem de otoriterliğin üstü örtülmüş oldu. AKP solun belli kesimleri dahil kendisini demokratikleşmenin öznesi olarak kurabildi. İktidarının ilk iki döneminde AKP, İslami-muhafazakâr politik gündemini fazla zorlamadı, “mağdur” “sessiz, Müslüman kitlenin” siyasete, topluma, ekonomiye entegrasyonu çizgisinde durmayı yeğledi.

AKP ve Otoritaryanizm

Devlet içinde hegemonyasını tam olarak tesis ettiği 2010 Anayasa değişiklikleri referandumunun, özellikle de 2011 seçimlerinin ardından ise AKP çok daha fütursuz ve izansız biçimde kendi suretinde bir Türkiye yaratma işine hız verdi. AKP hegemonyasının otoriterliği ve İslami-muhafazakâr yönü daha fazla ön plana çıktı. Bu otoriterliğin kaynağında üç unsur yatmakta: neoliberalizmin yapısal olarak ezilenlerin siyaseten dilsizleştirilmesi politikası ve buna uygun bir devlet formuna dayanması; Türkiye sağının çoğunlukçu milli irade anlayışı; İslami-muhafazakârlığın toplumsal ve kültürel çoğulculuğu reddeden (sosyolojik düzeyde bazen kabullense de siyasallaşmasına alerji duyan) tektipçiliği. AKP, toplumsal ve siyasal muhalefeti, terörle özdeşleştiren, özel yetkili mahkemelerde dava konusu haline getiren ve merkezinde polis-yargı-medyanın yer aldığı yeni otoriter devlet formuyla ezmeye girişti. Neoliberalizm ile İslami-muhafazakârlığın eklemlendiği ve otoriter biçimde dayatılan çeşitli politikalarla toplumsal hayat üzerinde denetimi artıran bir çeşit biyo-politika devreye sokuldu. Kürtaj, üç çocuk, alkol satışı ve tüketimi, 4+4+4 eğitim reformu, kentsel alanların rantsal alanlara dönüştürülmesi, kırsal mekânın HESler, termik santraller, madenler vb. ile talanı gibi politikalar ile sadece sesini yükselten muhalifler değil sıradan vatandaş da kendi bedeni, hayatı, emeği ve yaşam alanları üzerinde kendisine hiçbir söz hakkının tanınmadığı bir süreci deneyimledi. İşte bunlar AKP hegemonyasına karşı en büyük kitlesel mobilizasyonun yani Gezi’nin zeminini oluşturdu. Bu otoriterliğin hegemonya açısından yarattığı kırılganlık ise en bariz biçimde Gezi sürecinde kendisini ortaya koydu.

Gezi ve AKP: eski anahtar kilidi açmayınca…

AKP iktidarı Taksim Gezi isyanı karşısında en iyi bildiği yöntemleri devreye soktu ilk olarak: polis şiddeti ve Erdoğan’ın karizması. Ancak her ikisi de oluşan tepkinin kontrol altına alınmasından ziyade daha da büyümesine yol açtı. Bunun peşi sıra ideolojik-politik saldırı, söz konusu muhalefetin “vesayetçi bloğun darbe provası”, “sade vatandaşın iyiniyetli tepkisinin dışında terörist, illegal örgütlerin sesi”, “Türkiye’nin istikrarını bozmak isteyen dış güçlerin oyunu” gibi klasik sağ popülist ve gayet devletçi bir dil ile devreye girdi. Buna ek olarak, siyasal İslamcı Refah Partisi’nin söyleminde merkezi olarak kullanılan ancak allahına kadar sermayeyle içli dışlı AKP’nin pek de kullanmadığı ulusal ve uluslararası tekelci sermayenin Taksim olaylarının arkasında olduğu tezi “faiz lobisi” ifadesi üzerinden devreye sokuldu. Ancak Taksim eylemleri katılımcılarının sosyolojik yapısı, dile getirilen taleplerin içeriği, örgütlenme ve eylem tarzının kendisi bu sağ popülist dilin öncesine nazaran pek de rahat işlemediği bir durum ortaya koymaktaydı: eski anahtar kilidi açamıyordu.

Klasik sağ popülist retoriğin nefesinin kesildiği bu süreçle birlikte AKP, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan kendisinden farklı olanlar üzerinde hegemonya tesisini gözeten bir siyaset tarzından salt kendi mahallesini konsolide etmeye yönelen bir siyaset tarzına geçti. Bugün bu mahalle İslami-muhafazakâr mahalle olarak tanımlanıyor ve siyasal alan bir kültürel kutuplaşma üzerinden gerilmeye çalışılıyor. Yani, AKP popülizminin İslami-muhafazakâr yönü bilinçli bir stratejiyle ön plana çıkarılıyor. 4+4+4 eğitim düzenlemeleri, alkol satışı, kürtaj, 3-5çocuk ile zaten dizilen taşlar kızlı-erkekli öğrenci evleri ile devam ettirilmek isteniyor. Türkiye’de her daim olduğu üzere kadın bedeni kültür savaşının muharebe alanı haline getiriliyor.

Hegemonyanın Fay Hatları Kırılmaya Başlıyor

Ancak Gezi ile başlayan süreç ve iktidar stratejisi AKP hegemonyasına içkin fay hatlarını harekete geçiriyor ve hegemonyayı belli alanlarda çatırdatıyor.

Uluslararası alan: AKP hegemonyasının önemli sacayaklarından birisini hiç şüphe yok ki uluslararası alan oluşturuyor. Ancak Gezi sürecinde takındığı tutum, Mısır ve Suriye’de çuvallayan dış politika hem AB hem de ABD nezdinde AKP’ye yönelik ciddi sorgulamalar doğurdu. Türkiye’de görev yapmış biri Demokrat diğeri Cumhuriyetçi iki eski büyükelçinin, Abramowitz ve Edelman’ın imzasını taşıyan ve AKP’yi Ortadoğu’da Sünni bir hat üzerinden mezhepçilik yapmakla sert biçimde eleştiren “Retorikten Gerçeğe ABD’nin Türkiye Siyasetini Yeniden Çerçevelendirmek” başlıklı rapor bu durumu yansıtıyor.

Burjuvazi içi: İktidar bloğu açısından bakıldığında da AKP’nin büyük burjuvazi ile gerilimlerinin de daha fazla su yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Bu gerilim şu ana kadar ağırlıkla otoriter ve İslami-muhafazakâr uygulamalar üzerinden yürüdü. 2010 Anayasa değişiklikleri sırasında Başbakan’ın TÜSİAD’ı “taraf olmayan bertaraf olur” diyerek tehdit etmesini ve azarlamasını, Gezi’deki tavrı dolayısıyla Koç grubuna saldırılarını, Gezi sürecindeki Refah Partisi çizgisini hatırlatan “faiz lobisi” söylemini getirebiliriz aklımıza hemen. 2008 krizinde olduğu gibi bir ekonomik kriz ki o zaman da kendi organik burjuvazisinin bir parçası olduğu küçük ve orta boy üretici sermayeyi kollamak adına finans sermayesine tepki koymuştu AKP, bu gerginliği daha birincil mecralara da taşıyabilir. Diğer yandan Koç grubu şirketleri Tüpraş ve Aygaz’a vergi denetimlerine karşı Kayseri Sanayi Odası başkanı Mustafa Boydak’ın hükümetin bu tarzını eleştiren çıkışı, AKP’nin artık büyük sermaye katında yer alan kendi organik burjuvazisiyle de ilişkilerinin daha çakıllı bir yolda ilerleyebileceğine işaret ediyor.

Cemaat versus Parti/Erdoğan: Bu süreçte özellikle Erdoğan’ın baskın kişiliği ve tek adam sevdası üzerinden semptomatik ifadesini bulan ve gerisinde siyasi, iktisadi kaynakların kontrolü mücadelesini içeren parti içi fay hatları da çalışmaya başlamış durumda. AKP’nin parti içi yapısının geniş bir koalisyon yelpazesini oluşturması çeşitli kırılmaları beraberinde getirecektir hiç şüphesiz. Ancak göze çarpan en önemli fay hattı Gülen Cemaati ile Erdoğan arasında. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ve/veya başkanlık sevdasına açık bir dille zaten karşı çıkmış Cemaat ile Parti/Lider arasındaki gerilim Taksim sürecinde tekrar gün yüzüne çıktı. Gülen’in yaptığı açıklamalarla eylemler karşısında fiziksel zor kullanımını eleştiren, bunun yerine ideolojik hegemonyayı, gönülleri kazanmayı önemseyen ama yine otoriter olacak bir tarzı öne sürmesi manidardı. Her ne kadar yükselen sokak siyaseti ve kitlesel mobilizasyonun Parti ve Cemaat açısından aynı derecede tehdit edici bulunması bu süreç içinde gerginliklerin kısa bir süre paranteze alınmasını sağladıysa da, söz konusu gerilimin esas kaynağı olan alanlardaki mücadele devam etmekte. Cemaat’in “amiral gemisi” Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 13 Ağustos 2013’te hükümete cevaben yayınladığı manifesto vari metinden sonra 12 Kasım 2013’te açıklanan yeni bir metin ile parti ile cemaat arasına konulan mesafenin altı çiziliyor. Son aylarda emniyet ve yargı başta olmak üzere yüksek bürokrasideki Gülenci kadroların Parti/Lider tarafından temizlenmeye çalışıldığı haberleri, dershanelerin kapatılması üzerinden süren çatışmanın artık alenen kamuoyunda yürütülüyor olması bu çatlağın derinleşerek bir güç savaşı şeklinde süreceğine işaret ediyor. Kızlı-erkekli öğrenci evleri tartışmasında da görüldüğü üzere başbakanın üslup ve tarzını düzeltmeye kalkan Bülent Arınç’ın bizatihi Erdoğan tarafından kamuoyu önünde düşürüldüğü durum da parti içi gerginliklerin yumuşamasının zor olduğuna işaret ediyor.

Karşı hegemonyanın inşasına doğru…

Muktedirlerin kendi içindeki gerilimler, bunu aşmaya yönelik AKP ve hatta CHP üzerinden sistem içi revizyon arayışlarını anlamak elbet önemli. Ancak asıl karşı hegemonya için stratejik önemi haiz kesimler açısından hegemonyanın kırılma ve karşı hegemonyanın inşa imkânlarına bakmalı. AKP’nin kentli orta sınıfların özellikle İslami-muhafazakâr kimliğin dışında kalan kesimleri nezdinde hegemonik kapasitesi oldukça daralmış durumda. Bu hegemonya krizinin kent ve kır emekçilerine ne kadar sirayet ettirilebileceği kritik önemde. Buna yönelik karşı hegemonik bir siyasal strateji, söylem, örgütlenme ve mücadele tarzının inşası ise herkesin ezberleri bırakarak takkeyi önüne koyup düşünmesini zorunlu kılıyor. Gezi isyanı hiçbir şeyi değilse bunu öğretmiş olmalı.

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar