akp, türkiye’nin “müslüman kardeşleri” mi? – abdullah damar -

 

AKP’nin, özellikle 2011 seçimlerinden sonra İslami söylemi ön plana çıkarması toplumun bütün kesimlerinin bu parti hakkındaki değerlendirmelerini gözden geçirmelerine neden oldu. Bu değerlendirmelerden bazılarını irdelemek ve AKP’nin niteliği konusunda kimi çıkarımlarda bulunmak istiyoruz.

TMMOB eski başkanı Kaya Güvenç, Haziran Hareketi’nin benim ikamet ettiğim il olan Gaziantep’teki forumunda siyasal değerlendirme yaparken “AKP, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler örgütüdür” mealinde bir cümle kurdu.

Birgün Gazetesi yazarı Ünal Özmen (2014) iki farklı tarihte, “ IŞİD İçimizde” ve “Boko Haram İçimizde” başlıklarıyla kaleme aldığı yazılarda; IŞİD ve Boko Haram örgütlerinin sırasıyla Irak, Suriye ve Nijerya’da başta eğitime yönelik uygulamalar olmak üzere yapılan çeşitli Şeri uygulamalarını örnek göstererek, Türkiye’nin de AKP eliyle benzer uygulamalara sürüklendiğini; gözümüzü açmazsak benzer sonuçlarla bizim de karşılaşabileceğimizi dile getirdi (Özmen, 2014)

Yine Birgün Gazetesi yazarlarından Deniz Yıldırım, Başbakan Davutoğlu’nun, AİHM’nin zorunlu din derslerinin hak ihlali olduğunu saptayan kararının ardından yaptığı açıklamalarından yola çıkarak, laiklik konusunu değerlendiren yazısında, dinselliğin, sınıfsal bir denetim ilişkisi olduğunu; laiklik mücadelesinin ise sınıf ilişkilerinde halkçı-emekçi karakterde bir unsur olduğunu ileri sürerek, laikliğin demokratik devrimin önemli bir aşaması olduğunu ileri sürdü (Yıldırım, 2014).

Öncelikle yapılan değerlendirmelerin AKP’yi, AKP’nin ideolojik duruşunu, temsil ettiği tarihsel bloku, 12 yıldır bu ülkeyi nasıl yönettiğini, uyguladığı ekonomik ve sosyal programı ve hegemonya projesini anlamakla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını belirtmek gerekiyor.

Konuyu daha etraflıca değerlendirebilmek için biraz geriye gitmek ve AKP’nin iktidara geldiği koşulları gözden geçirmek gerekiyor.

AKP, neoliberal birikim stratejilerinin, 1990’lı yıllarda, iktidardaki merkez sağ koalisyon hükümetlerince uygulanamaması, Siyasal İslamcı Refah Partisi’nce de birikim stratejilerine uygun düzenlemelerin yapılamaması sonucu tıkanmaya uğradığı ve cumhuriyet tarihinin en büyük krizlerinden biri olan 2001 krizi sonrası iktidara geldi.

Akça (2014), “Neoliberal otoriter popülizm” olarak adlandırdığı AKP’nin hegemonya projesini şu şekilde açıklar; “AKP, Türkiye’de merkez sağın popülist söylemini devralarak, Türkiye’de iktidar bloğunun Kemalist askeri-sivil bürokratik elitlerden; bunun karşısında millet bloğunun ise işçi, köylü, memur, esnaf, zanaatkar, tüccar, sanayici, sessiz Müslüman-muhafazakar kitleden oluştuğunu vazetmekte, hal böyle olunca Türkiye’de siyasal iktidar sınıfsal değil, bürokratik niteliğiyle tarif edilmekte; burjuvazinin kendisi de bu yapı altında ezilenler arasında sıralanmaktadır.” AKP, bu şekilde geniş toplum kesimleri hegemonya projesi çerçevesinde birleştirilebilmiştir. Bu hegemonya projesi şu unsurlara dayanır:

  1. a) IMF ve Dünya Bankası menşeli neoliberal sermaye birikim stratejileri ve düzenlemeleri;
  2. b) Neoliberal kapitalizmin sınırları çerçevesinde yoksulluk yönetişimine dayalı sosyal politika programı;
  3. c) Bürokratik, özellikle askeri vesayete karşı sınırlı siyasal reformculuk ve bunun kaldıracı olarak AB üyelik projesi;

ç) Milli irade = çoğunluk iradesi = seçilmiş hükümet = seçilmiş lider zincirlemesine dayalı bir otoriter demokrasi anlayışı;

  1. d) İslami toplum ve devlet yaratmaya yönelik İslamcılık projesi yerine muhafazakâr modernleşme stratejisi üzerinden dini muhafazakârlaşma ve Sünni-Müslüman muhafazakâr kesimleri siyasi-iktisadi-kamusal sisteme dâhil etme;
  2. e) ABD hegemonyasına dayalı dünya siyasal sistemini ve bölge politikalarını sahiplenme ve bu çerçevede bölgede yeni-Osmanlıcı emperyal bir rol oynama (Akça, 2014).

Bu unsurlar üzerinden işleyen AKP hegemonya projesi, yakın zamana kadar burjuvazi içi çelişkileri geri plana itecek şekilde tüm neoliberal iktisat politikalarını hayata geçirdi. AKP’nin 12 yıldan bu yana iktidarda kalmasının; katıldığı bütün seçimleri kazanmasının, “Gezi İsyanı” gibi bu toprakların yarattığı en büyük kalkışmalardan birinin altından kalkmasının ve 17-27 Aralık yolsuzluk iddialarını savuşturabilmesinin altında hep bu hegemonya projesinin unsurları yatmaktadır.

Güvenç ve Özmen’in verdikleri örnekler, ilgili ülkelerin sosyo-ekonomik, kültürel ve sosyolojik yapılanmalarının birer semptomudur. Türkiye kapitalizminin geldiği neoliberal aşama, Türkiye toplumunun sosyolojik ve kültürel yapısı, sınıfsal konumlanmaları Mısır, Irak, Suriye ve Nijerya’daki aynı kategorilerle karşılaştırılamayacak kadar gelişkindir.

Yıldırım’ın (2014) tanımını net bir şekilde yapmadığı ve AKP’ye karşı mücadelenin en önemli köşe taşı olduğunu ileri sürdüğü “gerçek laikliğin” sınıfsal bir talep olduğu iddiası ise iki argümana dayanıyor. Birincisi; Türkiye İslamcılığının dinselleşme olgusuna yaklaşımının soğuk savaşın anti-komünist refleksine dayandığını; bu nedenle sınıfsal bir talep olduğunu; ikincisi ise dinselleşmenin, emekçi, yoksul halk çocuklarına hem işçileşme hem de isyansızlaşma paketiyle birlikte dağıtıldığını, dinselleşmenin yoksulları vurduğunu, emekçileri burjuvazi adına denetlediğini ve sınıf ilişkilerinde yumuşatıcı, tampon işlevi gördüğünü ileri sürüyor. Bu ikinci unsur, Marks’ın meşhur “Din halkın afyonudur” söyleminin güncellenmiş hali gibi görünüyor.

Yıldırım’ın da bu değerlendirmelerine katılmıyoruz. Reel-sosyalist sistemin ve iki kutuplu dünyanın geçerli olduğu koşullardaki dünya düzeninde, Türkiye gibi kapitalist ve NATO’nun uç karakolu niteliğindeki bir ülkede burjuva fraksiyonlarından biri olan İslamcı siyasetin anti-komünist olmaması zaten düşünülemezdi. İslamcı siyasetin, 50 yıl önceki Türkiye ve Dünya koşullarındaki konumlanmasıyla, bugüne dair yorum yapmanın ne derece doğru olduğu tartışma götürür.

Yıldırım’ın diğer iddiası, dinselleşmenin yoksulları vurduğu, emekçileri burjuvazi adına denetlediği ve sınıf ilişkilerinde yumuşatıcı, tampon işlevi gördüğü iddiası. Yıldırım yazısında bu iddiayı somut verilerle desteklemiyor. Dinselleşmenin, nasıl tampon ve yumuşatıcı işlev gördüğü konusunda herhangi bir ipucu yok. Sadece dinselleşmenin, Türkiye burjuvazisinin Atlantik ittifakının kollarına atılma tarihi, aynı zamanda sola, emek hareketine ve laik-aydınlanmacı değerlere karşı saldırının, dinselleşmenin de tarihi olduğunu; burjuvazinin, laiklik yolundan açılacak bilinçlenme ve örgütlenme kapılarının farkına vardığını, o kapıları adım adım ve postal postal Atlantik denetimi ve gözetiminde emekçilerin yüzüne kapattığını ve 12 Eylülle artan dinselleşme, din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, tarikat yapılarının hak temelli sınıf örgütlenmelerinin darbeyle ezilmesinden doğan boşluğun tarikat yapılarınca doldurulduğunu ileri sürüyor.

Bu iddialardan yola çıkarak AKP’nin yoksul ve emekçilerden 12 yıldır onay almasının, onları dinselleşme yoluyla denetlemesinin ve bu dinselleşmenin sınıf ilişkilerinde yumuşatıcı-tampon işlevi görmesi sonucunun çıkarılması, sınıf mücadelesini etkileyen diğer toplumsal olayların gözardı edilmesi ve AKP’nin hegemonya projesinin diğer unsurlarının görmezden gelinmesi anlamına gelir. Özellikle de Türkiye merkez solunda hâkim anlatı olan “dinselleşme mücadeleyi engeller, halkı uyuşturur, onları şükürcü bir kültürle sarmalar ve isyan duygularını köreltir” kolaycılığına sığınarak, bir zamanlar halkla birlikte siyaset yapan devrimcilerin, masa başı akademik tartışma yapan ve gittikçe toplumdan soyutlanan bir toplumsal kesim haline dönüşmesine neden olur.

Oysa biz AKP’nin, neoliberal kapitalist sistemi bu kadar kolayca sürdürmesinin ve emekçilerden onay/rıza almasının sırrının, kurduğu hegemonya projesinin unsurlarında olduğunu düşünüyoruz. AKP, 2001 krizi ile dağılan burjuvazinin hegemonyasını inşa ederken neoliberal kapitalizmin yoksullaştırdığı, işsizleştirdiği ve dışladığı emekçi kitleleri, dinin afyon niteliğiyle değil, yoksulluk yönetişimine dayalı sosyal politika programı ve muhafazakâr modernleşme stratejisi üzerinden sisteme entegre etti. Bu sosyal politika argümanlarına örnek olarak; yaklaşık 9 milyon vatandaşa düzenli olarak engelli aylığı, yaşlılık aylığı, afet ve terör yardımları, doğum yardımı aşevleri, şartlı sağlık yardımı şartlı nakit transferi, yakacak yardımı, gıda yardımı ücretsiz kitap dağıtımı vb. adlar altında yapılan yardımları sıralayabiliriz.

AKP, hegemonya projesinin önemli bir unsuru olan muhafazakâr modernleşme projesini 2011 yılına kadar toplumun tümüne hitap edecek şekilde, 2011’den sonra ise sadece kendi seçmen tabanına hitap edecek şekilde kurguladı, başarılı bir şekilde de uygulamaya devam ediyor. AKP’nin, kendi seçmen tabanını konsolide etmeye yönelik olarak İslamcı söylemi önplana çıkarması, merkez sol, hatta sosyalist solun önemli bir kesiminin de AKP’yi neoliberal politikaları uygulayan bir parti olarak değil, İslamcı, İslamcı faşist gibi sıfatlarla değerlendirmesine yol açıyor.

Son dönemde, özellikle de 2010 referandumu ve 2011 seçimlerinden sonra AKP’nin otoriterleşmesinin altında neoliberal birikim stratejilerinin, bu stratejilerin gerektirdiği düzenlemelerin yapılamamasının ve hegemonya projesinde oluşan çatlakların etkisi vardır. [1]

Bu arada büyük bir parantez açarak, yazımızda sözünü ettiğimiz yazarların tanımını yapmadıkları ancak yazılarından anlaşıldığı kadarıyla laikliği, dinin ve dinselin, toplumun bütün dokusundan silinmesi anlamında kullandıklarını hatırlatarak bizim laiklikten ne anladığımızı anlatmak istiyoruz;

Laikliğin felsefi, sosyolojik, siyasi ve hukuki açılardan farklı anlamları bulunmaktadır.

Felsefi anlamda laiklik, bilginin referansının Tanrısal olmaktan çıkarılıp, tamamen beşeri-rasyonel bir temele oturtulmasıyla ilgilidir. Bu anlayış, tabiatüstü güç tasarımlarına ayandırılan metafizik ve teolojik inanışları insanın ürettiği rasyonel bilgiden ayırmakta; insanı anlamakta ve beşeri sorunları çözmede rasyonel bilgiyi üstün tutmaktadır.

Sosyolojik anlamda laiklik, dinin toplumsal hayattaki etkisinin asgariye indirilmesini; toplumun büyük ölçüde sekülarize olmasını ifade eder. Bu ise, toplumsal kurum ve ilişkilerde dinsel bilgi otoritelerine başvurmanın yerini insan aklının almasını gerektirir. Laik toplumlarda bireyler, toplumsal alandaki eylemlerini somut rasyonel değerlendirmesi öyle gerektirdiği için yaparlar, bu noktada önemli olan bireyin kendi iç dünyasıyla, dışa dönük ilişkilerini ayırt edebilmesi ve dış dünyaya rasyonel olarak yaklaşabilmesidir

Siyasal anlamda laiklik, öncelikle bir siyasal örgütlenme ilkesidir. Dinsel hayatın toplumsal hayatı örgütleme ilkesine karsın, dinsel görüş ve kurumları siyasal otoritenin dayanağı olmaktan çıkarır. Diğer bir ifadeyle, devlet otoritesinin ve siyasal otoritenin meşruluğunun tanrısal değil, dünyevi bir kaynağa; yani halka dayanmasıdır. Siyasal iktidarın meşruluk kaynağı, doğal hukuk gibi herhangi bir akılcı doktrin de olabilmektedir.

Hukuki anlamda laiklik, din ve devlet islerinin ayrılmasını; devletin din kurallarına dayanmamasını ifade eder Diğer bir ifadeyle, devletin pozitif hukuka ve akli esaslara dayanması anlamına gelir. Devletin ve dinin birbirinden ayrılması, bunun dışa vuran görünümlerinden biridir. Laik devletin dinden, dinin de devletten bağımsızlaşması gerekir

Hukuki tanımlamanın bir başka yönü de, devletin din ve inançlar karsısında tarafsız olmasıdır. Laiklik, bu bağlamda bireylere inançlarıyla ilgili dokunulmaması gereken özgür bir alan bırakır ve hukukla korunan bir statü oluşturur. Bireyler, bu statü içinde dinsel kurallara uymaları ya da uymamaları; inanmaları ya da inanmamaları nedeniyle kınanmaz ve ayrıma tabi tutulamazlar. Dolayısıyla laik devlet, dinin dışında kalmakta, kişilerin dinsel inançlarına ya da inanmamalarına ilişkin özgürlük alanını belirlemektedir (Kahraman, 2008).

Bu tanımlamalara dayanarak, Türkiye’nin laik olup olmadığını analiz etmek bu yazının sınırlarını aşacağından, sadece hukuki ve siyasal anlamda varolan durumdan geriye gidildiğini ve devletin hukuki-siyasal yapısının dinsel kurallara dayandırılmaya çalışıldığını iddia etmek doğru olmasa gerektir. Sosyolojik anlamda ise toplumun değişen yapısının toplumsal hayata yansımalarının olabileceğini ve kültürel çoğulculuğun bu durumun kabullenilmesini gerektirdiğini söyleyebiliriz.

AKP, 2011 seçimlerinden sonra bir yandan otoriterleşirken, bir yandan da muhafazakârlaşmanın dozunu arttırarak, solun büyük bir kısmında “İslamcı Faşizm”, “Ilımlı Şeriat”, “Mezhepçi Faşizm” tespitlerinin yapılmasına ve mücadelenin önceliklerini bu yöne çevirmelerine yol açtı.

Oysa durum AKP’nin İslamcılaşması, Müslüman Kardeşler,  İŞID ve Boko Haramlaşmasından ziyade, hegemonya projesinin unsurlarını devreye sokmasıyla ilgilidir. Hegemonya projeleri iktidarı ele geçiren blokun tüm ulusun rızasını alarak bir hegemonya projesi oluşturmasıyla başlar ve yaygınlaşır. AKP, ilk dönemde, hegemonya unsurlarından, neoliberal kapitalizmin sınırları çerçevesinde yoksulluk yönetişimine dayalı sosyal politika programını sermaye açısından başarılı bir şekilde hayata geçirdi. Bu unsurun yanında, muhafazakâr modernleşme stratejisi üzerinden dini muhafazakârlaşma ve Sünni-Müslüman muhafazakâr kesimleri siyasi, iktisadi, kamusal sisteme dâhil etme anlayışını da oldukça başarılı bir şekilde eklemleyebildi. 2011’den sonra AKP uygulamalarındaki İslami pratiklerin artması, Sünni mezhebine ait ritüellerin daha belirgin hale gelmesi, AKP yetkililerinin her konuşmalarında dinsel pratiklerden bahsetmesi, hegemonyada oluşan çatlakları onarmaya yönelik ve tek uluslu hegemonya projesinden, iki uluslu hegemonya projesine geçişle ilgilidir. Tek ulus hegemonya projesinde, toplumun tümünün desteği sağlanır. Bu durum AKP tarafından yoksulluk yönetişimine dayalı sosyal politikalar sayesinde hayata geçirilmiştir. İki uluslu hegemonya projelerinde ise nüfusun stratejik bakımdan önemli bölümlerinin desteği sağlanmaya çalışılır. AKP, 2011 öncesi bütün ulustan rıza almak için toplumun tümüne seslenirken bugün, liberal, merkez sağ, Kürt ve Alevilerden destek almayı düşünmemekte, toplumun bir kesimini değerleriyle birlikte yok sayarken, sadece Sünni muhafazakâr kesimi öne çıkaran politikalar üretmektedir.

Sonuç olarak AKP ne Müslüman Kardeşler, ne IŞİD, ne Boko Haram, ne İslamcı, ne de faşisttir. Kelimenin tam anlamıyla neoliberal birikim rejimlerinin gerektirdiği düzenlemeleri hayata geçiren ve 2011’den sonra otoriterleşmenin-muhafazakârlaşmanın dozunu iki uluslu hegemonya projesi çerçevesinde attıran bir siyasal partidir. AKP’nin bu şekilde analiz edilmesi önemlidir. Çünkü neoliberal kapitalist uygulamaları eksizsiz uygulayan bir iktidara karşı mücadele anti-kapitalist bir mücadeleyi politikanın merkezine almayı gerektirir. Yok, AKP, “Müslüman Kardeşler”, “IŞİD”, “Boko Haram”, “İslamcı Faşist”, “Mezhepçi Faşist” bir parti diye tespit yaparsanız, gideceğiniz yer, Kemalizmin sığ sularında 90 yıldır siyaset yapan burjuva merkez sol siyasetin ana kucağı olan CHP’nin kollarıdır.

 

Kaynaklar

 

Akça, İ. /2014). 1980’lerden bugüne Türkiye’de Siyaset ve Hegemonya: Bir Çerçeve Denemesi  http://emek-tar.org/1980lerden-bugune-turkiyede-siyaset-ve-hegemonya-bir-cerceve-denemesi-2/ Erişim Tarihi: 02.01.2014

Kahraman, M. (2008)  Avrupa Birliği Ülkelerinde Ve Türkiye’de Laiklik. Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 5, Sayı 9

Özmen, Ü.(2014a) IŞİD İçimizde. http://www.birgun.net/news/view/isid-icimizde/9787 Erişim Tarihi: 02.01.2014

Özmen, Ü.(2014b) Boko Haram İçimizde. http://www.birgun.net/news/view/boko-haram-icimizde/10609  Erişim Tarihi: 02.01.2014

Yıldırım, D. (2014)   Davutoğlu, Marks ve laiklik. http://www.birgun.net/news/view/davutoglu-marx-ve-laiklik/5873  Erişim Tarihi: 02.01.2014

[1] Ayrıntılı bilgi için Akça (2004) “1980’lerden bugüne Türkiye’de Siyaset ve Hegemonya: Bir Çerçeve Denemesi” başlıklı makaleye bakılabilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar