akp, gülen ve uluslararası siyaset – erhan keleşoğlu -

Gülen Cemaati ve AKP arasında 17 Aralık’ta iplerin kopmasıyla sonuçlanan hadisenin dış boyutuna ilişkin özellikle AKP eliyle birçok senaryo üretildi. Bu senaryolara göre ABD ve İsrail, dünyanın ezilenlerinden yana (Müslüman mazlumlardan anlayın!) tutumundan ötürü AKP’nin, özellikle de karizmatik liderinin siyaseten devre dışı bırakılması için yerli işbirlikçisi Gülen hareketi eliyle bir operasyona girişmiştir. Bu söylemin ne kadar hatayla malûl olduğuna dair fazla kelam etmeye gerek yok: Füze Kalkanı Radarı Kürecik’te çalışmaya devam ediyor ve bildiğimiz kadarıyla Türkiye hala bir NATO ülkesi.  Erdoğan ve AKP’nin Batılı emperyalist kampta gözden çıkarıldığına dair sol/sosyalist cenahta da benzer düşüncelerin var olduğu ve bunların açıkça yazılıp çizildiği de herkesin malumu. Komplocu düşüncenin fazlasıyla sirayet ettiği ülkemiz siyasal kültüründe Erdoğan’ın dış ve iç mihraklara karşı tek başına “sağlam iradesi”yle mücadele ettiğine dair bir inanç peyda edilip, AKP’nin yolsuzluklarla zedelenen itibarı yeniden tesis etmeye çalışılırken benzer bir söylem içerisinden konuşmanın eleştirileni yeniden üretebileceğini hatırlatmakla yetinelim bu noktada.

Neoliberal muhafazakâr bir ideolojiyle dünya kapitalist sistemine tam entegrasyonun yanı sıra Batı’yla da barışık bir dış politikayı savunan bu iki eski müttefikin nasıl olup da karşı karşıya geldiğini uluslararası siyaset açısından analiz etmeye çalışalım. Ama öncesinde ABD’nin bölge politikalarına bakalım.

Emperyalistler arası hiyerarşide en tepede olan ABD’nin Ortadoğu politikalarında bir dönüşüm gözleniyor. Esasen petrolün bölgeden dünyanın her tarafına düzenli olarak sevk edilmesi, bunun denetiminde başat aktör olması ABD’nin ana stratejik çıkarını oluşturur. Fakat kaya gazı ve petrolünün devreye girmesiyle birlikte ABD’nin Ortadoğu petrol rezervlerine bakışı da değişiyor. Dahası Kuzey Kutup Bölgesi’nde yeni ulaşım yollarının açılma ihtimalinin Süveyş Kanalı’nın stratejik önemini azaltacak olması da değerlendirilmekte.

Ayrıca Çin’in etki kapasitesinin artmasına koşut olarak Amerikan askeri gücünün Pasifik Bölgesi’ne kaydırılma mecburiyeti ve daha da önemlisi Carter Doktrini’nden beri süren askeri müdahaleci dönemin fayda-maliyet analizi ABD’ye bölgedeki varlığını ve stratejisini yeniden sorgulatıyor. Özellikle doksanların başından itibaren Amerikan hükümetlerinin İsrail ve S. Arabistan gibi ülkelerle kurduğu özel ilişki, askeri-siyasal müdahaleyi öne çıkaran siyasal tarz ABD’nin stratejik çıkarlarına ciddi zarar verdi. Bu nedenle ABD bölgesel güçler dengesinin korunmasına ve ancak statükoyu değiştirmek yönünde ciddi bir tehdit olursa müdahale etmeye dayalı eski politikasına dönüyor görünmekte. Bunun en çarpıcı göstergelerinden birisi Kasım 2013’te İran ile varılan nükleer anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile ABD otuz yılı aşkın süredir diplomatik ilişkisinin olmadığı İran’la yeniden ilişkiye geçiyor. İran’ın yetmiş beş milyon nüfusa sahip pazarı, büyük petrol rezervleri ( S. Arabistan’dan sonra bölgenin ikinci büyük petrol rezervleri bu ülkededir) ve kapalı kalmış ekonomisiyle küresel kriz içerisindeki kapitalizm açısından büyük bir lokma olduğu da akıldan çıkarılmamalıdır. Üstelik S. Arabistan-İsrail hattının kışkırttığı Sünni-Şii çatışması El-Kaide benzeri köktenci akımları bölgeye çekmekte ve güçlendirmektedir. Sadece ABD ve Batı Bloku açısından değil, hatırı sayılır Müslüman nüfuslarıyla Rusya ve Çin dâhil tüm emperyalistler açısından bu çözülmesi gereken büyük bir sorun teşkil etmekte. Bu nedenle İsrail ve S. Arabistan’ın tüm itirazına rağmen İran’la anlaşarak tansiyonu düşürmek emperyal nizam açısından daha akıllıca.

cemaatin pozisyonu

Peki, tüm bu yukarıda tasvir edilen tablo içerisinde AKP ve Gülen cemaati arasındaki mücadele nereye oturtulabilir? Bu iki grup Türkiye’nin devleti ve toplumuyla neoliberal-muhafazakar dönüşümü projesinde kader birliği etmiş ve askeri-sivil elitleri zayıflatarak iktidar bloku içerisinde kendilerine önemli bir pozisyon edinmişlerdir. Bu proje hayata geçirilirken ABD ve AB’nin desteğini almak konusunda da işbirliği yapılmıştır. Gülen Hareketi, iç politikada olduğu gibi dış politikada da geleneksel devletçi çizgiye daha yakın durmaktadır. Kültürel milliyetçilikle muhafazakârlığı hercümerç etmiş bu hareket, dünya çapında sürdürmekte olduğu Türk-İslâm sentezine dayalı misyonerlik faaliyetini aynen geçmişte Cizvitlerin yaptığı gibi ticari, finansal ve siyasal ağlar oluşturarak sürdürmektedir. Cemaat birbirinin içerisine geçmiş bu ağlara zarar verebilecek her türlü hükümet eylemine karşıdır. Anti-komünizm ikliminde şekillenen ve İspanya’daki Opus Dei benzeri devlet içinde örgütlenirken aynı zamanda kendi sosyal, kültürel, iktisadi şebekesini de kurmaya dayanan bu strateji, uluslararası siyaset ve iç siyaset açısından çatışmacı iklimden hoşlanmamakta, risk içeren siyaset tarzlarıyla yan yana durmamaya özen göstermektedir.

Bu bağlamda Cemaat ve AKP arasındaki temel ayrışma 2010 yılında Mavi Marmara ile başlamıştır. AKP hükümeti, ABD’nin hegemonyasındaki gerileme ve müdahalecilikten uzaklaşması nedeniyle Ortadoğu’da oluşan güç boşluğunu doldurmak gibi ihtiraslı bir rotaya dümen kırmış, emperyalistler arası mücadelenin dinamiklerinden yararlanmaya çalışmıştır. İsrail-Suriye arasında oynanan arabuluculuk rolü sırasında patlayan Gazze Savaşı sonrasında ise İsrail ile ilişkileri gererek Filistin sorununun hamisi sıfatıyla bölgesel nüfuzunu artırabileceğini umut etmiştir. Davos’taki çıkışın ardından gelen Mavi Marmara olayı Cemaatçe Türkiye’nin geleneksel dış politikasından sapma olarak değerlendirilmiş ve Gülen, ittifakın başlangıcından beri ilk defa açıkça hükümeti eleştirmiştir. İsrail üzerinden ABD’nin doğrudan karşıya alınmasının (özellikle de İsrail lobisinin gücü göz önüne alındığında) kendi küresel ağlarına zarar verebileceği düşüncesi bunda bariz bir rol oynamıştır. Yine küresel ve bölgesel dengeleri gözeterek “iş yapmaya” alışkın Cemaat, 2009 sonrasında hükümetin tüm yumurtaları bir sepete yükleyerek salt Müslüman Kardeşler çizgisiyle ortak hareket etme eğiliminden de rahatsızlık duymuştur. 2011 Arap İsyanları ertesinde tüm Ortadoğu’ya bu örgütle kurulan ittifak üzerinden şekil verilebileceği düşüncesine de ihtiyatla bakmıştır.

Burada bir parantez açacak olursak çok itibar edilen Arap İsyanları sonrasında ABD’nin Müslüman Kardeşler’e arka çıkarak Ortadoğu’ya nizam vermeye çalıştığı düşüncesi, esasen 2002’den itibaren ABD’nin petrol zengini olmayan devletlere neoliberal muhafazakâr “Türk modelini” örnek gösteren tavrından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle Arap Baharı sonrasında da şu sonuca varılmıştır: AKP, ABD’nin kuklasıdır, Erdoğan Mursi’yi desteklemektedir, o zaman ABD Mursi’nin arkasındadır. Oysa ABD yönetimi, Mursi yönetimine başından itibaren gayet mesafeli yaklaşmış; Mısır’da ortaya çıkan büyük enerjinin massedilmesinde bir ara form olarak görmüştür. Erdoğan’ın Gezi Ayaklanması sonrasında gücünü konsolide edebilme isteğiyle de bağlantılı olarak uyguladığı Müslüman Kardeşler yanlısı siyaset ABD, İsrail ve S. Arabistan üçgeninde ciddi tepki uyandırmıştır. Daha birkaç yıl öncesine kadar her Arap başkentinde törenle karşılanan Davutoğlu bugün yalnızları oynamaktadır. AKP’nin Ortadoğu politikası tam anlamıyla çökmüştür. Müslüman Kardeşler hareketinin Arap dünyasındaki en büyük destekçisi Katar dahi yönetim değişikliğine giderek dış siyasetine ayar verirken Erdoğan hala esneklik belirtisi göstermemektedir.

Gerektiğinde gayet esnek davranmasıyla bilinen Gülen Cemaati, Erdoğan ve ekibinin siyasal İslamcı eğilimlerinden ayrışmakta, Türkçü-muhafazakâr-devletçi damarıyla öne çıkmaktadır. Bu bağlamda Erdoğan ve ekibinin bölge politikalarının ABD ile zıtlaşması, Suriye’de rejimin hızla çökeceğine inanılarak İslamcı gruplara verilen maddi-manevi destek, Suriye dışından gelen cihatçı gruplara sağlanan imkânlar, küresel ve bölgesel güçlerle çatışma potansiyeli yaratacağı endişesi üzerinden Cemaatin devletçi reflekslerini harekete geçirmiştir. MİT’in İslamcılarla kurduğu bağlar, İran’la ambargonun by-pass edilmesi için sürdürülen örtülü ilişkiler Cemaatin ABD içerisindeki muhafazakârlar ve onların en temel müttefiki İsrail lobisiyle kurduğu hassas ilişkileri tehdit etmektedir. Tekrarda fayda var: Bu ilişkilerin zedelenmesinin Cemaatin küresel faaliyetlerini sekteye uğratma ihtimali en başat kaygıdır.

Kürt sorununda da ihtilaf yaşanmaktadır. Gülen cemaati Kürt sorununun çözümünün, PKK ve ona yakın tüm unsurların zorla tasfiye edilmesiyle eş zamanlı olarak, kültürel hakların tanınması ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile özel bir ilişkinin tesis edilmesi yoluyla olabileceğini düşünmektedir. KCK operasyonlarıyla eşgüdümlü hareket ettiği hükümetin önce Oslo üzerinden bir kanal geliştirmesi, bunun deşifre olmasından sonra da Öcalan’la doğrudan görüşerek barış sürecini başlatması taraflar arasında anlaşmazlığa neden olmuştur. Anlaşmazlığın nedeni Kürt sorununda çözümsüzlük siyasetinin nasıl yönetileceğine dairdir. Barış sürecinin içi halâ doldurulmuş değildir. Kürt sorunundan söz ederken ABD’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Türkiye arasında imzalanan petrol anlaşmaları sayesinde Kürdistan’ın iyice özerkleşmesinden ve buna tepki olarak da Şiilerin ağırlığının arttığı Irak merkezi hükümetinin İran tarafına kaymasından endişelendiğini hatırlatmakta yarar var.

Kısacası ABD yönetiminin, başına buyruk davranışlar sergileyen Erdoğan ve ekibinden hoşlanmadığı açıktır. İsrail’in Erdoğan hakkında ne düşündüğünü söylemeye dahi gerek yoktur. ABD açısından sorun, tüm bölge siyasetini yeniden yapılandırdığı bu hassas geçiş döneminde Erdoğan’ın yerine tercih edebileceği bir alternatifin henüz ortaya çıkmamış olmasıdır. Küresel bir ağa sahip Gülen hareketinin çıkarları, Erdoğan’dan hiç hazzetmeyen küresel güçlerle ortak noktada buluşmaktadır. Ancak 17 Aralık operasyonunun doğrudan bu güçlerle istişare ile yapıldığına dair elimizde bir kanıt yoktur. Aksi yönde bir delil de bulunmamaktadır. Zaten bu işin doğası gereğidir. Somut durumun somut analizini yapma iddiasında olanlar için bunların kıymet-i harbiyesi yoktur. Aslolan olgu ve olayları tarihsel-toplumsal bağlamına oturtup maddi yaşamla ilişkisini kurarak analiz edebilmektir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar