Akademik Özgürlük Meselesinde Uzakları Yakın Eden Benzerlikler: Milli ve Yerel Kıskacında Hindistan ve Türkiye -

Akademik özgürlüğe yönelik tehditler son yıllarda dünya genelinde artış gösteriyor. 2015 yılı verilerine göre, son iki yılda binden fazla aydının tutuklandığı Çin’de tutuklamalar, sınıflara yerleştirilen kameralar, yurtdışında okuma vaadiyle casusluk yaptırılan öğrenciler, sosyal bilimlerin siyasi motivasyonlarla fonlanması gibi yöntemler ülkeden kaçmak zorunda bırakılan Çinli bilim insanları tarafından Batılılara anlatılırken, Kaliforniya üniversiteleri Filistin’i dersliklerde andıkları için saldırıya uğrayanların ardı ardına düzenledikleri akademik özgürlük temalı konferanslara sahne oluyor. Meselenin bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyayı ilgilendiren kısmı da malumunuz oldukça vahim. 2016 yılının ilk iki ayında, Orta Doğu Çalışmaları Derneği Akademik Özgürlükler Komitesi’nin yayınladığı 16 mektubun  çoğunluğu, askeri güvenlik rejimi altında siyasi belirsizlik yaşayan ve son olarak İtalyan doktora öğrencisi Giulio Regeni’nin saha çalışması sırasında vahşice öldürüldüğü Mısır’daki akademisyenler ile Komite’nin bugüne kadar akademiklere yönelik en geniş çaplı saldırı olarak tanımladığı Barış İçin Akademisyenler hakkında.

Örnekler çoğaltılabilir. Bu yazıda, bunlardan biriyle, Türkiye’de Barış İçin Akademisyenler’e yönelik saldırının hemen akabinde başlayan ve politik konjonktür, saldırının söylemsel kuruluşu ve pratik işleyişi açısından Türkiye’de yaşananlara şaşılır derecede benzeyen Hindistan’ı ele alacağım. Hikaye biraz uzun, akademik özgürlüğe saldırının zirve yaptığı Şubat 2016 tarihinden bir parça geriye giderek başlayalım.

2015 yılının Ağustos ayında Hindu dininin idollere tapma geleneğini eleştiren 77 yaşındaki edebiyat profesörü M. M. Kalburgi evinin önünde vurularak öldürüldü. Aynı yılın Şubat ayında komünist lider Govind Pansare, Mumbai’de, biraz daha geriye gidersek, 2013 yılında aktivist Narendra Dabholkar batıl inançlara karşı kampanya yürüttüğü için öldürülmüştü. 2015 yılının Ekim ayında, barları basıp içerideki kadınları dövmekle ünlü, aşırı sağcı Hindu bir grubun lideri, Hindu efsanelerini ve Tanrılarını aşağılayarak bu dine mensup olanların “kalbini kıran” yazarları dillerini kesmekle tehdit etti. Profesör Kalburgi’yi öldürenler twitter’da bir sonraki hedeflerinin isimlerini açıkladılar: kast sistemini eleştiren emekli bir profesör.

Bu saldırıların tümü medya tarafından manşetten görüldüyse de, Başbakan Narendra Modi pek çokları tarafından onaylama anlamına gelen sessizliğini bozmazken, parti mensuplarından biri, Modi’nin de 8 yaşından beri bağlantılı olduğu silahlı bir Hindu grubuna üye olan Gandhi’nin katilini vatansever ilan ederek suikastlerin yarattığı politik iklimi iyiden iyiye gerdi. Bu esnada suikastler polis tarafından araştırılsa da, liberal bir demokrasi olmakla övünen ve komşuları bu demokrasinin standartlarını yakalayamadığında onlara karşı üstten bir ton benimseyen Hindistan’da, ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar hakkında kamuoyunda herhangi bir tartışma olmadı; aksine tehditler ve cinayetler bir otosansür ve korku ortamı yarattı.

Bir yazarın Ekim 2015’deki ifadesiyle, daha önce de zaman zaman ifade özgürlüğüne yönelik saldırıların olduğu Hindistan’da, bu olaylar kömür madenindeki kanaryaydı. Madenin göçmesi, Hindu milliyetçiliğine karşı çıkan seslere karşı topyekûn saldırının başlaması ise Şubat 2016’da gerçekleşti. Aslında Modi’nin göreve geldiği 2014’den beri, Hindistan üniversiteleri iktidardaki sağ Bharatiya Janata Partisi’nin ve onunla organik bağlara sahip Hindutva gruplarının giderek artan saldırısı altındaydı. Örneğin, Modi’nin neoliberal iktisat politikalarının örneklerinden biri olan “Dijital Hindistan” projesini tanıtmak için Eylül 2015’de ABD’ye yapması planlanan ziyaretinden önce, bu ülkede Güney Asya hakkında çalışan akademisyenler bir açık mektup yayınladılar. Mektup, hem e-devlet uygulamalarını da içeren projenin vatandaşların anayasal haklarının kısıtlanması amacıyla kullanılması tehlikesine, hem de Modi’nin 2002 yılında Gujarat’da binden fazla kişinin katledilmesinde oynadığı rol yüzünden 2005-2014 arasında ABD’ye girmesine izin verilmeyen, başbakanlığının ilk yılında yargının bağımsızlığı ve eleştiri hakkına saldırılar ve sansürle anılan bir politikacı oluşuna dikkat çeker nitelikteydi. Modi’nin iktidarı daha ilk yılında akademik özgürlükler açısından da ciddi sorunlar yaratmıştı. Uluslararası akademisyenler konferanslara katılmak için geldikleri Hindistan’a alınmamış, önde gelen üniversitelerin ve akademik kurumların yönetimlerine müdahalelerde bulunulmuş, kilit önemdeki pozisyonlara vasıfsız yandaşlar getirilmişti. Örneğin, Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen, Modi’ye getirdiği eleştiriler yüzünden hükümetin kendisini Nalanda Üniversitesi rektörlüğünden istifa etmeye zorlamasını Ağustos ayında The New York Review of Books’da ayrıntılı olarak anlattı. Aynı dönemde, Hindistan Kültürel İlişkiler Konseyi’nin yeni atanan başkanı, Modi’nin Tanrı’nın vücut bulmuş hali olduğunu iddia ederken, Hindistan Tarihsel Araştırmalar Konseyi’nin taze başkanı kast sistemini övmekle meşguldü.

Amerikan akademisinde Güney Asya çalışan akademisyenlerin açık mektubunun yayınlandığı bloglardan birinin Amerikalı editörü, mektubun Hindistan’dan aldığı yorumlar hakkındaki şokunu anlatırken, Hintli imzacılardan birinin şu sözlerini alıntıladı: “Bu paranoid vizyonda, Modi hakkında eleştirel yazan kim varsa Hinduizme saldırıyor ve dolayısıyla Hindu Hindistan’a saldırıyor. Bu Hindistan’da bizim gibi insanlara yer yok çünkü onlara göre biz “Hindistan’ın kalkınmasına” savaş açmış kişileriz. Bizi başbakanı eleştirdiğimiz için anti-demokrat olmakla suçluyorlar. Ve bu suçlamanın altında her zamanki gibi sinsi bir tehdit yatıyor: Hindistan’a ihanet etmeye hazır olanların isimlerini hatırlamak her zaman önemlidir.” Gerçekten de bloga gelen yorumların pek çoğu bu temayı işliyor, “bütün hainlerin isimlerini toplu halde sunduğu için” editöre teşekkür ediyor, yorumların neredeyse tamamı mektuptan çok daha sert olmasına rağmen, mektubun imzacıları nefret saçmakla suçlanıyordu.

Fakat meselenin akademik özgürlükleri tehdit eden boyutları Hindistan’la sınırlı kalmadı. Aralık 2015’de Inside Higher Education adlı kuruluş, University of California Irvine’in Hindu Thakkar Ailesinden ve Dharma Medeniyet Vakfı adlı bir kuruluştan üniversitede Vedic ve Hindistan Medeniyeti çalışmaları kürsüsünün kurulması için aldığı toplam 6 milyon dolarlık bağışın inceleme altında olduğunu bildirdi. Vakıf, Hinduizm araştırmaları alanında çalışan araştırmacıların çoğunun bu dine mensup olmamasının dinin ve geleneklerin yanlış temsillerine yol açtığı iddiasıyla bu bağışları yaptığını açıkladı. Böylelikle, ulusal politik arenanın gittikçe daha milliyetçi hale gelmesinin, bağışlar ve bunlara bağlı işe almalar yoluyla ulusötesi akademide de etkisi olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Hindistan’a geri dönersek, saldırıların Şubat 2016’da başlayan dalgasının odağında Jawaharlal Nehru University (JNU) yer aldı. JNU;  ismini laik bir devlet olarak Hindistan’ın temellerini atan  ilk başbakanından alan üniversite, ülkenin saygın akademisyenlerinin görev yaptığı ve aynı zamanda sol öğrenci gruplarının baskın olduğu bir üniversite. Bu yüzden eleştirel düşüncenin ve çok sesli tartışmaların merkezi olarak görülüyor ve Hindu sağının hedefinde yer alıyor. 9 Şubat 2016’da JNU’da küçük bir öğrenci grubunun, 2001’de meclise düzenlenen saldırıya karıştığı iddiası ile adil yargılanma olmadan asılan bir muhalifin anısına düzenlediği şiir dinletisinde, Hindistan karşıtı sloganlar atıldığı iddiasıyla üniversitenin öğrenci derneği başkanı isyana teşvik iddiasıyla tutuklandı. İsyana teşvik, sömürge döneminden kalma ve bugüne dek Gandhi dâhil pek çok muhalifin yargılandığı bir kanun. Sonrasında bu tutuklamanın yandaş basın ve iktidar partisi mensupları tarafından üretilmiş sahte kanıtlara dayandığı ortaya çıksa da, diğer öğrencilerin tutuklanması ve medyada “millet düşmanlarına” karşı yürütülen cadı avı hız kesmeden devam etti. Tutuklu öğrencilerin davalarına dayanışma için giden öğrenci ve akademisyenler içlerinde aşırı milliyetçi avukatların da olduğu bir grup tarafından “Şan olsun Hindistan Ana’ya”, “Vatan hainleri Hindistan’dan defolun” sloganları eşliğinde saldırıya uğradı. İçişleri Bakanı’nın “Hindistan karşıtı slogan atan ya da milletin birliği ve bölünmezliğini sorgulayan hiç kimse cezasız kalmayacak” açıklamasını, Eğitim Bakanı’nın “Milletimiz Hindistan Anamıza yapılan hiçbir hakarete tolerans göstermeyecek” sözleri takip etti. Başka bir parti mensubu üniversitenin geçici olarak kapatılmasını ve devamında tamamen temizlenmesini talep etti. Başlatılan dijital ve fiili linç karşısında, Güney Afrika’daki öğrenci derneklerinden, bizim de BAK sürecinde destek aldığımız dünyaca ünlü Britanya’lı ve ABD’li akademisyenlere uzanan destek mesajları yayınlandı.

Bu noktada JNU’da yaşanan gelişmelerin, ondan bir ay önce yaşanan başka bir olayla ilgisini de kurmak gerekiyor. Hyderabad Üniversitesi’nde muhalif olduğu için gördüğü baskı yüzünden intihar eden en alta kasta mensup Rohit Vermula’nın hikâyesi, yüksek öğrenime erişim koşullarının kast ve sınıf ekseninde belirlenmesi meselesini olduğu kadar, Hindu milliyetçiliğinin yüksek kastlarla organik ilişkisini de göz önüne seriyor. JNU’da tutuklanan öğrenci derneği başkanı Kumar da Vermual gibi alt sınıf bir öğrenci. Kumar, tutuklanmasına yol açan konuşmasında “Biz bu ülkeyi seviyoruz. Bu ülke nüfusunun %80’ini oluşturan yoksullar için savaşıyoruz” diyerek hükümetin yüksek öğrenim bütçesinde yaptığı kesintileri eleştirmişti. Bu tutuklamanın protesto edildiği ve halihazırda grevde olan Delhi’deki Honda fabrikası işçilerinin de destek verdiği gösterilerde öğrencilerin attığı “Modi’nin Hindutva baskısını kabul etmiyoruz! Yüksek kast Brahmin baskısına karşı koyuyoruz!” sloganlarının atılması da meselenin ekonomik eşitsizlik boyutunu vurgular nitelikte. Bu tutuklamadan beş ay önce gerçekleşen ve üniversite öğrencilerine verilen bursların kesilmesi kararını protesto eden “Occupy University Grants Commission” da bu noktada anmak gerekir. Bu işgal hareketi JNU öğrencilerinden güçlü bir destek görmüş ve bursların kesilmesi kararı Dünya Ticaret Örgütü ile Hindistan’da yüksek öğrenimin uluslararası piyasaya açılması hakkında süren görüşmeler çerçevesinde değerlendirilmişti.

Kumar’ın tutuklanması ve devamındaki cadı avı, serbest piyasa modeline dayanan yüksek öğrenim modeline getirilen eleştirileri kriminalize etmekle kalmadı; hükümetin Keşmir ve Kuzeydoğu gibi çatışma bölgelerinde silahlı kuvvetlerin etkinliğini sorgulamayı “anti-milli” olarak adlandırarak bir taşla iki kuş vurmasını da sağladı. Muhalifleri anti-milli ilan etme taktiği, öğrencileri, akademisyenleri ve genel olarak üniversiteyi millete yönelik bir tehdit olarak sunmakla beraber, tartışmanın, diyalogun ve çeşitliliğin önünü kesmek için kullanılıyor. Ünlü feminist sosyal bilimci Nivedita Menon’un başına gelenler bu taktiğin nasıl işlediğini gözler önüne seriyor. JNU’daki olayların akabinde üniversitenin öğrenci ve hocaları biraraya gelerek protesto gösterileri düzenlemenin, açıklamalar yayınlamanın yanında, önce “Ulusun Gerçekten Neyi Bilmesi Gerekiyor: Hindistan’da Ulus ve Milliyetçilik” isimli, sonraysa “Azadi: Özgürlüğün farklı Anlamları” adı altında ülkenin saygın akademisyenlerinin verdiği bir dizi açık hava dersi organize ettiler. Bu derslerden birini veren Menon’un Hindistan’ın Keşmir’de işgalci olduğunu söylemesi meseleyi yeni bir boyuta taşıdı: Saldırının kadına yönelik şiddet yoluyla kişiselleşmesi –konuşmanın youtube’daki videosunun altındaki yorumlarda Menon’un sözleri yüzünden çete tecavüzünü hakettiğini söyleyenler var- ve Menon’un ulusal basında hedef haline getirilmesi.

Bu türden saldırıların yöntemleri arasında bizim için tanıdık olan üçü şunlar:  Üniversitelerin ve kültür sanat kurumlarının yöneticilerinin partiye yakın vasıfsız isimlerden seçilmesi, yine partiye yakın öğrenci gruplarının kampüsteki şiddet de içeren etkinliklerinin yönetimlerin ve polisin desteği sayesinde artması ve yandaş medyanın sadece yanlı yayın yaparak değil sahte kanıt üretmek yoluyla muhalifler hakkında kamuoyunu manipüle etmesi. Yalan siyaseti ve onun politik işlevselliği bu noktada üzerinde durmamız gereken bir konu. Güvenilirliğini gittikçe kaybeden her otoriter sağ partinin yaptığı gibi, söylenti çıkarmak ve yaymak, tehdit ve iftira BJP’nin de sıkça başvurduğu yöntemler. Aranan bir teröriste ait olduğu düşünülen sahte bir twitter hesabından JNU öğrencilerinin tebrik edilmesi ve bunun İçişleri Bakanı’nın talimatıyla yargılamada delil olarak kullanılması bu yöntemin son örneklerinden biri. Bu noktada önemli olan isyana teşvik suçuna delil olarak gösterilen bu yalanların mahkemece kabul görmesi değil, yaratılan terör, şüphe ve korku ortamının politik olarak iktidarın elini güçlendirmesi. Başka bir ifadeyle, bizim de son dönemde özel sohbetlerde sıkça tekrarladığımız gibi, sürecin kendisinin cezaya dönüşmüş olması.

Pek çok yorumcu, Hindistan’da üniversitelerle beraber gazetecilerin de gittikçe artan devlet şiddetine maruz kalmasını 1975-1977 yılları arasında uygulanan ve anayasal hakların askıya alındığı sıkıyönetim dönemine benzetiyorlar. Bunlardan biri gelişmeleri aşırı sağın toplumu şiddet yoluyla disipline etmesi olarak adlandırıyor ve Hindutva’dan sapan her görüşün anti-milli ya da terörist olarak adlandırılmasının arkasında iktidarın din ve milliyetçiliğin birlikteliğinden doğan hegemonyasının yattığını belirtiyor. Bu hegemonik projenin kendisini yeniden üretmek için yüksek öğrenim alanında dizayn etmeye ihtiyaç duyduğu başka bir nokta daha var: Müfredat. Üniversitede Sanskritce eğitimine, Hinduizmin temel metinlerine dayanan Vedic bilimin tarihine, ulus-devletin Hindu anlatısına dayanan tarihine ağırlık vermek gibi doğrudan milliyetçi ideolojiye hizmet eden müdahaleler kadar, neoliberal akademinin temel özelliklerinden biri olan eğitimin pratik beceriler odaklı hale getirilmesi de Hindutva (Hindu-ness) anlayışının üniversitelere uzanan pratikleri olarak öne çıkıyor. Hindutva’nın pedagojisi çağdaş, uluslararası standartlardan çok uzak, didaktik ve eleştirmeyi, sorgulamayı yasaklayan bir pedagoji. Genetik biliminin antik Hindistan’da başladığını, homoseksüelliğin bir hastalık olduğunu iddia eden bir başbakan, artan tecavüz olaylarını fast food tüketimine bağlayan yaklaşımlar, aslında dünya pazarında teknoloji üretimiyle yer almak isteyen bir ekonomi açısından bir paradoks teşkil ediyor.

Üniversitelere ve genel olarak ifade özgürlüğüne yönelik bütün bu açık saldırılara rağmen, hükümetin siyasal hamlelerini anlamlandırırken kullandığı söylemsel pratikler kendi başına şaşırtıcı olsa da biz Türkiyeliler için yine tanıdık. Bir yandan, özellikle ABD üzerine verilen örneklerde, bu türden devlet eleştirilerinin diğer ülkelerde de yapılamayacağının altı çizilirken, diğer yandan ifade özgürlüğünün tanımı milliyetçilik üzerinden yeniden yapılıyor. Buna göre, ifade özgürlüğü “millete saygı” çerçevesi içerisinde kullanılabilir bir hak haline geliyor. Özellikle medya bu içi boş tanımı kendinden menkul bir geçeklik olarak sunuyor. Bunun karikatür bir örneği yandaş bir televizyon habercisinin programına davet ettiği Lenin adındaki bir JNU öğrencisine, “İsmini hiç haketmiyorsun. Gerçek Lenin asla milletini isyana teşvik etmezdi” demesi. Böylelikle otoriter bir iktidar, medya sansasyonalizmi ve orta sınıf bir hiper-vatanseverlik ideolojisi ittifakı kamuoyunu manipüle etmekte başarılı oluyor. Bu bence bizim de burada çokça karşılaştığımız ama belki de gereğince tartışmadığımız bir probleme işaret ediyor: Kavramların içini kim, nasıl dolduruyor?

Muhalif entelektüellerin, devletin üniversitelere yönelik baskısının arkasında yalnızca iki yıl önce iddialı bir şekilde göreve gelen hükümetin kendine güveninin gittikçe azalmasını görmesi de bizim için tanıdık ve dolayısıyla ilginç. Yukarıda örneklerini verdiğim Modi’nin Tanrı’nın vücut bulmuş hali olarak kutlanması, sahte bilimin politik amaçlara malzeme edilmesi örneklerinde olduğu gibi, BJP için de AKP iktidarının entelektüel meşruiyetini tümüyle yitirmesi söz konusu. Bu meşruiyet krizinin sonuçlarından biri de iktidarın doğruyu söyleyen insanlara ve alanlara karşı giderek daha kırılgan hale gelmesi olarak ortaya çıkıyor.  Bu nedenle iktidar, doğrunun söylenmesi faaliyetine bütün toleransını yitiriyor ve tanımı gereği görevi doğruyu söylemek olanlara karşı uyguladığı baskıyı arttırıyor.

Bu meselenin hiç kuşkusuz önemli bir ayağı; fakat bundan daha fazlası da var. Olayların patlak vermesinden yalnızca birkaç gün sonra, yandaş bir gazetenin ön sayfasında verilen iki haberin birlikte okunması, BJP’nin üniversitelere yönelik saldırısının arkasında yatan nedenlerin anlaşılması açısından bir çerçeve sunuyor. 15 Şubat tarihinin Hindu gazetesi, JNU’da yaşananları Pakistan’lı bir dini lidere ve onun bağlantılı olduğu Lashkar-e-Taiba (LeT) adlı bir terör örgütüne bağlarken, diğer haberde Modi iktidarının Hindistan imalat sektörünü güçlendirme ve böylelikle istihdam yaratma projesi olarak sunulan “Make in India” kampanyası kapsamında gerçekleşen bir etkinlikte çıkan yangından söz ediliyor. Neoliberal sermaye birikiminin bir örneği olan kampanya, imalat sektöründe devlet denetiminin azaltılması, doğrudan yabancı yatırımın önünün açılması, fikri mülkiyet hakları rejiminin reforme edilerek küresel standartlara uyumlu hale getirilmesini –ki bu ilaçların ve eğitim malzemelerinin fiyatlarının artması anlamına gelecek- içeriyor. Bununla birlikte, proje sermaye yoğun sektörleri öncelikli hale getirirken, iş kanununu da işçiler aleyhine yeniden düzenliyor. Fakat proje beklenen başarıyı gösteremediği gibi, işçi sınıfı tarafından da tepkiyle karşılandı ve Eylül 2015’de ulusal bir grev dalgasına sebep oldu. Kısacası, “Make in India” amaçlarına ulaşamadığı gibi Modi’ye istediği popülariteyi de getirmedi. Bu iki haberin birlikte okunması, BJP’nin büyük sermaye ile dinci muhafazarkarlar koalisyonuna dayanan tabanının AKP’ye benzerliğini ortaya koyuyor. İktisadi alanda baş gösteren sıkıntıların, kültürel ve dinsel temalarla örülmüş bir milliyetçiliğin ulusal siyasette ağırlık kazanmasında payı olması da karşılaştırma eksenini güçlendirir nitelikte.

Bütün bu benzerliklerin akla getirdiği soru akademisyenlere ve akademik özgürlüğe yöneltilen bu saldırıların milliyetçi-dinci neoliberal sağ rejimler açısından ne anlama geldiği sorusu. George Caffentzis bundan on yıl önce neoliberalizmin krizi ve akademik özgürlük hakkında yazarken işe iki farklı akademik özgürlük kavramsallaştırmasını ortaya koyarak başlamıştı. Caffentzis, bilgi herkes için kullanılan topluma ait bir kaynak ve eğitim bir kamu malı olarak kabul edildiğinde akademik özgürlüğün herkesin bilgiye erişim ve bilgi üretme kapasitesinin arttırılması olarak anlaşıldığını, neoliberal akademik özgürlüğünse bundan farklı olarak, bilginin bir meta, eğitiminse hizmetler sektörünün bir parçası olduğu kabulünden hareketle, bilgiyi ve eğitim hizmetlerini devlet müdahalesi olmadan pazarlamak anlamına geldiğini belirtir. İçinden geçtiğimiz dönemde, yüksek öğrenimin gittikçe piyasalaşan yapısı bu iki kavramsallaştırmanın çelişkisi içinde gerçekleşiyor. Bilginin bir meta olarak kabulü, onun üretim koşullarının da piyasa tarafından belirlemesi anlamına gelir. Bu açıdan, akademisyenler belirli bir türden bilgiyi, piyasa tarafından şekillendirildiği için gittikçe zorlaşan  çalışma koşullarında üreten güvencesiz ve dolayısıyla sermayenin ve devletin baskısı karşısında savunmasız çalışanlar haline gelirler.

Fakat bilginin piyasa değeri kapitalizmin yasaları tarafından dolaysız olarak belirlenmez; bilgi ayrıca neoliberal sermaye birikimi modelinin uygulayıcısı olan hükümetlerin, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren politikaları karşısında gittikçe aşınan meşruiyet zeminlerinin güçlendirilmesi için de kullanışlı hale gelir. Büyük ve iddialı yatırım projelerinin, ekonomik programların vaad ettiği toplumsal zenginliğin yeniden dağıtımı sistemin yapısal krizleri yüzünden gerçekleşmediğinde, bu ekonomi politikalarını eleştirerek toplumsal eşitsizlikleri görünür kılanların hedef haline gelmesi beklenen bir gelişmedir. Bu noktada aynı zamanda iki medeniyet tahayyülü de birbiriyle çatışır. Bunlardan ilki, gelişmekte olan ekonomilerde iktidarda olan milliyetçi ve dinci rejimlerin, küresel kapitalist ekonomide kendilerine sağlam bir yer edinmek için yüzlerini “Batı”ya döndüklerinde karşılaştıkları ve bir dereceye kadar uyum göstermek zorunda kaldıkları liberal kapitalizmin medeniyet tahayyülüdür. Bunun tam karşısında, bu rejimlerin dayandığı “milli ve yerel” medeniyet tahayyülü yer alır. Küresel kapitalist ekonomiye eklemlenme sürecinin, kapitalizmin süreğen krizleri yüzünden sürekli sekteye uğradığı, beklenen kalkınma hamlesinin Sisifos’un kayasına dönüştüğü dönemlerde, milli ve yerel medeniyet tahayyülünün, bu tahayyülün yamalı bohça halini açık eden “içerideki düşmanların” temizlenmesi yoluyla sağlamlaştırılması rejimin devamı açısından hayati önemdedir. Bu açıdan, Türkiye akademisinin son altı ayda başına gelenler, öncesi ve sonrası olmayan tekil bir saldırıdan öte, içinden geçmekte olduğumuz muhafazakar neoliberal dönemin toplumun henüz egemenliği altına alamadığı tüm alanlarına yönelttiği bütünlüklü saldırının bir parçası olarak okunmalı ve dolayısıyla, bütünlüklü bir mücadele stratejisi çerçevesinde ele alınmalıdır.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar