“ak-saray”: anıtsallık, siyasal iktidar ve meşruiyet – ateş uslu -

 

Türkiye’nin 2014’ün sonbahar aylarındaki yoğun gündeminin öne çıkan tartışma başlıklarından biri, Ankara Atatürk Orman Çiftliği arazisinin bir kısmı üzerinde 199 bin metrekare genişliğinde bir alana yayılan ve 1000 odası bulunduğu söylenen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın tamamlanması ve kullanıma açılmasıydı. Bina kompleksinin yarı resmi kanallardan “Ak-Saray” olarak isimlendirilmesi kamuoyunda hızlı bir şekilde yankı buldu: Böylece bir yandan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar döneminin “Ak” kelimesi çevresinde dönen sembolik-söylemsel dağarcığı biraz daha zenginleşmiş oldu, diğer yandan da siyasal iktidarın belirli bir parti ve onun lideri ile özdeşleştirilmesi yönünde bir adım daha atıldı. Proje ortaya atıldığında Başbakanlık’a tahsis edilmesi planlanan yapı kompleksinin Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na dönüşmesi de lider-devlet özdeşleşmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir: Parlamenter devlet modelinin öngördüğü şekilde makamların sabit olduğu ve makamları işgal eden kişilerin değiştiği klasik parlamenter model, yerini kişinin sabit olduğu ve makamların-mekânların kişiye göre şekil aldığı bir modele bırakmıştır.

Erdoğan, Saray’ın ve aynı dönemde hazırlanması tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Uçağı’nın toplam maliyetinin 1,7 milyar TL’ye ulaşmasına dair eleştirileri başlıca iki argümanla yanıtlandı: Saray ve uçak “milletin malı” idi, “devletin itibarı” için gerekli idi. Bu kısa yazıda, bahsi geçen iki argümandan yola çıkılarak Türkiye’de siyasal iktidar ve siyasal meşrulaştırma mekanizmalarına değinilecek. İlk bölümde, “Millet’in Malı” argümanı üzerinden popülist meşrulaştırma yöntemlerine değinilecek. İkinci bölümde, “devlet itibarı” söyleminden yola çıkılarak popülizm ve milliyetçilik ilişkisi incelenecek.

millet’in sarayı olarak cumhurbaşkanlığı sarayı

“Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık hizmet binalarına ilişkin yanlış yönlendirmeler” başlığı altında Başbakanlık tarafından yapılan açıklamada, “Tüm bu imkânların gerçek sahibi sadece millettir. Emanetin kime verileceğine de yine sadece aziz milletimiz karar verecektir” ibaresi yer alıyordu (Radikal, 06/10/2014). Bu cümle, popülist siyasetçilerin “Millet” ya da “Halk” diye tarif ettiği amorf bir kitlenin siyasetin merkezinde olduğunu iddia etmelerinin ve kendi iktidarlarının doğrudan doğruya Halk/Millet iradesinin tecelli etmesi olduğunu iddia etmelerinin bir örneği olarak değerlendirilebilir. Matthijs Roodujin, çeşitli popülizm örneklerinden yola çıkarak popülist hareketlerin ortak paydasını araştırdığı yazısında, söz konusu hareketlerin dört ortak özellik taşıdığının altını çizer: (1) Popülistler halkın merkezi konumuna vurgu yaparlar, (2) Elitleri eleştirirler, (3) Halkı homojen bir toplam olarak görürler, (4) Ciddi bir kriz yaşanmakta olduğunu iddia ederler (Roodujin, 2014: 576). Dolayısıyla Roodujin’e göre zor koşullar altında bir bütün olarak “Halk”ın “Elit” kesimlere karşı doğrudan doğruya temsilciliğini yapma iddiası popülistlerin ortak paydasıdır.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi anıtsal bir yapı inşa edilmesinin popülist siyaset açısından önemi, popülist siyasetçilerin “Halk” ile kurdukları özel ilişkide aranabilir. Anıtsal yapılar, “kollektif irade” ve “kollektif düşünce”nin ifadesi için son derece elverişli unsurlardır. Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi başlıklı kitabında anıtsallığın “açıkça anlaşılabilir bir mesaj” içerdiğini söyler. Lefebvre’e göre anıtsal yapıların sakladığı birçok noktadan da söz edilebilir: Söz konusu yapılar, “kollektif iradeyi ve kolektif düşünceyi ifade ettiğini iddia eden işaretler ve yüzeylerin arkasında iktidar istencini ve iktidarın keyfiliğini gizler” (Lefebvre, 1991: 143). Lefebvre aynı eserinde anıtın varlığının bir “konsensüs” ortaya koyma çabasına işaret ettiğini belirtir: Anıtsal yapının içerdiği baskı unsuru ile yüceltme unsuru birbirinden ayrılmaz hale gelir, hatta anıtsal yapıda “baskıcı unsur dönüşüm geçirerek yüceltme halini almıştır” (Lefebvre, 1991: 220). Bu noktada popülizmin alamet-i farikalarından birinin sınıfsal sömürünün ve siyasal-toplumsal baskı biçimlerinin gizlenmesi yoluyla homojen olduğu iddia edilen bir “Halk”a atıf yapmak olduğu hatırlanabilir. Anıtsal yapının “Millet”e ait olduğu söylemi, toplumdaki bireylere kendilerini büyük bir ailenin parçaları olduğu ve siyasal iktidarın da bu ailenin içinden çıkan, onu “idare eden” bir odak olduğu fikrini yeniden üretmektedir. Böylece emek sömürüsü ve etnisite, toplumsal cinsiyet gibi alanlardaki baskı maskelenmekte, “Bizden” olanın iktidarı kutsallık örtüsüne bürünmektedir. Anıtsal yapı sadece siyasal iktidarı değil, tüm toplumsal çelişkileri meşrulaştırma amacı taşımaktadır.

Bu konuda son olarak Sinan Birdal’ın “Saray Toplumu” başlıklı yazısında dikkat çektiği bir noktaya değinilebilir. Birdal, Norbert Elias’tan hareketle saraylar ve saray adabının, “altta yatan çatışmaları gizleyen, denetim altında tutan mekan ve uygulamalar” olduğunu hatırlatmış, buradan yola çıkarak “Ak-Saray”ın inşasının elitler arası çatışma, güvensizlik ve düşmanlığın sonucu olarak yorumlanabileceğini belirtmişti. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi anıtsal yapıların emekçi kitlelerin yanında iktidar blokunun çeşitli unsurlarını denetim altına alma çabasını da yansıttığını söylemek mümkündür.

itibar mekânı olarak cumhurbaşkanlığı sarayı

Anıtsal yapının halk-siyasal iktidar ilişkisinin kurulmasında oynadığı role ek olarak, söz konusu yapıların “itibar” açısından önemine yapılan vurgulara değinilebilir. Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık binalarına ilişkin Başbakanlık açıklamasında “Milletimizin ve devletimizin itibarını temsil eden hizmet binaları ve araçları”ndan söz ediliyor, “Ülkemiz dünyada hak ettiği yeri hızla alırken temsil ve hizmet imkânlarının aynı şekilde büyümesinden ve milletimize layık standartlara ulaşmasından kimse rahatsız olmamalıdır” ifadelerine yer veriliyordu (Radikal, 06/10/2014). Erdoğan da konuyu daha yalın bir şekilde ifade etmişti: “Dünyanın her tarafını dolaşıyoruz buralar ülkenin itibar makamlarıdır” (Habertürk, 06/10/2014). Dolayısıyla büyük bir devlet ve büyük bir millet olma hedefi konmuştu ve bunları temsil etmesi beklenen yapı da bir o kadar “büyük” olmalıydı.

Açıklamanın bu kısımları üzerine yapılan eleştiriler, “itibarlı” devletlerin büyük saraylara ihtiyaç duymadığı argümanı üzerinde yoğunlaştı; ABD başkanının ödediği elektrik ve yemek faturaları sıklıkla örnek olarak gösterildi. Konunun daha bütünlüklü bir perspektiften ele alınması da mümkün. Bu noktada milliyetçi ideolojinin özelliklerine ve siyasal iktidarın emekçi kitleler nezdinde meşrulaştırılması sürecinde oynadığı role değinilebilir. Paul Jones’un belirttiği gibi, mimari, toplumsal imgelemin şekillenmesinde merkezi bir role sahiptir; mimarinin insanların içlerinde yaşadıkları toplumu ulus devlet perspektifinden anlamlandırmalarında (örneğin milliyetçi kodların aktarımında) da önemli bir işlevi vardır (Jones, 2003: 303). Bu çerçevede, milliyetçilik ve mimari arasındaki ilişki iki açıdan incelenebilir: (1) Bireyler, yapılar, millet ve devlet arasında bir özdeşlik ve temsil bağlantısı kurulması; (2) Binaların kompozisyonu, yapı detayları ve genel olarak üslup özellikleri üzerinden “millet”in sahip olduğu ortak paydalara ilişkin bir model sunulması.

(1) Bir topluluğun tüm bireylerini sınıfsal ayrımları aşan bir ya da birkaç ortak payda üzerinde birleştirerek tek bir topluluğun, “Millet”in üyesi olarak göstermek, milliyetçiliğin temel özellikleri arasında yer alır. Bu şekilde bir yandan sömürü ve baskı-ezme biçimleri milli aidiyet arkasında gizlenir, diğer yandan da bireylerin tâbi oldukları sömürü ve baskıyı bir kenara bırakarak ait olduklarını varsaydıkları “millet” ve onun temsil ettiği “devlet”in çeşitli başarılarından gurur duymalarını sağlar. Bir milletin parçası oldukları fikrine sahip olan bireyler, gündelik hayatta mahrum kaldıkları zafer, iktidar ve heyecanı kısıtlı vesilelerle de olsa yaşarlar (Poole, 2005: 138). Tarihteki zaferler ya da uluslararası spor karşılaşmalarındaki başarılar sonucunda duyulan gurur, bu noktada örnek olarak verilebilir: Ulusal gurur, bireysel bir başarı karşısındaki gurur değil, başarıyı kazananla ortak bir kimliğe sahip olma duygusunun verdiği gururdur (Poole, 2005: 64). Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın Millet (ve ona bağlı olarak Devlet) itibarını temsil ettiğinin iddia edilmesi, toplumu oluşturan bireylerin gerçekte kendilerine ait olmayan bir sarayı ve onun temsil ettiği siyasal iktidarı sahiplenmelerinin popülist hegemonyanın kurulması sürecindeki önemini gösterir.

(2) “Millet”in hangi ortak özelliklere sahip olduğunun vurgulanmasında mimari önemli bir rol oynar. On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren yaygınlaşan tarihselci üslupların çoğu zaman ulusal-tarihsel birikime vurgu yapan unsurlar içermesi, mimarinin ulusal kimlik inşasında oynadığı role örnek olarak verilebilir. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ortaya çıkan, II. Meşrutiyet döneminde doruğa ulaşan ve 1920’li yılların sonuna değin gelişme gösteren “Milli Mimari” akımında, ulusal kültürel mirası temsil ettiği varsayılan yapı unsurları (sivri kemerler, cephede kullanılan çiniler, klasik Osmanlı mimarisinden alınan detaylar ve bezemeler) bir araya getirilmiştir; İttihat ve Terakki ve erken Cumhuriyet dönemi milliyetçileri için Milli Mimari, Osmanlı-Türk mimarisinin İslami unsurlardan kurtularak Türkleşmesi anlamına gelmekteydi (Bozdoğan, 2001: 21). Sedad Hakkı Eldem’in öncülüğünde 1930’ların sonundan itibaren yaygınlaşmaya başlayan ve özellikle 1940’larda önemli bir boyuta oluşan İkinci Milli Mimari akımı da benzer bir şekilde milliyetçi kaygılar taşıyor, Eldem’in “Türk Evi” modeli idealizasyonundan yola çıkan bir milli sürekliliğin vurgulanması kaygısını modernleşme hedefiyle birleştiriyordu (Bozdoğan, 2001: 241). Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın Erdoğan’ın Osmanlı ve Selçuklu mimarisini yansıtan yapılar inşa edilmesi yönündeki isteğini çeşitli vesilelerle dile getirdiği (Bursa Şehir, 2013), AKP Genel Merkezi, Yeni Başbakanlık Hizmet Binası, Meclis Başkanlık Resmi Konutu gibi binaların Selçuklu üslubunda tasarlanmasına özen gösterildiği ve daha sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı projesi için Erdoğan’ın “Ankara, bir Selçuklu başkenti mesajı vermemiz lazımdı” şeklinde bir açıklama yaptığı biliniyor (Hürriyet, 22/09/2014). Sözü edilen yapıların ne derecede Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin özelliklerini yansıttığı ya da özgün bir milli mimarinin var olup olmadığına dair tartışmalar bir kenara bırakılırsa, Selçuklu-Osmanlı mimarisi vurgusu AKP hükümetinin milliyetçi bir sanat vurgusu geliştirerek kitlelerin geçmiş iktidarlarıyla özdeşleşmesine katkıda bulunmaktadır. Bu söyleme göre nasıl AKP iktidarı doğası gereği “bizden” ise, “halkın içinden” ise, bu iktidarın cisimleştiği yapılar da “bizim”, “halkın”, “milletin” köklerinde var olduğu kabul edilen kültürel birikimin uzantısıdır. Bu şekilde, sınıfsal açıdan homojen olduğu varsayılan Halk/Millet ile popülist yöneticiler bir defa daha özdeşleştirilmiş olur ve bu özdeşleştirme tarihsel bir temele oturtulur: “Halk”ın, şimdinin yöneticileriyle olduğu gibi geçmişteki yönetici kesimle, “ecdad” ile de kendini özdeşleştirmesi beklenir. “Halk”ı oluşturan bireyler geçmişteki ve şimdiki saraylarla gurur duydukça, gerçekte tâbi oldukları baskı ve sömürü maskelenmeye devam eder.

sonuç

Cumhurbaşkanlığı Sarayı üzerine Eylül 2014’ten itibaren yoğun bir şekilde yapılan tartışmalar, Türkiye’de otoriter popülizmin uygulama yöntemleri, yeniden üretim mekanizmaları ve ideolojik arka planı hakkında önemli veriler sunmaktadır. “Ak-Saray” hakkındaki eleştirilerde öne çıkan “saltanat” ve “kişisel iktidar” vurgusu, pek çok açıdan yanıltıcıdır, zira 2010’lar Türkiye’sinde iktidarın merkezinde saltanatın inşası yoktur. Dolayısıyla otoriter uygulamaların eleştirisiyle sınırlı kalan ve gerçek anlamda ya da mecazi olarak saltanatın restorasyonu tehlikesine dikkat çekerek siyasal sorunları basit anlamda bir “rejim değişikliği” merceğinden ele alan değerlendirmeler sığ bir cumhuriyet savunusunun ötesine geçmeyecektir. Otoriter uygulamaların ana motifi olan Halk/Millet vurgusunun dikkate alınması, anayasal sistemdeki değişikliklere, otoriter uygulamalara destek hazırlayan kitle desteğinin hangi hegemonik mekanizmalarla kurulduğunun kavranmasını sağlayacaktır.

kaynakça

Birdal, Sinan (2014) “Saray Toplumu”, Evrensel, 04/10/2014.

Bozdoğan, Sibel (2001) Modenism and Nation Building: Turkish Architectural Culture in the Early Republic, Seattle: Washington University Press.

Bursa Şehir (2013) “Başbakan’dan sert uyarı: Bursa’da kibrit kutusu gibi üst üste binalar istemiyoruz”, sehirmedya.com/bursa-bolge/basbakandan-sert-uyari-bursada-kibrit-kutusu-ust-uste-binalar-istemiyoruz/, 17/08/2013, erişim tarihi: 12/10/2014.

Habertürk, 06/10/2014.

Jones, Paul (2003) “Architecturing Modern Nations: Architecture and the State, Delanty, G. & E. Isin (ed.), Handbook of Historical Sociology, London: SAGE Publications, 301-312.

Lefebvre, Henri (1991) The Production of Space, çev. Donald Nicholson-Smith, Oxford: Blackwell.

Poole, Ross (2005) Nation and Identity, London: Routledge.

Radikal, 06/10/2014.

Roodujin, Matthijs (2014) “The Nucleus of Populism: In Search of the Lowest Common Denominator”, Government and Opposition, 49(4): 573-599.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında