AİLENİZ BATSIN! – Gültan Ergün -

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR

Türkiye, 1 Temmuz 2021 tarihi itibarıyla ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Kadınların mücadelesiyle ile kazanılmış uluslararası bir sözleşmeden çıkıldı.  Aynı gün Memur- Sen Kadın Kolları, hazırladığı bir rapor ile “SÖZLEŞMENİN KALINTILARINDAN DA ÇIKILMALI” cümlesinin kullanıldığı bir açıklama yaptı. Onlara göre; “toplumsal cinsiyet ideolojisinden arınılmalıydı” ve bu nedenle de sözleşmeden çıkılması olumlu bir adım olmuştu.

Birden aklıma 10 yaşında bir kız çocuğunun hikâyesi geldi: 10 yaşındaki çocuğun 30 yaşındaki bir adam ile nişanlandırılması… Çocuk, he ne kadar  “istemiyorum” dese de 6 yıllık yoğun taciz, tecavüz girişimi ve dayak işkence süreci başlamıştı.  Çocuğun ağlamaları, itirazları başlayınca onlar da “ama sen evet dedin” diyordu. Çocuk ise “ama ben evcilik sandım, akşam eve dönünce bitecek sandım” deyip ağlıyordu. Ama ne fayda!  Çocuğa; “o senin nişanlın”, deyip imam nikâhı da kıyılıp (babası, kızın yerine imama “evet” demişti) aynı odaya kapatma, eve kapatma… Çocuk tüm gücüyle bağırıp durumdan kurtulmayı başarıyordu… Ve bunların hepsi bir devlet kurumunda (hastanede) oluyordu; oradaki başhekimi, doktoru, hemşiresi, hastabakıcısı yani kim varsa hepsinin gözü önünde oluyordu.  Herkes çocuğu, o herifin nişanlısı olarak görüyor; “arıza çocuk, neden böyle yapıyor?” diyordu. Çocuk tek başına bunlara, kurumlara, aileye, adamlara, devlete karşı durmaya çalışıyordu.

Memur-Sen’in açıklaması şöyleydi: “Memur-Sen Kadınlar Komisyonu olarak bugüne kadar kadınların çalışma hayatı kapsamındaki hak ve özgürlükleri, iş-aile hayatı uyumu ve ailenin korunması konularında çok yönlü çalışmalar yaptık, mücadele ettik. Kadının statüsünü güçlendirmek bir yanda, orta ve uzun vadede kadınlara zarar veren İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi gerektiğini savunduk.”

Hani geçtiğimiz günlerde Mecliste “çocuk istismarında somut delil gerekli” diyerek çocukları kurdun ağzına bıraktıkları yasayı yapanlara,  onu o meclise getiren ve oyları ile geçiren AKP ve MHP milletvekillerine öfkem dinmiyor. Evet, eskiden de yasa olmasına rağmen değişen çok bir şey yoktu; ama 18 yaşına kadar çocukların rızası dışında evlendirilmesinin yasak olması bir umuttu her zaman.

Memur-Sen kadın kollarının konuyla ilgili raporunda şu görüşlere yer verilmiş: “Sözleşme’nin yürürlükten kaldırılması, herhangi bir boşluk doğurmadığı gibi; Sözleşme’nin toplumsal çatışmaları körükleyen bir metin olması, geleneksel değerlere savaş açması, aile ortamını şiddetle özdeşleştirmesi, kadın-erkek rol dağılımlarının tamamını ayırımcılık olarak yorumlaması, cinsiyet farklarını ortadan kaldırmayı amaçlaması, “cinsel yönelim” adı altında sapkınlıkları meşrulaştırması gibi nedenlerden ötürü olumlu bir adım olmuştur.” Ensar Vakfı’nın okullarında 45 öğrenciye tecavüz edilmesinin nedeni de mi ‘İstanbul Sözleşmesi’ydi? Bu da mı geleneksel değerlerinizdi yoksa? 

Bizim çocuğa geri döneyim. Çocuk bir yerden şunu duymuş: “18 yaşına kadar evlenmek yasak”. Bunu nereden, kimden duymuş bilinmez; ama buna güvenerek direniyor, vampirler içinde tek başına ama gerçekten tek başına.  Çocuk 11 yaşına gelince bu kez ev tutuldu ve çocuğu o eve koydular. Adam için de “o senin kocan” dediler.

Memur-Sen’in raporunda denmektedir ki; “Toplumsal cinsiyet ideolojisinin; kadına ve erkeğe dair algıların toplumsal bileşenler içinde şekillendiğini, bunların hiçbirinin evrensel anlamda geçerliliğinin olamayacağını savunur. Kısmi bir gerçeklik taşıyan bu görüşün problemli olan yönü, kadına ve erkeğe ait fıtri eğilimleri temelden reddetmesidir. Bu reddediş, günümüz dünyasının en tehlikeli ideolojisi olarak tebellür etmiştir. Toplumsal cinsiyet ideolojisinin ufkunda kadınlığı ve erkekliği birbirinden tamamen ayırt edilemez hâle getirmek vardır ki bu insanın doğasına ve varlığına bir saldırı niteliğindedir.”

Sizin o sapkın geleneksel değerlerinize göre, bu çocuk evlenmeliydi, evliliğe karşı çıkmamalıydı.  Çünkü fıtrat böyleydi. Çocuk, bu evde onlarca gün uyumadı ama gidecek yeri de yoktu. Bir akşam babası eve geliyor. Çocuk, başını onun dizine koyup uyuyakalmışken babası, çocuğu adama bırakıp çıkıyor. Çocuk üstünde bir tepinme ile uyanıyor (tuman denen bir çamaşırı var, başına bir şey gelmesin diye sıkı sıkıya iple bağlamış) herif makasla tumanın ipini koparmış; çocuk çığlık atarak fırlıyor ama ayağa kalkınca düşüyor. O pislik ise pis pis gülüyor karşısında; çocuk yine pes etmiyor.

Yine bir gece tecavüz girişimini bertaraf edip gecenin yarısında kendini yarı çıplak, yalın ayak sokağa atıyor; adam da peşinde… Çocuk Dersimli. Siirtli bir ailenin olduğu bitişik eve doğru gidiyor. Adamın arkadaşlarından Siirtli olan oraya gitmiş olabileceğini düşünerek onların kapısını çalıyor. Kadın kapıya çıkıyor. Adama; “ çocuk burada yok,” diyor, “buraya gelmedi.” Halbuki 10 santim yan tarafa baksa çocuğu görecek. O duvara yapışarak saklanmış, nefes bile almadan duran çocuğu, adam gidene kadar saklanır… Adam gidince, çocuk hemen yine Dersimli olan  Fatma ablanın kapısına koşuyor; Fatma abla kapıyı açıyor; çocuğu tanıyor ve içeri alıyor. Ama aynı zamanda adamdan ve adamın arkadaşlarından korkuyor. O nedenle Siirtli aileye haber veriyor; Siirtli kadın da kapıdan değil camdan alıyor çocuğu eve. Çocuğun dayaktan üstü başı kan içinde. Kadın, direkt beyaz bir bez ile çocuğun vajinal bölgesini siliyor, bakıyor kızlık zarı gitmiş mi diye… Gitmişse, “yapacak bir şey yok, adamı alacaksın” diyecek çünkü… Dersimli Fatma abla dayanamayıp çocuğu tekrar camdan kendi evine alıyor (bu arada Siirtli kadının kocası evde yok, yoksa mümkün değil çocuğu tekrar eve alması) sokağa çıkıp devriye gezen polise haber veriyor. Polis gelip çocuğu alıyor.  Çocuk, adamı ve kendi babasını polise şikâyet ediyor. Polisler, onları da gidip bulundukları yerlerden alıyorlar, karakola götürüyorlar.

Çocuk buraya gelince başından geçenleri anlatıyor polislere. Onların ceza alacağını, kendisinin kurtulduğunu sanıyor. Nitekim, gece karakolda sivil giyimli bir polis, babasını ve çocuğun ‘kocası’ belletilen adamı dövüyor çocuğun yanında; “siz bunu çocuğa nasıl yaptınız, en az 15 yıl yatarsınız” diye bağırıyor.

Bu arada çocuğun okuma yazması da yok. Sabah oluyor; çocuğu hastaneye götüren iki polisten biri (Erzurumlu olan); “Sen niye karşı çıkıyorsun babana? Baban seni köpeğe verse alacaksın,” diyerek çocuğa bağırıyor.  Çocuk da;  ‘o zaman sen al’  diye cevap veriyor.  Devlet hastanesine geliyorlar, yıl 1986.  Doktorun odasına götürülüyor çocuk, muayene için … Doktor çocuğun k…nı  polislerin önünde havaya dikip pembe bir şey sürüyor. Sonra da “hadi bitti” deyip polislere geri veriyor çocuğu… Tüm bunlara rağmen 11 yaşındaki çocuk bir şekilde bunun olamayacağını, yasak olduğunu biliyor, tek başına karşı çıkıyor. Esasında böyle (ne kadar uygulanmasa da) bir yasanın olması aynı zamanda ne kadar aile, kamu otoritesi, çevre olsa da eğer buna karşı bir yasa varsa ve bir karşı duruş da varsa, tüm bunlar sadece bir yere kadar gidebiliyor, o yasa illaki onları bir noktada frenliyor. 

11 yıl sonra o dönem çocuğa yaşatılanlardan dolayı babası özür diledi kızından. Sonra birkaç kişi daha özür diledi. “Tüm yaşananlar gözümüzün önünde oldu; sen çocuktun biz ya göz yumduk ya da adamı destekledik. O nedenle özür dilerim” dedi biri. Mesela hastane başhekimi Samsunlu Arif (karakol komiseri de Samsunlu olduğu için) onu arayıp babayı ve herifi serbest bıraktırdı ama özür dilemedi. Hastane müdürü Mardinli xxx, Samsunlu karakol komiseri, “baban köpeğe verse alacaksın” diyen Erzurumlu polis ve yine yanında olan öbür polis, o polislerin önünde çocuğun kıçını havaya dikip muayene eden doktor özür dilemedi 11 yaşındaki çocuğu o kurtlar sofrasına geri bıraktıkları için….

Kamu otoritesini arkasına alan o pislik, 30 yıl sonra başkalarının aracılığıyla o çocuk (kadına) sosyal medya aracılığıyla arkasına ay yıldızlı bayrak alıp foto gönderiyor, tanıyıp tanımadığını soruyor. Güya âşıklarmış da aile vermemiş… Tekrar o yıllara dönüp, o günleri yaşatıyorlar o çocuk kadına…

Şimdi sormak istiyorum Memur-Sen’li kadınların erkekleri koruyan komisyonuna:  “İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması için ellimizden geleni yaptık, ama yetmez, sözleşmenin getirdiği tüm ideolojik kalıntılar da kaldırılmalı” diyenlere, yine “aile yapısına yargı karışmamalı” diyenlere; siz o çocuğa ve aynı “fıtrat” içinde boğulan milyonlarca çocuğa nasıl cevap vereceksiniz?

O kız çocuğunu tabii ki devlet kurtarmadı. Tamamen kendi çabası, inadı ve yolunun “solcu ablaları” ile kesişmesi ile kurtuldu. Ama yine de o hiçbir şeye yaramayıp orada duran yasadan destek alıyor sana destek olanlar… “Bu yanlış, bunu yapamazsınız” diyor yasa ya; o çocuk da bunu bildiği için karşı çıkacak gücü buluyor kendinde… İllaki bu şehirde birileri çıkar, biliyor…

Bu arada bu çocuğun yaşadığı olaylar, öyle Anadolu’nun ücra bir köyünde değil, gayet büyük bir şehirde, tüm kamu otoritesinin gözü önünde gerçekleşiyor Hepsi erkek dayanışması içinde; zayıf, kimsesi olmayan (babası var ama o da kimseye itiraz edecek durumda değil) çocuğa yapılacak ne kadar kötülük varsa, hepsini yapıyorlar. 

O çocuk İstanbul’a geldi, orada solcu ablalarla tanıştı. Özelikle onlardan birisi, resmen himayesine alıp kollayıp korudu çocuğu… Pislik ise peşine İstanbul’a geldi, birkaç kez kaçırma girişiminde bulundu… İşte o sırada arkadaşları karşısına çıkıp “sahipsiz mi sandın kızı” deyip bir güzel dövdüler ve bir daha da karşısına çıkmadı o pislik ve tayfası…

 Çocuk, İstanbul’a gelince önce okuma yazma öğreniyor, sonra çalışmaya ve yeni bir hayata başlıyor ama tabiî ki öyle peşinde onarılmaz izlerle birlikte. Sonunda gerçekten unutuyor yaşadıklarını.

O çocuk, uzun süre erkeklerden nefret etti, konuşmadı onlarla. Ama sonradan hep şunu dedi; “Benim gibi binlerce çocuk var; benim gibi şanslı değillerdi, yok oldular. Ben ise var oldum”. Bunu da doğru insanlarla karşılaşmasına bağlıyor.  İyi ki yolu solcu ablalarla kesişti. Sonradan feminist mücadele ve kız kardeşlerle yan yana olmak, onun kendini keşfetmesine neden oldu. Onlar, güçlü olduğunu hissettirdiler.

Bu kız çocuğunun yolu, Memur-Sen Kadın Kolları Başkanı ya da o zihniyeti temsil eden biri ile kesişseydi (gerçi kesişti de kız, kabul etmedi 🙂 o, şimdi Van’ın bir köyünde yaşlı bir nine, okuma yazma bilmeyen, dayak yiyen, mutsuz, kaderine razı biri olacaktı.

Kadın ve çocukların yaşamlarını güvence altına alacak yasalara ihtiyaç var. İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyaç var. İlkel düşüncelerle kurulmaya çalışılan kadın- erkek ilişkileri, erkek egemen bakış açısı değildir kadınları ve çocukları kurtaracak olan. ‘Kol kırılıp yen içinde kalmamalı’ artık. Sorumlular, suçlular yasa karşısında hesap vermeli ve hak ettikleri cezaları çekmelidir.

Bunun için mücadele ediyoruz, edeceğiz ve kazanacağız!

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında