7 Haziran’ın 1 Kasım’a Dönüşü -

 

“Fransızlar, tam da 10 Aralık seçiminin kanıtladığı gibi, devrime angaje oldukları sürece Napolyon’un hatırasından kurtulamadılar. Devrimin tehlikeli ortamından (Eski Ahit’teki, çölde dolaşmaktan yılan İsrailoğulları gibi) Mısır’ın lükslerine dönmenin özlemini çektiler ve 2 Aralık 1851 bu özlemin yanıtı oldu. Şimdi artık ihtiyar Napolyon’un bir karikatürüne sahiptiler ve ihtiyar Napolyon’un kendisi 19. asrın ortasında ancak bir karikatür olabilirdi.”

Karl Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire”inde 1848 Şubatı’nın politik sonucunun nihayetinde III. Napolyon’un imparatorluğu olmasını; Fransız burjuvazisinin demokratik bir cumhuriyet talep eden kitlelerden çekinmesine karşın ülkeyi yönetecek politik yetkinlik, meşruiyet ve kapasiteye sahip olmamasına ve tabii ki bu kitlelerin temsilcilerinin de iradesizliğine bağlar. 7 Haziran’ın 1 Kasım’a dönebilmesi, bizim Başlangıç yazılarında öngöremediğimiz bu durum, Saray’ın el yükselterek oluşturduğu şiddet sarmalı sayesinde dün kâh şevksiz taraftarlara, kâh utangaç muhaliflere dönüşmüş kesimleri terörize ederek arkasında bloklamasıyla mümkün oldu. Bu kesimler 2011’de bitmiş olan AKP’nin çıraklık ve kalfalık günlerinin hayallerine sarılıyorlar hâlâ. AKP Türkiyesi’nde bunun adı istikrar; ve düzen partisi ülkeyi yönetecek başka bir politik aygıt oluşturabilmekten aciz.

Bizlerse pek çok şeyden aciziz ve bu eksiklerimizi hızlı ama doğru bir politik yaklaşımla giderebilmek için acilen harekete geçmemiz gerekiyor. Sürekli haklı çıkanların mavralarına takılmayın. Bugün değerli olan, durumdan memnun olmayıp hangi hatayı nerede yaptığını aramaktır. Hatalar hepimizin, ama sadece düzeltmeye niyeti olanlarla birlikte yürüyeceğiz. Başlangıç bu noktada sorumluluktan kaçmayacak ve inisiyatif alacaktır. Bunlar başka yazıların konuları.

AKP 7 Haziran’dan gerekli dersi çıkarabilecek politik kapasiteye sahip tek aktör olduğunu ispatladı. Bu seçim kampanyasında bir yandan halka sopayı gösterdi (bunu kullanabileceğini Türkiye Kürdistan’ında ve batıda oradaki mücadeleyle bağ kurmak isteyenlerin üzerinde gösterdi) ve bir yandan da havucu salladı. Bu havuçlardan ikisi olan 1300 liralık asgari ücret ve Kürt Özgürlük Hareketi aslını inkar ederse barış ortamının yeniden oluşabileceği iması, 7 Haziran’da bizleri umutlandıran kesimlerin bir kısmı nezdinde işe yaramış gözüküyor. AKP’nin mütedeyyin tabanı ve MHP ile paylaştığı Karadeniz’in, İç Anadolu’nun sağcı kesimi, 7 Haziran sonrası ortaya konan siyasetten tatmin olmuşa benziyor. Bu durum şunu gösteriyor: “Kendi mahallesi”nde 1300 lira ücret verebilecek olan da, Kürt Özgürlük Hareketi’yle savaşabilecek gözüken de AKP’dir; MHP bu liderlikle o kesimler nezdinde inandırıcı olamıyor.

MHP seçimin gerçek kaybedeni. Şehit cenazeleriyle oyunu artırdığı söylenen parti, devlet aygıtı içindeki örgütlülüğünü AKP’ye kaptırdıkça güvenlik konularındaki ağırlığını da kaybediyor. Anadolu’nun batısında ve Trakya’da sahip olduğu taban ile yukarıda bahsi geçen Karadeniz ve İç Anadolu’daki tabanın AKP’ye karşı tutumu neredeyse taban tabana zıt ve bunları tevil etmek kolay değil, bu liderlikle mümkün de değil. Öyle görülüyor ki AKP’nin MHP’den hâlâ aşırabileceği kesimler söz konusu, dolayısıyla MHP’nin baraj sorunu var.

CHP’nin ülkenin dörtte birini temsil ediyor olması tartışılmaz, ama o kadar. Bu dörtte biri Baykal sağcılaşarak genişletmek istemişti; o zaman da partinin “solundan” kopuşlar olabiliyordu. Kılıçdaroğlu ise popülizmle genişletmeye çalışıyor fakat bu strateji şimdilik Türkiye’nin kalın kültürel bariyerlerine (o meşhur “mahalle” duvarlarına) çarpmış durumda. Görülebildiği kadarıyla Kılıçdaroğlu popülizmine sunulan alternatifler de eski ezberlerden ibaret. Yani ya Cumhuriyetçi muhafazakârlığın sağcılığına dönülmek isteniyor ya da piyasacı sağcılığa. Kılıçdaroğlu kurultayda bu eskimiş alternatifleri kolaylıkla bertaraf edebilir. Belki CHP popülizmini halka başka, Dersimli olmayan bir yüzle pazarlamayı tercih edebilir. Bu ihtimaller dışında CHP’de yeni bir şey yok.

HDP 1 Kasım seçimlerine devletin topyekûn saldırısı altında girdi. Ankara ve Suruç katliamlarının yanı sıra onlarca HDP binası basıldı, birçok HDP yöneticisi hukuksuz bir şekilde gözaltına alındı, tutuklandı. Bu koşullar altında bildiğimiz anlamda bir “seçim kampanyası” yapamadan 1 Kasım seçimlerine giren HDP her şeye rağmen barajı aşmayı başardı, fakat 7 Haziran’da ikna ettiği toplamdan bir milyon kişiyi kaybetti. Suruç’ta, Ankara’da, Cizre’de, Varto’da katledilen, beş ayda üç yüzden fazla insanını iktidarın seçim kampanyasına kurban veren bir kitlede belli düzeyde bir gerileme olması anlaşılır bir durum. Ama yine de bu saldırılar karşısında (özellikle batıda) ortaya çıkan tepkinin cılızlığı kimi tartışmaları gündeme getirecektir. Bu tartışmaların HDP’nin bütünü açısından ne ölçüde faydalı ya da zararlı olacağını söylemek için henüz erken.

Bizim açımızdan HDP’nin tüm bu saldırılar karşısında barajı aşmış ve meclise girmiş olması bir başarıdır. Ve bu başarı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden 1 Kasım’a, sosyalist hareketin, giderek genişleyen bir yekûnunun desteğiyle gerçekleşmiştir. Bu destek HDP’nin toplam oyları içindeki “nicel” büyüklüğünden bağımsız olarak politik olarak önemli ve değerlidir.

Seçimler oldu ve bitti. Düzen partisi, AKP’siz Türkiye’yi yönetemiyor. Bu seçim sonuçları şüphesiz ki savaş politikalarının derinleştirilmesi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin köşeye sıkıştırılması yolunda kullanılacaktır. Karikatür Napolyon gülünç değil korkunç olacak, ama korkmayacağız. Savaş karşıtı hareketi güçlendirip, Kürt Özgürlük Hareketi’yle dayanışmamızı arttıracağız. AKP’nin arkasına blokladığı halk kesimlerini dağıtmak, tarafsızlaştırmak ve emekçi kitlelere hem sahada hem siyaset sahnesinde güven verecek, reel mücadeleler gerçekleştirmeye muktedir sosyalist bir siyasal odağın inşası için mücadeleye devam ediyoruz -aklın kötümserliği iradenin iyimserliğiyle.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar