17 aralık’tan 25 aralık’a: hükümet krizinden devlet krizine mi? – ümit akçay -

Geçtiğimiz günlerde, yine bu sitede 17 Aralık Krizi’ni, hükümetin farklı gruplar arasında koalisyon kurma kapasitesinin daralmasının sonuçlarından biri olarak değerlendirmiştim. Bunu söylerken de, özellikle 2008 krizi sonrasında ekonomik büyüme temposunun yavaşlamasına karşılık hükümetin TOKİ ve kentsel dönüşüm programları marifetiyle hem ekonomik canlanmayı yaratacak hem de kentsel yenilenme programlarıyla oluşacak ekonomik pastanın bölüşülmesi etrafında yeni siyasi koalisyonlar kuracak bir hamleyi hayata geçirdiğini söylemiştim. Ve sonuçta da, 17 Aralık Krizi ile su yüzüne çıkan yolsuzluk ve rüşvet iddialarının, hükümet ile cemaat arasında süren iktidar mücadelesi yanında, hükümetin kriz karşısında geliştirdiği inşaat sektörü odaklı birikim modelinin tıkanması anlamına da gelebileceğinin altını çizmiştim. Bu yazı ile 17 Aralık’taki hükümet krizinden 25 Aralık’taki devlet krizine değin gelinen süreci nasıl anlamak gerektiği üzerine düşünmeye devam edeceğiz.

17 aralık krizi ve devlet kurumları arasındaki kilitlenme

Bilindiği gibi, 17 Aralık’taki mesele yolsuzluk soruşturması olarak başladı. Soruşturmanın arkasında bir iktidar mücadelesi olduğu bir iddia olarak ortadaydı, ancak yolsuzluk ve rüşvet soruşturması hükümetteki bazı bakanlara uzanınca kriz, bir hükümet krizi biçimini aldı. 25 Aralık’taki gelişmelerle birlikte yaşanansa, hükümet krizinin devlet krizine dönüşmesidir. Devlet krizinin temel ayırt edici yönü, devletin kendi iç organizasyonu içinde her zaman potansiyel olarak var olan çelişkilerin, realize olmasıdır. Bir başka ifadeyle, toplum içindeki farklı sınıf fraksiyonları ya da çıkar gruplarının ayrıcalıklı merkezleri olan farklı devlet kurumları arasında süregelen gerilimin şiddeti artmış ve bu gerilim mevcut müesses nizamın kendi koyduğu kurallar çerçevesinde işlemesinin önüne geçer niteliğe bürünmüştür. Bir yönetememe krizi olarak devlet krizi, en basit anlamıyla kurumların işlevlerinin yerine getirememesi olarak ortaya çıkar. Son olayda yaşadığımız savcılık talimatının emniyet tarafından yerine getirilmemesi iddiaları tam da böyle bir krizin varlığına işaret eder niteliktedir. Bu anlamıyla 25 Aralık Krizi ile liberal siyasi teorinin temeli olan güçler ayrılığı ilkesi etrafında örgütlenen modern devletin ve hukukun fiili olarak askıya alındığı bir yürütme yargı çatışmasına tanık olduğumuzu söyleyebiliriz.

25 aralık ve kabine revizyonu: “yeni türkiye’nin istiklal savaşı”

25 Aralık’ın bir başka boyutu da, ortaya çıkan devlet krizinin 10 bakanlık bir kabine revizyonu ile aşılmaya çalışılması hamlesi oluştur. Henüz yeni bakanların temel yönelimlerini analiz etmek için erken ancak yeni atanan bakanların, onları atayan başbakanın eğilimlerini hayata geçireceğini söylersek yanılmış olmayız. Başbakan’ın bu sürece nasıl yaklaşacağını ise, yine 25 Aralık’ta AKP İl Başkanları’na hitaben yaptığı konuşmada ilk kez ifade ettiği “Yeni Türkiye’nin İstiklal Savaşı” tespitiyle öğrenmiş oluyoruz. Buna göre artık devlet içinde var olduğu ileri sürülen paralel yapıların, her ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılarak devlet krizine çözüm aranacağını ve kabine değişikliğinin de bunu hayata geçirecek bir kadroyu gözeterek yapıldığını söyleyebiliriz.

hükümetin söylemindeki komplonun ekonomik temeli: yine mi faiz lobisi?

Yaşanan tüm bu gelişmeler sırasında hükümetin algısı, AKP’nin iktisadi alandaki başarıları karşısında, kendileri dışında kimse tarafından kim olduğu bilinmeyen, “malum çevrelerin” düğmeye bastığı yönünde. Meselenin komplo teorisi tarafına girmek niyetinde değilim. Dikkat çekmek istediğim nokta, en azından söylem olarak, hükümetin meseleyi ekonomik bir temelde kurmak istemesi. Bunu yaparken de faiz oranlarına ayrı bir hassasiyet gösteriyor olması. Peki hükümetin faiz oranları konusundaki hassasiyetinin nedeni nedir?

2000’li yıllarda iç talebin ve dolayısıyla ücretlerin baskılanmasına dayanan enflasyon karşıtı politika çerçevesinde ekonomik büyüme dış talebe dayanıyordu. Ancak 2008 krizinden sonra dış talepteki daralma, iç piyasanın yeniden canlandırılmasıyla karşılanmaya çalışıldı. Bu canlandırma bir yandan sermayeye dağıtılan yeni teşvik paketleri, kurtarma operasyonları ve konut sektörü yoluyla gerçekleştirilirken, diğer yandan da tüketici kredilerinin faiz oranları düşürülerek hayata geçirilmeye çalışıldı. Dolayısıyla iç talep, reel olarak alım güçleri azalmış geniş toplum kesimlerinin borçlanarak eski tüketim seviyelerini korumaları yoluyla canlandırılmaya çalışıldı. Bu çerçevede faiz artışı borçlanmanın maliyetini artıracağından geniş toplum kesimlerinin gündelik hayatlarında birebir hissedecekleri olumsuz bir etki yaratacak, bu ise seçime giden bir hükümet açısından büyük bir sorun olacaktır.

devlet krizi ve sermayenin tepkisi

Başbakan ve hükümetin temel çekincelerinden biri de, bir devlet krizine dönüşen iktidar mücadelesinin 2001 krizine benzer bir şekilde sonuçlanması. Ancak devlet krizi ile ekonomik kriz arasındaki bağlantıyı, 2001 krizini değerlendirirken yapılan “anayasa fırlatma” düzeyindeki açıklamaları aşarak kurmak için biraz daha etraflı düşünmeye ihtiyacımız var. Bu bağlamda üzerinde durmamız gereken temel bağlantı, kapitalist üretim tarzı etrafında örgütlenmiş olan toplumlarda hükümetlerin kaderinin özel sektörün elinde olduğudur. Bu ise, özel mülkiyetten kaynaklanan haklar sonucunda firmaların yatırım yapma ya da yapmama kararlarını elinde bulundurmalarından kaynaklanır. Sermayenin elinde olan bu yapısal güç, bir yandan ona gerektiğinde siyasi seçenekler üzerine etki edebilme kapasitesi sağlarken, diğer yandan da devletin ve özellikle hükümetlerin siyasi kararlarını alırken sermayenin önceliklerini gözetme zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Dahası, sermayenin kapitalist toplumdaki bu konumu, o ülkedeki rejimin niteliğinden, yani ülkenin demokrasi, otokrasi ya da askeri diktatörlükle yönetiliyor olmasından bağımsız olarak, ona toplumdaki en etkin güç odağı olma niteliğini kazandırır.

Sermayenin yatırım kararlarını kontrolünden kaynaklanan bu yapısal gücünün bir versiyonunu, küreselleşme olarak adlandırılan dönemde “sıcak para hareketleri” olarak görebiliriz. Bu versiyonda, temel işleyiş mekanizması değişmemiştir: hükümetlerin kaderi sermayenin elindedir. Yurt dışından para girişi sürdükçe, yatırımlar, istihdam ve ekonomik büyüme devam eder. Aksi bir durumda herhangi bir hükümetin ayakta kalması oldukça zorlaşır. Her iki durumu da kapsayan ortak kavram ise “yatırım iklimi”dir. Dolayısıyla, “yatırım iklimi” sermaye için “iyi” olduğu sürece, yani ekonomik istikrarı sağlayacak siyasi istikrar sürdüğü sürece işler yolunda demektir. Ancak siyasi istikrarın zedelenmesi, hele hükümet krizinin bir devlet krizi boyutuna varması, sermaye açısından yatırım riskinin artması anlamına gelecektir. Zira uluslararası düzeyde sermayenin sözcülerinden biri olan The Economist dergisinde geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Risk Haritası”’ndan da takip edebileceğimiz gibi Türkiye harita içinde yatırım yapmak için “yüksek riskli” ülkeler arasında yer almaktadır.

devlet krizinin kısa dönemli ekonomik etkileri

AKP hükümeti 10 yılı aşan iktidar deneyimi sırasında sermaye ile siyaset arasındaki bu temel ilişkiyi çok iyi özümsediğinden, sermayenin ürkmesinin, aslında kendi iktidarı için de bir tehdit oluşturduğunu çok iyi biliyor. Örneğin, hükümetin Gezi direnişine karşı sert tepki göstermesinin en önemli nedenlerinden biri siyasi “istikrarın” bozulma riskinin ortaya çıkmış olmasıydı. Benzer şekilde 25 Aralık krizinin sermaye çevreleri üzerindeki muhtemel etkisi, hükümet açısından, en az iktidar mücadelesi yaptığı kesimlerle arasında geçenler kadar önemlidir. Zira yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başladığı 17 Aralık ile 25 Aralık arasında Borsa İstanbul’un verdiği tepkiye ve dolar kurundaki hareketliliğe bakıldığında, hükümetin çekindiği bir tablonun ortaya çıkmaya başladığını söyleyebiliriz: 17 Aralık ile 25 Aralık krizlerinin sonucunda TL dolar karşısında hızla değer kaybetti ve borsa önemli kayıplar verdi.

Borsanın verdiği kayıpları ya da doların değerlenmesinin, dolarla borçlanarak yürütülen büyük ölçekli inşaat projelerine etkilerini düşünüp üzülecek değiliz. Bu iki değişken, bir ölçüde sermayenin hükümete olan bakışının ve hükümetin siyasi ve ekonomik istikrarı koruyabilme kapasitesine ne kadar güvendiğinin göstergelerinden biri olması açısından önem taşıyabilir. Ancak bunun dışında, net olan bu iktidar mücadelesi sonucunda Hazine’nin borçlarının çevrilmesinde yurt dışından borçlanırken devreye giren risk priminin artacağı ve borç maliyetinin yükseleceğidir. Hazine’nin borçlanma maliyetinin yükselmesinin, tüm yurttaşlara olumsuz yansıması olacaktır.

Ancak bu toz dumandan esas olarak emekçilerin etkileneceğini söyleyebiliriz. İlk olarak ücretlerin baskılanması karşısında yaşamlarını sürdürebilmek için kredi kartı ve banka kredisi ile borçlanmış olan geniş toplum kesimlerinin borçlarını geri ödemede güçlükler çekmesi muhtemel bir kısa dönemli sonuç olarak görülebilir. İkinci olarak dolar kurunun yükselmesi, enerji ithalatını pahalılaştıracağından, petrol ürünlerine ve bunlara bağlı olarak temel tüketim mallarının hemen hepsine yansıyacak genel bir pahalılaşmaya yola açabilir. Dolayısıyla hükümet ile cemaat arasındaki iktidar mücadelesinin kısa dönemli ilk sonucu, geniş toplum kesimleri açısından geçim koşullarının daha da zorlaşması olabilir.

devlet krizi ve farklı siyasi olasılıklar

Hükümetin koalisyon kurma kapasitesinin zayıfladığını ve bunun da büyük ölçüde ekonomik büyüme temposunun yavaşlamasıyla bağlantılı olabileceği belirtmiştim. Bu yazıda bu sürecin daha da berraklaştığı ve hükümet ile cemaat arasındaki iktidar mücadelesinin giderek bir devlet krizine dönüştüğü argümanı üzerinde durdum. Son olarak 25 Aralık krizi sonrasında kamuoyunda dile getirilen siyasi olasılıkları kısaca değerlendirerek bu analizi sonlandırabiliriz.

Bu olasılıklardan ilki, kriz sonrasında Erdoğan’sız bir AKP’nin oluşturulmaya çalışıldığıdır. Bu olasılık, yolsuzluk iddialarının doğrudan Başbakan’ı hedef alacak şekilde geliştirildiği göz önüne alınırsa, dikkate değer olarak görülebilir. Ancak bu görüş, gerek Başbakan’ın partiye hâkimiyetini, gerekse geniş kitleler nezdindeki ikna kabiliyetinden kaynaklanan gücünü hafife almaktadır. Dolayısıyla her ne kadar bazı çevrelerin böyle bir alternatifi ısıttığı söylense de, bunun oldukça zayıf bir olasılık olduğunu altını çizmeliyiz.

İkinci olasılık, ana muhalefet partisi CHP’nin bir iktidar seçeneği olarak belirginleşiyor olduğudur. Ancak bu olasılık, sol-sosyal demokrat bir yönelimdeki CHP’yi değil, “sağa” açılan CHP’yi konu alıyor. Bu görüş, özellikle CHP Genel Başkanı’nın dün akşam (25 Aralık) yaptığı değerlendirmelerde, hükümet ile cemaat mücadelesini anlatırken ısrarlı sorular karşısında dahi cemaatin lafını bile ağzına almamış olması ile desteklenebilir. Bir başka ifadeyle bu iddiaya göre CHP, Amerika’nın ve cemaatin desteğiyle bir iktidar alternatifi olarak parlatılmak isteniyor. Ancak bu iddiayı desteklediğini düşünebileceğimiz gelişmelere tanık olsak da, CHP’nin ve mevcut liderliğinin, böyle bir projeyi yürütebilme kapasitesinin olmadığını söyleyebiliriz.

Üçüncü olasılık ise, yapılan kabine revizyonu ile hükümetin devlet krizini aşacak hamleleri bir bir hayata geçirmesi ve en azından 30 Mart 2014 seçimlerine kadar hükümetin yara almış da olsa süreceğidir. Her ne kadar cemaat ile hükümet kavgası sonucunda daha pek çok skandalın ortaya çıkması muhtemel olsa da, en azından yerel seçimlere kadar bu olasılığın hala kuvvetli olduğuna işaret edebiliriz.

Son olarak, iktidar mücadelesi sürecindeki tüm aktörlerin pozisyonlarını yeniden gözden geçirmelerini zorunlu kılacak bir gelişme olarak Gezi Direnişi benzeri bir “temiz toplum” hareketinin ortaya çıkması olasılığının varlığına değinmeliyiz. Gerçekten de geniş toplum kesimlerinin desteğini alan ve aşağıdan gelen bir basınç, iktidar mücadelesindeki tarafların mevcut planlarının bozulmasına neden olacaktır. Bunun dışında hükümetin cemaat ile yapmakta olduğu iktidar mücadelesi sonucunda düşürülmesinin, yani F. Benlisoy’un “‘Hükümet İstifa’: Sokakta mı Sarayda mı?” başlıklı yazısında belirttiği gibi hükümetin bir “saray darbesi” sonucunda gitmesinin geniş toplum kesimleri açısında anlamı, neoliberal otoriterizmin uygulayıcı aktörlerinin birinin gidip diğerinin gelmesinden öte olmayacaktır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar