13 Şubat Boykotuna Giderken: Eğitim, Sol ve Laiklik – İsmet Akça, Onur Doğulu -

 

Pazar günü Kadıköy’de Alevi Dernekleri ve Eğitim-Sen’in çağrısıyla düzenlenen “Laik, Bilimsel, Anadilinde Eğitim ve Demokratik Yaşam İçin Dayanışma ve Birlik” mitingine on binlerce kişi katıldı. Hem katılımın yoğunluğu hem de çeşitliliği açısından son dönemde gerçekleştirilen en renkli ve coşkulu mitinglerden birine şahit olduk. Mitinge başta Alevi dernekleri olmak üzere KESK ve DİSK’e bağlı sendikaları, hemen tüm sol sosyalist parti, örgüt, hareket ve çevreleri içeren geniş bir yelpaze kitlesel olarak katıldı.

Miting alanında Aralık ayında düzenlenen son Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlarla artık bıçak kemiğe dayandı dedirten eğitimin Sünni-İslamileştirilmesi politikalarına karşı laik ve bilimsel eğitim talepleri öne çıkarken, özellikle zorunlu din dersinin kaldırılması, Cemevlerinin statüsü gibi Alevi topluluğunun temel talepleri de mitinge damgasını vurdu. Eğitim alanında yaşanan Sünni-İslamileştirme pratiklerine ve hedeflerine karşı Birleşik Haziran Hareketi’nin yaptığı çağrı ve yine Eğitim Sen ve Alevi derneklerinin de desteği ile 13 Şubat tarihinde gerçekleşecek eğitim boykotuna da destek giderek artıyor.

Hiç şüphe yok ki eğitim alanında gerçekleşen değişim de verilen mücadele de daha geniş olarak siyasal alandaki yeniden yapılanmanın ve mücadelenin bir parçası. Ancak yine hiç şüphe yok ki başka alanlar gibi eğitim alanı da kendi özgünlüğüne sahip. Dolayısıyla, yürütülen mücadelenin genel siyasal bağlam ile eğitim alanının özgün dinamiklerini iyi eklemlemesi gerekiyor.

AKP’NİN EĞİTİM POLİTİKALARI: NE OLUYOR?

Eğitim üç açıdan çok temel bir siyasal araçtır:

– özellikle makbul vatandaş-bireyi ve onun içinde varolacağı, eriyeceği makbul topluluğu tarif etmesi hasebiyle devletin ideolojik aygıtı olarak;

– sermaye birikim stratejileri doğrultusunda farklı sermaye kesimlerinin ihtiyaç duyduğu nitelikte işgücünün şekillendirildiği aygıt olarak;

– işçi sınıfının temel bir ihtiyacının kapitalizmin ve hakim sermaye birikim rejiminin çerçevesi içinde karşılandığı bir sosyal politika aracı olarak.

Hiç şüphe yok ki bu işlevler iç içedir ve Türkiye tarihinin her döneminde işlerliğe sahip olmuştur. AKP iktidarı da bu üç işlev açısından çeşitli politikalarla eğitim alanını yeniden şekillendirmeye soyunmuş durumda. AKP’nin, genel hegemonya projesine bağlı olarak neoliberal ve İslami-muhafazakâr politikaları birbirine eklemlediği bir yeniden yapılandırma bu. Fakat yukarıda saydığımız ikinci ve üçüncü işlevler tüm AKP döneminde süreklilik arz ederken, birinci işlevin özellikle 2011 sonrasında gitgide ön plana çıkartıldığını görüyoruz. Biraz açalım.

Eğitime Neoliberal Zehir

Türkiye’de neoliberal kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda devletin kurumsal mimarisinin yeniden yapılandırılması 1990’lardan beri sermayenin gündeminde. Yine yükseköğretim dahil olmak üzere eğitim, yeniden yapılandırılması istenen alanların başında geliyordu. Şüphesiz sermayenin farklı fraksiyonlarının birbirinden farklı taleplerini de içeren bir yeniden yapılandırma isteğiydi bu. Ancak 1990’lı yılların hegemonya krizi bağlamında pek de büyük adımlar atılamadı bu alanda. Diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kayda değer hamleler yapmak daha kapsayıcı bir hegemonya tesis eden AKP’ye nasip oldu.

2011’e kadar AKP’nin politika dokümanlarına ve pratiğine bakıldığında esas olarak neoliberal ve ekonomi odaklı bir eğitim politikası çizgisinin hakim olduğu görülür. İşgücünün sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesi, eğitimin metalaşması ve sermaye birikim alanı haline getirilmesi gibi temel neoliberal yönelimleri içeriyor bu çizgi. “Kalkınmanın temel unsuru” olarak görülen eğitimin yeniden yapılandırılması “ülkenin küresel ekonomi içinde rekabet gücünü artırması”, “beşeri sermayenin çağdaş standartlara ulaştırılması” söylemleri üzerinden kuruluyor. Bu doğrultuda şu politikalar da devreye sokuldu: özel eğitim kurumlarının teşvik edilmesi, özel okullarda okuyan çocukların ailelerine maddi destek yapılarak özel okulların aynen sağlıkta olduğu gibi sübvanse edilmesi, okul yapımlarının da aynı şekilde kamu-özel ortaklığı çerçevesinde yürütülmesi, kent merkezlerindeki okulların rant amaçlı satılması, kamu kaynakları kesildikçe bizatihi okulların şirketleşmesi için okul aile birliklerinin ticari mantıkla işletilmesinin sağlanması, MEB’in örgütsel yapısının değişmesi, performansa dayalı bir yönetim ve denetim mekanizmasının yerleştirilmesi. Üstelik neoliberal iktisadi rasyonalite çerçevesinde bu politikalar devreye sokulurken Dünya Bankası, OECD, UNICEF ve AB gibi uluslararası kuruluşlardan da destek alınıyordu. Böylece eğitim bu politikalarla neoliberal kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilirken, aynı zamanda neoliberal bir sosyal politika rejiminin de en önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Şartlı nakit transferleri, önce ilköğretim ardından ortaöğretimde ders kitaplarının (ki artık özel yayın kuruluşlarından satın alındığından bir sermaye birikim alanı haline de geliyordu) bedava dağıtılması, her öğrenciye tablet kampanyaları gibi politikalarla nitelikli eğitim kamusal hizmet olmaktan çıkarılırken, niteliksiz de olsa işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının eğitime erişimini artıran uygulamalarla neoliberal bir sosyal politika uygulanıyor artık.

Fakat tüm bunlara rağmen AKP’nin eğitim politikaları başarısız. Öncelikle halk açısından başarısız, zira hem kamunun hem de ebeveynlerin eğitime yaptıkları harcama artmış olmasına rağmen aslında Türkiye’de eğitim niteliksel bir gelişme göstermedi. 2012 PİSA verilerine göre Türkiye 65 ülke arasında ancak 40’lı sıraların başında yer alabiliyordu. Sermayenin hakim kesimi açısından da yapılanlar başarısız bulunuyor. AKP döneminde eğitim alanı önemli değişimlere tabi tutuldu, özellikle de eğitim bir sermaye birikim alanı haline döndürüldü. Ancak farklı sermaye kesimlerinin ihtiyaçlarını birbirine eklemleyen bütünlüklü bir yeniden yapılanma da tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Özellikle Türkiye büyük burjuvazisinin, küresel sermayenin ve uluslararası iktisadi kuruluşların eğitim alanındaki beklentileri karşılanamadı ve hoşnutsuzlukları sürüyor. Büyük burjuvazinin 4+4+4 reformuna (bkz. Aşağıda) karşı çıkışı bundan kaynaklıydı. Bunun en son örneğini de bu hafta yapılan G 20 zirvesinde gördük. Türkiye “eğitim reformunu” gerçekleştiremediği için ciddi biçimde eleştirildi.

Peki neoliberal iddiaların aksine eğitimde toplum yararına niteliksel bir iyileşme sağlanamadıysa bu politikalar neyi gerçekleştirmişti? Cevap açık: sınıfsal eşitsizliğin artması ve bu eşitsizliğin eğitim kurumlarının ayrışmasında mekânsallaşması. Kastettiğimiz şey basit. Bugün artık tüm orta sınıf hatta alt orta sınıflar kendilerini biraz zorlayarak keselerine göre bir özel okula yolluyorlar çocuklarını. Çünkü kamusal eğitimden ümit kesilmiş durumda. Bu okullara gitmesi mümkün olmayan işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının çocuklarına düşen ise neoliberal politikalarla sürekli niteliksizleştirilen devlet okulları. Eskiden devlet okulunda okuyup başarılı olmak ve hayatını kurtarmak bir ümit ve reel bir imkân iken bugün bu artık yok oluyor. 2000’lerin başına kadar bile hem sınırlı sayıda olan özel okullar hem de kamu okulları sınıfsal anlamda heterojen iken, artık net bir ayrışma yaşanıyor. Aslında bunu en güzel zorunlu/serbest kıyafet tartışması sırasında dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ifade etmişti. Kıyafet serbestisinin çocuklar arasında sosyo-ekonomik eşitsizlikleri görünür kılacağı eleştirilerine, “zaten sosyo-ekonomik olarak farklı statüdeki çocuklar farklı okullara gidiyor” diyerek cevap vermişti.

Eğitimin İslamileştirilmesi

2011 sonrası döneme baktığımızda hiç şüphe yok ki yukarıdaki neoliberal politikalar devam ediyor. Ancak buna ek olarak AKP’nin eğitim alanına yönelik İslamcı kültürel-ideolojik müdahalesi gitgide dozunu artırmış durumda. Yani eğitimin ideolojik bir aygıt olarak işlevi ön plana çıkarılıyor. Türk eğitim sisteminin otoriter, patriyarkal yapısı aynen korunurken makbul vatandaş-bireyin ait olmak zorunda bırakıldığı makbul millet yeniden tarif ediliyor. Eskiden öncelikle etnik Türklük (ama Türk olmanın koşulu hep Sünni Müslüman olmak olagelmişti) üzerinden kurulan millet artık aslen Sünni-Müslüman kimliği üzerinden kuruluyor.

2012’nin başlarında aniden gündeme gelen ve hızla yasalaşan 4+4+4 eğitim düzenlemeleri bir yandan belli bir neoliberal iktisadi rasyonaliteyi, diğer yandan da İslamcı rasyonaliteyi aynı anda içeriyordu. Zira söz konusu reform bir yandan zorunlu eğitimi kesintili hale getirerek, ara işgücü ihtiyacını karşılamak üzere mesleki eğitimi teşvik etti ve çıraklık yasasındaki değişiklerle de birlikte işçi sınıfı çocuklarının çok daha erken yaşta ucuz işgücü olarak kullanılmasının önü açtı. Bu, özellikle, AKP’nin organik ilişki içinde olduğu küçük ve orta boy sermayenin ihtiyacını karşılamak içindi. Diğer yandan hiç şüphe yok ki söz konusu düzenlemeler eğitimin İslamileştirilmesinde önemli bir adım oldu. 31 Mart 2012’de TUSKON’un (o zaman Gülen’le sarmaş dolaşlardı tabii) 4. Olağan Genel Kurulu’ndaki konuşmasında Erdoğan, bu değişikliklerin hem işadamları açısından önemine değiniyor hem de 28 Şubat’ın önemli bir izinin ortadan kaldırıldığına vurgu yapıyordu.

Bu tarihten itibaren, eğitim alanının İslamileştirilmesi tüm hızıyla devam etti: İmam Hatip okullarının ortaokul kısımlarının yeniden açılabilir hale gelmesi; neredeyse tüm liselerin İmam Hatip liselerine dönüştürülmesi; 12 Eylül’ün dayattığı zorunlu din dersinin saatinin artırılmasının yanı sıra, güya seçmeli gerçekte zorunlu yeni din derslerinin eklenmesi; Felsefe, Bilim, Sanat derslerinin sayısının azaltılması; ana ve yardımcı ders kitaplarına dini ifadelerin ve referansların yoğun biçimde sokulması; otistik çocuklar için kurulan özel eğitim merkezlerinin ders programlarında beden eğitimi dersinin saatini azaltıp zorunlu din dersi getirilmesi vb.

Eğitim alanını Sünni-İslamileştirme politikalarının şekillenmesinde Milli Eğitim Şuraları da özel bir yere sahip oldu. Kısaca hatırlayacak olursak Aralık ayında düzenlenen Milli Eğitim şurasında ilkokul birinci sınıftan itibaren zorunlu din dersi; ilkokullarda başörtüsünün serbest bırakılması; anaokulunda “değerler eğitiminin” “Allah kavramı ve sevgisi, cennet, cehennem kavramlarını” içermesi; Osmanlıca’nın zorunlu ders olarak müfredata girmesi ve Eğitim-Bir-Sen’in karma eğitimin kaldırılması yönündeki önerileri kamuoyunda yoğunlukla tartışılmıştı. Bütün bu tartışmaların ardından Milli Eğitim şurasında alınan kararlar ve bir bütün olarak AKP’nin eğitim hayatında kurmaya çalıştığı hegemonya aslında Recep Tayyip Erdoğan’ın söz konusu şuranın açılışında yapmış olduğu konuşmada açıkça ifade edilmişti. Erdoğan şuranın açılışında yapmış olduğu konuşmada “Bizim bazı sıkıntılarımız var hâlâ. Bu sıkıntıları anaokulundan başlayarak bir hayat tarzı sunarak yeneceğiz” demişti. Bu daha önce söylediği “dindar nesiller yetiştirme” sözünün bir devamıydı aslında.

ÜST SİYASAL BAĞLAM

Eğitim alanında karşılaştığımız bu manzara aslında daha üst, genel bir siyasal çerçeve içinde anlam kazanabilir. İktidarının ilk iki döneminde AKP, İslami-muhafazakâr politik gündemini fazla zorlamamış, kendi popülist siyasal retoriğiyle “mağdur, sessiz, Müslüman kitlenin” siyasete, topluma, ekonomiye entegrasyonu çizgisinde durmayı yeğlemişti. Bunun bir sebebi henüz devlet katında hegemonyasını kemale erdirememiş olmasıydı. Bir diğer sebebi de hem burjuvazinin fraksiyonları arasında hem de emekçiler üzerinde kapsayıcı bir hegemonya stratejisinin koşullarının bulunması ve AKP’nin de buna ihtiyaç duymasıydı. Ancak hem 2011 seçimleri sonrasında İslami-muhafazakâr politikaları daha öne çıkmaya başladı hem de Gezi direnişi karşısında kendisini Sünni-İslami kimlik üzerinden konsolide etmeye yöneldi. Bu anlamda Gezi’nin en önemli sonuçlarından birisi AKP’nin kendisinden farklı olanlara da seslenmeyi gözeten yaygın hegemonya stratejisinden salt kendi mahallesini konsolide etmeye yönelen sınırlı bir hegemonya stratejisine yönelmesi oldu. Bu mahalle, İslami-muhafazakâr mahalle olarak tanımlandı ve siyasal alan bir kültürel kutuplaşma üzerinden gerildi. Bu aynı zamanda siyasal stratejinin sağ popülizmden İslami popülizme kayması anlamına geldi. AKP kendi “millet bloğunu” açıkça SÜNNİ-MÜSLÜMAN-Türk olarak inşa etmeye başladı. (Bu konuda bkz. İsmet Akça, “AKP, Hegemonya Projesi ve Kriz Dinamikleri, Başlangıç, Sayı 1)

AKP’nin 2011 seçimlerinden sonra daha açıkça ortaya koymaya başladığı ama esas olarak Gezi sürecinde billurlaştırdığı ve 17/25 Aralık sürecinde kemikleştirdiği stratejiyi sadece liderin güç istenciyle ya da postunu kurtarmak için yaptığı hamle olarak ya da İslamcı ideolojisinin gereği olarak okumak Türkiye kapitalizminin sınıfsal dinamiklerini fazlasıyla hafife almak olacaktır. Hem içeride hem de dışarıda Sünni-İslamcı otoriterizmin dinamikleri salt ideolojik düzlemde anlaşılamaz. İdeolojik ve siyasal kaymalar sınıf içi ve sınıflar arası güç ilişkileri konfigürasyonu üzerinden değerlendirilmelidir.

2008 krizi sonrasında iktidar bloğu içindeki çatışmaların yükselmesi sonrasında, İslamcı burjuvazinin ölçek ve sınıf-içi yukarı hareketlenme ihtiyacı içinde olduğu bir konjonktürde AKP, iktidar bloğunu yeni bir hegemonik fraksiyon üzerinden açıkça inşa etmeye soyunmuş gözüküyor. Gezi’de karşılaştığı halk isyanı ve iktidar bloğu içindeki çatırdamanın gitgide derinleşmesi sonrasında AKP ve Erdoğan “en iyi savunma saldırıdır” dedi. Fakat bu saldırıyı İslamcı burjuvazinin liderliğinde ve Türkiye emekçi sınıflarının önemlice bir kısmını SÜNNİ-MÜSLÜMAN-Türk kimliği üzerinden entegre ettiği yeni bir hegemonya projesi ve tarihsel blok inşası olarak görmek gerekiyor. (Bu konuda ayrıntılı analiz için bkz. İsmet Akça, Barış Alp Özden, “AKP ve Türkiye’de Neoliberal Otoriterizmin Sınıfsal Dinamikleri”, Başlangıç, Sayı 2).

2008 krizinin AKP hegemonyasını sarsıcı süregiden etkileri salt iktidar bloğu içi çatırdamada ortaya çıkmıyor. Aynı zamanda Soma’dan metal sektörüne, oradan Kayseri’de Boydak işçilerinin direnişine kadar uzanan bir dizi eylem ve mücadelede görüldüğü üzere işçi sınıfı saflarında da gözlemleniyor. Sünni-İslamcı bir çerçevede yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bu “yeni yaşam tarzı inşası” son on yıldır AKP öncülüğünde gerçekleşen ve Türkiye ekonomisinde proleterleşme ve taşeronlaşma eksenli ekonomik büyümenin 2008 krizi sonrası düşük büyüme koşullarında da sürdürülebilir kılınması ve bu sürecin siyasal, sosyal ve kültürel olarak yönetebilmesi için oldukça kritik. (Bkz. Nasıl bir Başlangıç? Başlangıç broşür dizisi 1   http://baslangicdergi.org/wp-content/uploads/2015/01/Baslangic_BrosurDizisi-1_NasilBirBaslangic.pdf)

İşte eğitim alanında karşılaştığımız İslamileştirme politikalarını böylesi bir yeni tarihsel blok inşası ve işçi sınıfı üzerinde hegemonya tesisinin önemli bir sacayağı olarak görmek lazım. Bu tarihsel bloğun ideolojik-kültürel harcı SÜNNİ-MÜSLÜMAN Türk kimliğinin inşasına dayanıyor. AKP’nin siyasal söylemlerinden popüler dizilere uzanan geniş bir alanda inşa oluyor bu yeni kimlik. Nasıl ki eğitim Türk ulus-devletinin kuruluşunda en temel ideolojik aygıtlardan biri idiyse bugün de yeni tarihsel bloğun dayanması istenen yeni milli kimliğin inşasında çok önemli bir aygıt. Eğitim alanındaki İslamileştirme politikalarının siyasal anlamı burada yatıyor. 

NE YAPMALI, NASIL YAPMALI?

Başlangıç olarak birçok metnimizde sosyalistlerin AKP’nin ısrarla inşa ettiği ve siyasal alanı kurduğu “laik”-“mütedeyyin” mahallelere dayalı kültüralist kutuplaşmadan kurtulmak gerektiğini ifade ettik. O metinlerden birinden alıntılayacak olursak:

“Türkiye solunda varolan bir çizgi …. Türkiye’nin siyasal coğrafyasını temel olarak, “mütedeyyin değerlerin ulusu” ile “seküler değerlerin ulusu” olarak ortaya koyduğu “iki ulus” anlayışı üzerinden okuyor. Stratejik olarak da “laik değerlerin ulusu” içerisinde güçlenmeyi ve böylelikle sosyalist siyasete bu konum üzerinden toplumsal bir art alan kazandırmayı hedefine koyuyor.

(…) Her iki ulusu da enlemesine kesecek, her iki ulusun da toplumsal, sınıfsal ve politik mağduriyetlerini açığa çıkaracak ve bu mağduriyetleri giderek toplumsal-politik bir öznenin inşasının ana malzemesi haline getirecek bir siyasal hattın izlenmesi mümkün ve zorunludur. Bu anlamda AKP’nin baskı, talan ve sömürü politikaları her iki ulus içinde de gedikler açmış durumdadır. Solun enerjisini bu gedikleri derinleştirecek ve çoğaltacak birleşik eylem zeminlerinin yaratılmasına sarf etmesi gerekiyor.” (Başlangıç Yazıları n.12: başlangıç neden “birleşik haziran hareketi”nde değil? http://baslangicdergi.org/baslangic-yazilari-n-12-baslangic-neden-birlesik-haziran-hareketinde-degil/)

Eğitim alanında yürütülen mücadelenin de böylesi bir stratejik yönelimi olması gerektiğini düşünüyoruz. Hiç şüphe yok ki biz sosyalistler parasız, kamusal, özgürlükçü, eşitlikçi, anadilinde, bilimsel ve tabii ki laik bir eğitim istiyoruz. Bunun için devletin, Türkiye tarihinde maalesef hiçbir dönem göremediğimiz, laiklik sıfatına sahip olması gerektiğini de biliyoruz. Bunu savunmanın her durumda kültüralist kamplaşma anlamına geldiğini de söylemiyoruz. Eleştirdiğimiz laiklik ya da laik eğitim savunusu değil, bunun nasıl yapıldığı. Siyasal alanda veya eğitim alanında temel siyasal saflaşmayı laiklik – gericilik / laiklik – İslamcılık ekseninde kurarak laikliği savunmaya kalkan, yani laikliği siyasal bayrak haline getiren politik stratejik yönelime eleştirimiz.

AKP’nin de kendisini dayandırdığı kültürcü ikiliği besleyecek türde bir laiklik söylemine saplanmadan da eğitimdeki İslamileştirmeye karşı durabiliriz. Hiç şüphe yok ki laikliği bahsettiğimiz anlamda bayrak yaptığımızda, bugün haklı olarak yaşam tarzı özgürlüğü karşısında endişelenen “laik” mahalleyi konsolide etmeye oynayabiliriz. Ki bugün İslamileştirme politikalarından öncelikle zarar gören, endişe duyan bu kesimleri mobilize edebilmek hiç şüphesiz gereklidir ama yetersizdir. Zira bunu öne çıkaran bir siyasal dil ve stratejiyle AKP’nin üzerlerinde hegemonyasını sürdürdüğü geniş emekçi kesimlere değme konusunda pek de yol kat edemeyiz. Bunu yapmadığımız sürece “bizim laikliğimiz emek eksenli laiklik” demenin pek bir toplumsal karşılığı da olmayacaktır. Kendini mütedeyyin olarak da tarif eden emekçilerin algısında “laik olmak” veya laiklik talebi uzun on yıllar boyunca Türkiye sağı, İslamcı hareketi ve bugün AKP tarafından “negatif-elitist-yoz-yabancı” bir yaşam biçiminin karşılığı olarak siyaseten inşa edilmiştir. Bugün bu algıyı kırarken, laik, bilimsel, anadilinde eğitim talep ederken laikliği bu şekilde bayrak yapmak yerine AKP’nin İslami olarak nitelendirdiği eğitim politikalarının “mütedeyyin” emekçilerin çocuklarını kendilerininkinden bile beter bir dünyaya, çalışma hayatına mahkûm ettiğini, aslında o çocukların geleceğini çaldığını anlatan bir siyasal dile ihtiyacımız var. Bu dili ise ancak o emekçilerle beraber, devlet okullarının olduğu mahallelerde var olarak ortaya koyabiliriz.

13 Şubat’ta gerçekleşecek boykot eylemini böyle bir mücadelenin başlaması için önemli bir adım olarak görüyoruz.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar