Göç, göçmenler ve sol -

 

Son günlerde Suriyelilere dönük hayli pervasızlaşmış ırkçı reaksiyona karşı özellikle sol ve demokrat cenahta çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. İyi de oldu. Zira siyasal yelpazenin neredeyse bütününe şu ya da bu ölçüde sirayet etmiş olan göçmen karşıtı ırkçılık öyle tali bir siyasal sorun değil. Irkçı ve göçmen karşıtı tepkilerin ürkütücü bir hızla genişleyen boyutları, açık bir karşı duruşu, daha etkin mücadele yöntemlerini gerektiriyor.

Ancak ırkçılık ve göçmen karşıtlığını yeren yazı ve açıklamaların çoğunda ciddi bir eksiklik hemen dikkat çekiyor. Irkçılığı ne kadar gür sesle kınasa da göçmen karşıtı tırmanışa karşı uyarı niteliğindeki bu beyanların büyük bir bölümünde göçmenler, özellikle de Suriyeliler, kendi istem ve iradeleri olmayan zavallılar, yani basitçe bir mazlum ve mağdurlar topluluğu olarak resmediliyor. Göçmen ve mülteciler, siyasal/sosyal çıkar ve talepleri olan etkin siyasal özneler olarak görülmüyor. Görülmeyince, yani fail sayılmayınca içerisinde bulundukları gerçekten vahim koşullar nedeniyle, acınacak, en iyi durumda yardım edilecek insanlar olarak tasvir ediliyor. Böylece de söz konusu yazı ve yorumlarda ister istemez paternalist/hayırsever bir eda hâkim oluyor. En iyi durumda mazlumu mazlumun karşısına koyan ırkçılık soyut ve ahlaki düzlemde kınanmış oluyor.

Oysa ırkçılığın her şeyden önce “ayıp” olduğuna dair bu ahlaki kınama onunla mücadelede kuşkusuz gerekli olsa da tek başına yeterli sayılamaz. Göçmen karşıtı ırkçılıkla gerçek mücadele bizzat onun hedefi olanların örgütlenmesiyle, direnmesiyle ve o direnişlerin daha geniş kesimlerle dayanışma içerisinde büyümesiyle verilebilir. Irkçılığa da mültecilerin siyasal iktidarca araçsallaştırılması çabalarına da karşı durabilmenin gerçek yolu, dayanışma ve birlikte mücadeleden başka bir şey değil çünkü. Bunun için göçmen ve mültecilerin (en iyi durumda) yardıma muhtaç zavallılar olarak değil, siyasal kapasiteleri olan ezilenler olarak görülüp kabul edilmesi elzem. Birlikte mücadelenin harcını oluşturabilecek anlamlı bir iletişim ancak böyle mümkün olabilir. Oysa Suriyelileri (ve tüm göçmen ve mültecileri), kendi belirlemedikleri (çok zor) koşullarda da olsa kendilerinin ve elbet bizim tarihimizi yapan failler saymayınca bu iletişim mümkün olmaktan çıkıyor. Göçmenlerle/mültecilerle ortak mücadelenin, kader birliğinin, somut dayanışmanın yollarını aramak zorlaşıyor.

Aslında kimi istisnalar dışında solun önemli bir bölümü zaten böyle bir derdi hiç yokmuş gibi davranıyor. Mesela Suriyelileri siyasal iktidarın bazen bir manipülasyon aracı bazense (iyi durumda) kurbanı sayarak onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı arayışına girmiyor. Sol Suriye’yi çok konuşuyor belki ama Suriyelilerle konuşmaktan sanki özellikle imtina ediyor. Daha öncesini geçelim ve dürüst olalım. Şu son beş senede Suriyelilerin irade ve taleplerini dikkate almak, onlarla birlikte (ama ağabeylik-ablalık taslamadan) açık sınırlar için, mültecilik statüsünün tanınması için, sağlığa, eğitime erişim için, eşit işe eşit ücret için, sendikalı olabilmek için, isteyenler için vatandaş olabilmek için birlikte mücadele etmek yolunda (kimi küçük ama anlamlı istisnalar hariç) gerçekten ne yapıldı ki?

Göçmenlik meselesi bir hümanizm, hayırseverlik ya da siyaseten doğruculuk konusundan ibaret değil asla. Uzmanlık ne kadar önemli olsa da mültecilerle dayanışma da asla uzmanlara, STK’lara devredilemeyecek ehemmiyette bir siyasal mesele. Göçmenlik artık inşaattan mevsimlik tarım işçiliğine, kot kumlamadan tekstile, madenlerden ev içi bakım hizmetlerine, göçmenlerin işçi sınıfının artık bir parçası olduğu Türkiye’de bir “emekçi ve ezilenlerin birliği” meselesi. Göçmen ve mültecilerin hak ve hukukunun müdafaası da sınıf politikasının vazgeçilmez bir gereği. Bu gerekliliği perdelemeye dönük her girişimin, mültecileri/göçmenleri bu toprakların ve dolayısıyla mücadelemizin asli bir parçası saymayan her kibirli (ve neticede şoven) tutumun bütün toplumsal muhalefet için ciddi sorunlar yaratması kaçınılmaz.

1922 yılının Eylül ayında Çin’de, Hunan eyaletindeki Anyuan maden işçileri, madenlerde Dickens romanlarında tasvir edilenlerden de beter koşullara karşı greve çıkarlar. Madencilere grevin örgütlenmesinde yardımcı olanlar arasında Mao adlı genç bir devrimci de vardır. Madenciler madenlerin girişine kalaslarla barikat kurar ve barikatların üzerine şu satırların yazılı olduğu bir bayrak diker: “Daha önce hayvandık, şimdi insanız!” Bugünden bakıldığında haklı olarak “türcü” sayılacak bu slogan, madencilerin “insanlaşma”, yani kendi eylemleriyle kendi kaderlerine egemen olma mücadelesinin bir simgesi olur. Çağımızın “yeryüzünün lanetlileri” olan mülteciler/göçmenler, Anyuan’daki yoldaşlarıyla aynı mücadeleyi yürütüyorlar aslında. Onların failliklerini yok saymak bir yana, onların harcanabilir bedenler olmaktan çıkıp “insan” olmak için verdikleri, verecekleri mücadeleye omuzdaş olabilmemiz gerekiyor. Mültecileri sadece kurbanlar değil, Arendt’in 1943’te, bir başka devasa demografik alt üst oluşun ortasında yazdığı gibi, “öncüler” olarak görebilmemiz gerekiyor.

Irkçılığı hasbelkader gündeme geldi diye bugün kınayıp yarın her şey aynıymışçasına devam edip gidemeyiz. Göçmenlerle/mültecilerle omuz omuza mücadele etmenin, onlarla aynı dili konuşabilmenin yollarını bulmak, yaratmak durumundayız. “Yeryüzünün lanetlileri” ile aynı safta olmayacaksak, göçü ve göçmenliği tıpkı “düzen partisi” misali güvenlik perspektifinden ve bir risk faktörü olarak görüp tartışacaksak solun, “devrimci”, “sosyalist” ya da “radikal” gibi sıfatlarının ne anlamı var ki?

(Dikkat: Bu yazı daha evvel Evrensel gazetesinde yayımlanmış “Daha önce hayvandık, şimdi insanız!” başlıklı yazıdan “bol kepçe” intihal içermektedir.)

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar