Yüz yıldır değişmeyen ağır bir siyasi hegemonya ile yüzleşiyoruz -

Bir nehrin ortasında yavaş yavaş salınan bir kayıktan baktık 2015’ten 1940’ların, Türkiye’sine… Mezarsızların, boğulanların, katledilenlerin hikâyeleri aktı kıyılardan, 1915’lerden günümüze… ‘Rüzgarın Hatıraları’ ile toplumsal belleğin bireysel belleğimize olan izdüşümünü konuştuk Özcan Alper ile.

Karşı Radyo: Önce filmin yapım hikâyesinden başlayalım isterseniz. Nasıl karar verdiniz, hikâyeyi kurmaya nereden başladınız?

Özcan Alper: Aslında filmin hikâyesi keskin bir fikir ile ortaya çıkmadı. İki filmimden sonra otoriterleşme ve o dönemdeki entelektüellerin durumu üzerine bir şeyler yapmak istedim. Aram Pehlivanyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan Özgürlük İki Adım Ötede Değil adlı kitabını okuyordum. Aram Pehlivanyan sosyalist bir şair ve o dönemki komünist parti mücadelesi içerisinde yer alıyor. Ama sürgün olduktan sonra özellikle şiir yazamama hali, bu şair damarının kesilmesi dikkatimi çekti. Onunla ilgili daha çok okumaya başladım. Sinema yapmaya başladığım dönemden beri o dönemki entelektüel kuşağa zaten özel bir ilgim vardı. Resmi tarihle ilgili kitaplar dışında genelde romanlar, günlükler, anılar okuyorum. Osmanlı son dönemi üzerine okurken bir dönem böyle çalışmalar yapmıştım. Genel olarak o dönemki entelektüellerin sıkışma haliyle bugün arasında herhalde koşutluk gördüm. Onların her şeye rağmen hem yaşamdaki ısrarlı duruşları hem de düşünsel olarak duruşları dikkatimi çekti. Türkiye’de çok konuşulmayan bu resmi tarih söylemini ters düz etmek için aslında Alman faşizmiyle olan ciddi işbirliği üzerine araştırmalar yaptım. Bir Ermeni ressam olarak Aram karakterine karar verdikten sonra da yavaş yavaş o dönemki Türkiye Komünist Partisi’ndeki Ermeni sosyalistlerle ilgili şeyler okumaya başladım. Hem Aram Pehlivanyan’lar, hem Vartan İhmalyan’lar, Faik Açıkgöz’ler ve çalışma bir şekilde doğal olarak buraya getirdi. Ama bir dönem sonra sadece Türkiye’deki sıkışmış entelektüeller değil, o dönemki faşizmden kaçan Walter Benjamin gibi Stefan Zweig gibi pek çok entelektüel üzerine de okumalara devam ettim. Edward Said’in “entelektüellik” sorgulaması üzerine 21. yüzyıldaki entelektüellerin “entelektüel olma” mevzusuna da daha çok kafa yormaya başladım. Ve bu hikâye bir şekilde oluştu.

Hikâye oluşturduktan ve karakteri yarattıktan sonra bu karakterin 1915’te katliamdan kurtulan ve çocukluğunu o dönemde geçirmiş bir karakter olduğuna karar verdim. Daha önceki iki filmimde de toplumsal travmalar, bellek, hafıza oluşturma gibi temalar üzerine çalıştım. Aslında bunun kendi içerisinde bir üçlemenin kapanış filmi olduğunu biraz düşündüm, geriye dönük de olsa. 2000’lerden başlayıp 1915’lerle parantezi kapatmaya çalışan bir çaba olarak gördüm. Ve daha çok ölüm, doğa, aşk temalarıyla beraber toplumsal bellek meselesine kafa yorup, burada kişisel olanla toplumsal olan arasında hafıza olarak bağ kurmaya çalıştım. Felsefi olarak da burayla ilintilendirmeye çalışan bir çalışma olsun istedim.

Karşı Radyo: 1940’larda 1915’leri anlatıyorsunuz. Ve aslında günümüz 2015 insanına anlatıyorsunuz. Üç farklı zaman olmasına rağmen geçmişe ve bugün hâlihazırda ürettiğimiz belleğe baktığımızda bir sürü benzerlik görüyoruz. 2015’te izlediğimiz bir filmin içinde 1915’leri, 1940’ları küçük sözlerle ama büyük vurgularla yüzümüze çarpıyorsunuz. 1915’te yapılan katliamların bir benzeri bugün bugün Sur’da Cizre’de yaşanmaya devam ediyor. 1940’larda faşizmin yükselmesi ile azınlıkların Rus ajanı, komünistlerin Allahsız ilan edilmesi ile şimdi Kürtlerin terörist ilan edilmesi benzeşiyor. Bu hikâyeyi kurarken nasıl kurdunuz?

Özcan Alper: 1800’lerin sonları, 1908 Devrimi diyelim biz buna, II. Meşrutiyet’ten bugüne geçen sürede temel meseleler aynı aslında. Türkiye’de en büyük sorun da bu galiba. Temel meseleleri tartışmaya çok fırsat bulamıyoruz. Daha çok devletin ya da otoritenin, bu egemen yapının bize dayattığı şeylerle muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Durum böyle olunca da biz bile aslında çoğu zaman gerçek gündemi yakalayamıyoruz ve bunu tartışamıyoruz. 1908 Devrimi’nden sonra 1915’e giden ortama baktığımız zaman temel mesele şu; halklar eşit yurttaşlık istiyorlar ve aslında kul olmaktan çıkmak istiyorlar. Parlamenter sistemi genişletmek istiyorlar. Daha çok özgürlük daha çok demokrasi istiyorlar. Hukukun ya da yasaların din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin uygulanmasını istiyorlar. Ya da öz-yönetim istiyorlar. Yüz yıl önce konuştuğumuz konuları yüzyıl sonrasında konuşuyorsak aslında, benim bunları yakalamış olmamdan ziyade, maalesef yüz yıldır değişmeyen ağır bir siyasi hegemonya ile yüzleşiyoruz. Maalesef burada kendimiz açısından baktığımız zaman demek ki bunu yeterince zorlayamamışız diye düşünüyorum. Entelektüel olarak bakınca da bu toprakların tini ile ilgili ciddi bir sorun var. Yine bu çalışmalar boyunca başucu kitabı yaptığım Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket kitabında da çok sıklıkla bahsettiği gibi, esas mesele bütün bu ağır şartlar yaşanırken, sürekli bir tokat atılırken, insanlar katledilirken sistem yas tutmayı bile engellemiş. Sistemin, halk deyimiyle söylersek, bu zalimliği neredeyse biçim değiştirmeden sürüyor. Sizin dediğiniz gibi, Sur’da, Cizre’de, Suruç’ta yaşananlar… Cizre’de bir annenin çocuğunu buzdolabında saklamasından tutun da Rojava’ya giden gençlerin cesetlerinin 60 gün boyunca sınırda bekletilmesine kadar yaşanan olaylarda İslamiyet’in bu kadar kök saldığı bir coğrafyada, tinsel olarak yas tutmanın bile kabul ettirilememiş olması açıkçası büyük bir kayıp ve büyük bir mesele. Bir sorunsal olarak önümüzde duruyor.

Karşı Radyo: Filmin temelinde olan iki karakter Aram ve Meryem, iki göçmen yürek… Aram’ın hiç ülkesi olmamış, kendini hiçbir yere ait hissedememiş gibi. Meryem ise sınırların kapatılması ile bir ülkeye ve bir yaşantıya hapsolmuş durumda. Filmin çıkış süreci göçmen krizinin arttığı, bebeklerin sahile vurduğu Ortadoğu’daki gelişmelerin olduğunu ve üzerine bir de üzerine Rus uçağının düşürüldüğü döneme denk geliyor ve Rusya ile yeniden sınırlar kapatılıyor. Ne düşünüyorsunuz? Bire bir örtüşüyor aslında hikâyeler…

Özcan Alper: Evet çok acayip tabii, bu kadar düşünmemiştik açıkça söylemek gerekirse. Biz üç yıl önce yazdığımızda hem bu Suriye krizi bu kadar büyümemişti hem de Rusya ile olan kadim düşmanlık hali henüz yoktu. Hikâyeyi kurarken bir dönem filmi anlatıyordum. Tarihe gömülmüş, geçmişte geçen ölü bir hikâyeden ziyade Türkiye’nin geleceğine dair meselelere de tartışma yaratmaktı niyetimiz. 1915’te açılan parantezin 2000’lerde kapanan tarafını anlatıyor olsa da tam tersine Türkiye’nin bugünkü geleceği ile ilgili şeylerde söylüyor. Edward Said’in dediği gibi, artık klasik sürgün edilen entelektüeller yok, aslında herkesin bir mülteciye dönüşmesi meselesi… Sizin de dediğiniz gibi Suriye sürecinde bizim bu topraklarda yaşadıklarımız aslında başlangıç diye düşünüyorum. Özellikle bu yaz dönemiyle beraber daha korkunç bir sürece gireceğimizi düşünüyorum. Belki hepimiz kendi coğrafyalarımızda bir mülteci konumuna düşüyoruz. Bu, sadece bire bir yer değiştirme anlamında değil. Genel olarak bir “evsizlik”… Aram’ı düşününce sürekli kendine bir ev ve anne arıyor. Bunun hepimizle ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Artık hiçbirimiz bir eve sahip değiliz ve hepimiz aslında ortak bir ev arıyoruz. Kürtlerin bugün öz-yönetim diye ısrarla üzerinde durdukları siyasi mesele biraz bu aslında. Kendi evlerinde ve kendi kurallarıyla yaşamak istiyorlar. Gezi’de mesela, batıdaki bu kalkışmanın belki sebebi buydu aslında. İnsanlar “Ortak alan istiyoruz, ortak yaşam istiyoruz!” diyorlardı. “Yaşamımıza müdahale edilmesin.” gibi başlıklar üzerinden ses çıkarıyorlardı. Çok siyasal bir şey olarak patlamasa da böyle şeyler hissediliyordu sanırım. Filmin de tabii ki sorguladığı ve üzerinde ısrarla durduğu şeyler bunlar. Zaten üç filmin de ortak meseleleriydi bunlar. Benim de bir taraftan uğraştığım şeyler. Türkiye’de genç bir yönetmen olarak olay örgüsü üzerinden değil de genel olarak işin politik ve felsefi tarafı üzerine düşündüğümde kurcaladığım meseleler bunlar tabii ki.

Karşı Radyo: 1940’larda Aram’ın TKP’li olmasından dolayı o sürece de bir vurgu var. Bugüne kadar bu mesele Türkiye’de çok konuşulmamış, tartışılmamış ve hatta sanata taşınmamış bir mesele. Bir dönemin mücadelesini başlatan, içinde Nazım’ların olduğu, Mustafa Suphi’lerin öldürüldüğü bir dönem ve o dönem aslında Rusya ile ilişkileri de belirleyen bir dönem. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özcan Alper: Aslında o dönemki komünist parti içerisinde aktif olan azınlıklarla ilgili, ama daha çok Ermenilerle ilgili bir çalışma yaptım. Aram Pehlivan’ın 1979 yılında öldüğünde mezarına Ahmet Saydam diye ismi yazılıyor. O dönemde ölen azınlıkların mezarlarına gerçek kimliğiyle bile isminin yazılamaması gibi pek çok durum var. Türkiye’de bugün bile aslında birtakım şeyler “devrimden sonra” halledilecek diye düşünüldüğü için bu tarz şeyler hiç konuşulmadı, tartışılmadı. Bu anlamda da çoğu insana dokunamadılar. Söyleşilere gittiğimde çoğu zaman şöyle şeylerle karşılaşıyorum; “Ya tamam o tarafını bırak da hadi, Aram neden o kadar mücadeleci değil?” Onun 1915’ten kurtulan bir çocuk olması, ona rağmen 1940’larda TKP’de mücadele etmesi, dergi çıkarıyor olması… Ama buna rağmen yine bir sürü şiddete maruz kalıp Türkiye’den kaçmak zorunda kalması, bunun bir sürgüne dönüşmesi bazı insanlar bunu bile temel almak istemiyorlar. Oysa burada şunu görüyoruz. Kürt meselesinde bile Türkiye solu şimdi şimdi toparlanmaya çalışıyor ama bu sefer de güç olarak meselenin çok uzağında maalesef. HDP üzerinden bu yapılmaya çalışılıyor. Kürt meselesinde sosyalistler çok aktif olabilecekken aktif olamadılar. Bir nevi bizim meselemiz değil gibi baktılar. Türkiye sosyalist hareketi yıllar öncesinde Kürt meselesi konusunda CHP kitlesini doğru bir zemine çekebilirdi. Şu an boşluğunu hissettiğimiz şey doğuda olanları batıda anlatacak bir kitlenin olmaması. Biraz buradan bakabiliriz sizin sorunuza. Bu konuda Hrant Dink’in ölmeden önce Vedat Türkali ile yaptığı çok güzel bir röportaj var, internette bulunuyor galiba. Vedat Türkali bunun özeleştirisini kendi adına veriyor. Belki bu tarz özeleştirilere daha fazla ihtiyacımız var. Filmde de söylediğimiz gibi geçmişin asla geçmişte kalmadığı; geçmişle hesaplaşıp, öz eleştiri verildikten sonra sağlıklı bir gelecek kurabileceğidir. Sadece devletin değil, kendimizin de bu hesaplaşma içerisine girip özeleştiri vermesini sağlamak gerekiyor. Marksizm’de çok kullanılan bir kavram özeleştiri, bizim de bunu yeniden literatüre sokmamız gerekiyor.

Karşı Radyo: Peki, filmin içine dönecek olursak, Aram ile Meryem’i karşılaştırdığınız sahnelerde bir fotoğrafa vurgu yapıyorsunuz. Meryem ve Mikail’in fotoğrafı. O fotoğrafta Meryem eşi Mikail’e bakıyor. Mikail ise bize bakıyor. Biz Meryem’in Mikail’e bakışındaki duygunun ne olduğunu tam olarak anlayamıyoruz. Güven mi, özlem mi, öfke mi… Ama hikayeye baktığımızda başka bir şey görüyoruz. Artık Meryem Mikail’e bakmıyor. Hatta sırtını dönmüş durumda. Biraz Meryem ve Mikail’in hikayesini anlatabilir misiniz?

Özcan Alper: Aslında filmde bir yan hikaye gibi duruyor. Ama genel hikayede Meryem ve Mikail aslında o büyük hapishanelerin küçük hapishanelere dönüşmesi durumunu biraz anlatıyor. Politik olarak da öyle aslında köyde bile kaçış yok. Hatta, ara parantez açarsak, demin sizin dediğiniz bugünkü Türkiye benzerliğine dönüş yapacak olursa biz bu hikayeyi yazarken kaçakçılık yaptıkları için Rus Ajanı diye gözaltına alınan köylüleri yazdık. Bunu yazdıktan hemen bir yıl sonra Roboski olayı oldu. O durum bile benzeşiyor maalesef. Oralarda bile ceberut devlet varlığını hissettiriyor. Büyük hapishanelerin içerisinde bazen bizde kendimize küçük hapishaneler yaratabiliyoruz. En çok gündelik ilişkilerimizde, bire bir ilişkilerimizde bunu yaşıyoruz. Meryem ile Mikail aslında Soçi’de tanışmışlar, bir yaş farklılığı var. Filmin söylediği hikâyeden ben fotoğrafa baktığımda; Meryem’in Mikail’e bir şekilde âşık olduğunu, geçen zamanının bu aşkı bir şeye dönüştürdüğünü görüyorum. Meryem Mikail’den ayrılmak istiyor ancak sınırlar kapalı olduğu için bir hapishanenin içinde kendini buluyor. Bu arada Artvin sınırı 1939’a kadar o sınır Sovyetlerle açıktı, Türkiye’nin açık bir şekilde Almanya’nın Polonya’ya saldırısından sonra Polonya Almanya’ya tavır almayınca Stalin, sınırı o dönem kapatıyor. Meryem bir dönem aşık olmuş, sevmiş olabilir. Mikail hala seviyor belli ki. Aslında sevgi mi bilemeyiz, bazen başka bir tahakküme de dönüşebiliyor bu.. Bazen Türkiye’de bu durum farklı bir ahlakçılıkla da karşılaşsa Meryem artık Mikail ile ilişkisini bitirmiş ve sırtını dönmüş. Aralarında cinsel bir ilişkinin olmadığı çok belli… Zaten böyle olduğu için de Aram’la da birlikte olabiliyor

Karşı Radyo: Film ile ilgili bu soru çokça gelmiştir diye düşünüyorum. Film boyunca bütün karakterlerin tam gidecekleri sırada karşısındaki kişiye önce seslenip sonra “Yok bir şey” demesi… Ben biraz aslında hepimizin ne kadar çok söyleyeceği şeyin olduğunu ama bir yerde kendimizi durdurduğumuzu hissettim. Bir de hepimizin bambaşka hikâyeleri var aslında hiç anlatamadığımız, hatıralarımızda sakladığımız… Özellikle Meryem ve Aram’ın aynı mekan içerisinde uzun süreler boyunca hiç konuşmuyor olması, sessizce iletişim kuruyor olmaları filmi zaman zaman gerilim filmine bile dönüştürdü. Nedir hikayesi bu yarım kalan cümlenin?

Özcan Alper: Biraz tabii seyirciye de bırakıyoruz bazı şeyleri. Özellikle ben filmlerimde zaten her şeyi tamamlamayı da çok sevmiyorum. Sahte sinemadan çok edebiyattaki gibi biraz açıklık olması daha çok hoşuma gidiyor. Ama yine de siz böyle yorumluyorsanız böyle diye düşünüyorum. Biz de hemen hemen bu fikre yaklaştık. Özellikle çoğu zaman konuşmak isteyip ertelemeler, esas konuşmak istediğimizi konuşmayıp daha başka cümlelere geçmek istememiz… Orayı senarist Ahmet Büke ile öyle düşündük. Biz de yazma sürecinde “Daha çok konuşma olmalı mı?” diye düşünüp, “Yok ya konuşmazlar, suskunluk anlatıyordur” dedik. Hem suskun kalma ile ilgili hem de adım atmaya çalışıp ama bir türlü esas adımı atamamakla da ilgiliydi galiba.

Karşı Radyo: Benim filmi izleyip çıktıktan sonra “Neyin var?” dese biri “Yok bir şey.” deme hissiyatım ile aynı şey gibi. Filmin sonuna doğru ben kendimi nehrin üzerinde yüzen kayıkta buldum. Ve 1915’lerden 2015’e kadar kıyıdan akan resimleri izledim. O toplumsal bellekle bir kez daha yüzleştim ve boğazıma gerçekten bir şey takılarak çıktım filmden. Filmle başka bir bağ da kuruyorsunuz. Günümüzde de hissettiğimiz kaybetmişlik sendromu. Biraz yalnızlaştırma, biraz umutsuzluk, biraz kaybedilmiş hale de sokuyor, her ne kadar oradan çıkmaya çalışsak da… Doğu’da yaşananlara ses çıkaramama hali… Sizce umut nerede?

Özcan Alper: Bu çok soruluyor evet. Galiba insanlar sizin dediğiniz bu reel politik durumdan etkileniyor ve filmlerin finalinde umut görmek istiyor. Bende ısrarla şunu soruyorum. Filmlerde bir umut olursa bunun yapay bir şey olduğunu düşünüyorum. Tam tersine umut belki şurada; o sinemadan çıkan insanların bir süre bunu tartışması, daha çok düşünmesi, konuşmasında umut. Ve sizin dediğiniz gibi bu adalet arayışını, 1915’ten bugüne hala sürmekte olan, bu topraklardaki, bu toplumdaki adalet arayışını fark etmeleri. Ve bu hakikatle karşılaşmaları ve bu hakikate ulaşmalarının aslında bir umut yaratacağını düşünüyorum. Bizim şu anda yapay umutlardan ziyade, mesela Kürt meselesi konuşulurken bizim ısrarla “Kardeşim mesele şu.” Dememizde umut. Eşit yurttaşlık hakları, yasların tutulmasına izin verilmesi, bütün bu geçmişin ortaya dökülmesi ve buna çaba sarf edilmesi ve bunun toplumun farklı farklı katmanlarına farklı farklı şekillerde dayatmak… Ve tabii ki ondan sonra umut zaten gördüğümüz gibi. Demin söylediğim o ortak ev arayışına bizim de dahil olmamız ve öyle olduğumuz zaman zaten umut oluyor işte. Gezi’de nasıl ki insanlar başka bir şeye dönüştü. Orada da yapay umutlarla yaratılmadı o Tam tersine başka şeyler konuşulurken bir anda öyle bir şey çıktı ortaya. Belki umut öyle olacak diye düşünüyorum.

Karşı Radyo: Sonbahar filmi ile benzer mekânları ve Karadeniz’i kullanmışsınız ve ana karakter yine Onur Saylak. “İnsan en iyi kendi hikâyesini anlatırmış.” Karadeniz’i seçmenizin nedeni bu olabilir mi?

Özcan Alper: Herhalde, Çehov diyor aslında, “Her insan kendi sokağını anlatır.” İlk öykücülere ısrarla söylediği bir şey, ben de zaman zaman kullanıyorum. Tabii ki yani, siz kendi doğup büyüdüğünüz bir yeri daha farklı görürsünüz. Tarkovsky’de, “Aslında bütün filmler dönüp dolaşıp çocukluğumuza döndüğümüz anlardır.” Tabii ki orayı daha iyi biliyorum. Ama nihayetinde burada hikâyede biraz o tarafa sürüklediği için tercih ettik. Orası Sovyet sınırı olmasaydı muhtemelen oraya gitmeyecektik. Ama Hatay’a da gidebilirdiniz diyebilirsiniz. Gerçek hikâyelerde oradan kaçılıyor. Ya da Sabahattin Ali’de olduğu gibi Trakya… Ama herhalde öyle bir noktada da daha bildiğim bir yeri tercih ediyorum galiba diye düşünüyorum. Hikâyeler maalesef sürüyor, o yüzden kapanış hikayesi değil ama kendi içinde bu meseleleri sorgulayan üçleme olarak evet kapanış filmi gibi oldu. 1915’lerdeki Krikor Zohrab’dan Aram’a 90’lardaki Yusuf’a ve bugüne ortak bir şey de var. Bu anlamda bir süreklilik olması çok yanlış gelmiyor bana.

Karşı Radyo: Peki, yeni film projeniz var mı?

Özcan Alper: Tabii, birkaç bir şey üzerine çalışıyorum. Filmler tam bitmeden, bitme dediğim de aslında tamamen çekimlerin bitmesi değil, bu gösterim süreci, söyleşiler, çünkü çok aktif olarak bir sürü farklı şehre gidiyorum. Seyirciyle doğrudan söyleşilere katılıyorum. Ve çok farklı yaş grubu, politik ve kültürel insanlar oluyor. Bu süreci önemsiyorum. Bu, hem filmlerin sinemada gidip iki saatte tüketilip bir tüketim nesnesi haline getirilmesinden uzaklaştırmış oluyor, hem de demin dediğimiz bu ortak ev arayışı, hakikatleri tartışma meselesi açısından bu method çok doğru geliyor bana. Hem seyirciyi aktifleştirmek hem de kendim de aslında sinema eleştirmenlerinin, gazetecilerin sorularına maruz kalmayıp daha doğrudan filmin muhatabı olan insanlardan filmi dinlemek yeni filmler için farklı bir şey yaratıyor bende.

Karşı Radyo: Aslında genel olarak Hollywood filmlerine alışkın klip kuşağı çocuklarına filmlerinizdeki sessizlikle, uzun ve yavaş akan sahnelerle bir şey anlatmaya çalışmak zaman zaman sizi sıkıcı eleştirilerin ortasında bırakabiliyor. Galalarınızı halkın arasında yapıyor olmanız, bire bir insanlara dokunarak eleştirileri alıyor olmanız, seyirciyi bir kategoriye sokmak yerine özgür bırakmanız seyirci ile gerçek bir yüzleşmeye sizi de yakınlaştırıyor. Kırmızı halıların, şatafatlı kıyafetlerin, makyajların bize çok uzak olan bir dünyanın dışında gayet sizin ve oyuncuların mütevazı tavırları, hatta günlük kıyafetleri ile galalarda aramızda oluşunuz oradaki etkiyi çok daha arttırdığını ve insanlara dokunur geldiğini düşünüyorum.

Özcan Alper: Evet, bu tabii çok etkiliyor. İkincisi, biz şimdi evet bir sürü katmanlı şey konuşuyoruz filmle ilgili ama çok sıradan apolitik bir izleyici bile filmi izlediğinde kendi bütün bu kişisel meselelerinden yola çıkarak bir sürü şeyle bir özdeşlik kurabiliyor aslında. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Zaten siyaseten deriz ya üst-dil kullanan bir siyaset yapabilirsiniz ve teorik olarak çok doğru olabilirsiniz. Halka dokunmadığınız, onunla ilişki kurmadığınız an hiçbir anlamı yok. Bütün bu entelektüel katmanlar olması gereken, tabii ki her izleyici farklı ama, en sıradan izleyiciyle bile bir şekilde ilişki kurmasını istiyorum. Filmlerimi yaparken de biraz bunu gözetiyorum açıkçası. Tabii ki bu taviz veriyor anlamında değil yani. Ve üç filmde de bunu gördüm. Daha önce sinemaya gitmemiş 60 yaşında bir kadın bile gelip filmle ilişki kurduğu zaman bu hoşuma gidiyor yani. Bunun doğru bir yol olduğunu düşünüyorum.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye, Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar