Yoldan sapmak -

Tuhaf bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz. Onca hengame içinde, artık dudaklarımız uçuklamıyor. Ve her şeye rağmen bu tuhaf ‘gerçeklikler’ içinde yaşamaya çalışıyoruz.

Fakat hayat ne önceden ne de şimdi herkes için aynı devam ediyor. Ve herkes hayata aynı biçimde bakamıyor. Vahşi bir yaşam içindeyiz. Sadece içinde olduğumuz büyük ‘çılgınlık’lar nedeniyle değil. Gündelik hayatın içinde, yaşamın ince ayrıntılarında da benzer bir vahşilik içinde debelendiğimizden. Koşturmacalar sürerken, birileri iş aramaya başka birileri iş buyurmaya devam ederken, birileri ucuza kira ararken, birileri sadece ayakta kalmaya çalışırken, birileri gemi batmadan hesaplar yaparken, birileri geride bırakmak zorunda olduğu şehrini hatırlarken, birileri maruz kaldığı linç tepkilerini görmezden gelirken, birileri anketler yaptırıp sopasının boyunu hesaplarken, heyhat binalar dikilirken, yatırımlar devam ederken, hesaplar yapılırken hayat devam ediyor…

Tüm bu olanlar içinde hiçbir şey yokmuş gibi gündelik hayatın kendisine devam etmenin zorluğu ve öyle yapamadığımızda hissettiğimiz duyguların incitici kırılganlığı…

Hayattan bir örnek. Kendisine Kıvırcık diyeceğimiz, 65 yaşlarında eski tüfek solculardan biriyle sohbet ediyoruz. 1960’lar ve 70’ler… Meyhane toplaşmaları, yazılama (aslında ‘güncelleme’ denirmiş) faaliyetleri, üniversite toplantıları, mahalle kavgaları, platonik sevgiler, fraksiyon çekişmeleri, aynı evden çıkan teorik uçurumlar, ‘ilginç’ evlilikler, çatışmalar, karakol ziyaretleri, uzayan-bölünen üniversite hayatı… Tüm bunlar arasında ilginç olan, Kıvırcık’ın bugünün değerleriyle ve bakışıyla pek ‘rasyonel’ görünmeyen hayatını değerlendirme haliydi. Bugünün gerçekliği ve normalliği karşısında tereddüte düşüp yaşamını yani tercihlerini, duruşunu, yaptıklarını-yapmadıklarını çekimserce değerlendirir gibi olmasıydı. Yapamadığı şeyleri, öyle ifade etmese de, başarısızlık ya da vaktince/yerli yerince yapılmamış görüyordu. Yani bugünden bakınca pek ‘rasyonel’ değil(di).

Bugün pek çoğumuz böyle hissetmiyor mu? Yaşadığımız belirsizlikler, müthiş sınırlar koyarken hakim olan değerlerin/ölçülerin gölgesiyle, sürekli bir değerlendirmeye tabi kılıyoruz yaptıklarımızı ve kendimizi. Buna göre pek çok şey yarımdır, aksaktır ya da istenildiği/makul göründüğü gibi değildir.

Fakat kendi dönemlerinin baskın/hakim özneleş(tir)me biçimlerine kafa tutan insanlar hep olmuş. İster farkında olarak, ister kendiliğinden bir tepki biçiminde…

Normal olandan ve makul görünenden bir kopma, yoldan sapma hali…

Örneğin Andrey Platonov’un aktardığı kimi karakterler kendi dönemlerinin hakim yaşam tarzını ve bireyselliklerini taşımazlar; hatta onlara meydan okur gibidirler. Aşırı bürokratik, süper akılcı ve teknokrat bir anlayışa karşı çıkarlar; değişen sembollere değil derinlerdeki ‘değişmeyen’lere (eşitsizliklere örneğin) bakarlar. Genel-meşru toplumsal kabuller ve anlayışlar karşısında eğreti dururlar. Ve bu anlamda ‘irrasyonel’dirler.

Bugün ise ‘rasyonel’ olanın en arsız biçimde öne çıktığı ve her türlü ortak değeri yerle bir ettiği bir anlayışın hakim olduğunu görüyoruz. Siyasette de böylesi bir rasyonel ve hesapçı yaklaşım hakim. Yönetim biçimi değişikliği dahi kâr-zarar hesabıyla değerlendiriliyor.

Yaşama ‘ne olursa olsun’ soğukkanlı bakmak, geleceği en incesiyle hesaplayıp düşünmek, net planlar yapmak, en kârlı olacak olanları hesaplamak… Bunlar bugün bizi sıkıştıran bireysellik modelleri, özneleş(tir)me biçimleri için uygun formlar gibi duruyor. Üstelik bunlar din adına, uhrevi amaçlar adına hareket ettiğini düşündüğümüz kesimlerin sahip olduğu değerlerden azade değil asla. İslami-muhafazakâr paradigma içinde, neoliberalizme göbekten bağlı özneleş(tir)me biçimleri… Parti ağlarıyla, geniş bürokratik ve ekonomik alana dahil olma, görev istenmez verilir düsturuyla yıkıcı rekabet ilişkileri arasında kariyerler yapma, her şeyi çıkar üzerinden açıklayan nedensellikler kurma ve öylesi bir pratik geliştirme…

Tam bu noktada Michael Löwy’nin gerçeküstücülük üzerine söyledikleri çok anlamlı görünüyor.

Gerçeküstücülük “toplumun dar kafalı akılcılığına, tüccar zihniyetine, alçak mantığına, düz gerçekliğine karşı bir tepki ve hayatı değiştirmeye dönük ütopyacı ve devrimci bir özlemdir. (…) İnsan yaşamının kalbine silinen ‘büyülü’ uğrakları yeniden sokma teşebbüsüdür; tutkuyu, hayalgücünü, sihri, miti, hayali, isyanı, ütopyayı… “[1]

Çok net ve çarpıcı değil mi? Dar kafalı akılcılık ve düz gerçekliğe karşı tutku ve hayal gücünü savunmak. Bugünlerde rasyonel, akılcı, rekabetçi, çılgınca bir hareketlilik halinde olan ne varsa bizi eziyor… Bunlar karşısında yas, hatıra, sakinlik, derinlik ve ortaklıklar kurmak gerekiyor gibi. Bugünün rasyonelliğine-gerçekliğine karşı zamansız bir gerçeküstücülüğün cazibesinden korkmamalı belki de…

—-

 

[1] Michael Löwy, Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, çev: Aslıhan Aydın & U. Uraz Aydın, Versus Yayınları: İstanbul, 2009.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında