Yeni konjonktüre hazırlanalım -

“Darbe girişimi nasıl oldu? Mekaniği neydi? Kim, ne yaptı?” türünden soruları takip etmek, konuşmak önemli olabilir. Fakat maalesef derdimize çare değildir. Ülke tarihinin belki de kırılma anlarının yaşandığı bir sürece sosyalistler -doğru veya yanlış- en ufak bir şekilde dâhil olamamışlardır. Meselemiz budur. Bu, elbette bir sonuçtur. Özellikle de 7 Haziran seçimleri sonrasında başlayan uzatmalı darbe sürecinin toplumsal ve siyasal muhalefet üzerindeki dolaysız sonucudur. Daha da geriye gidilebilir. Belki de 1990’lardan 2000’lere geçildiğinde ülkenin içine girdiği yeni duruma yönelik olarak sosyalistlerin izledikleri politikalardan başlayarak bugünlere gelen derin bir özeleştiri gerekmekte. Fakat ülkenin -öyle görünüyor ki- artık yeni bir konjonktüre girdiği bu günlerde daha acil görevlerimiz var.

Sosyalist sol darbeye karşı durmakta bir tereddüt göstermedi. İçinden geçtiğimiz diğer uzatmalı darbe sürecinin çaresinin askeri bir darbe olamayacağı konusunda bir mutabakat sosyalist sol içerisinde hızla ve kendiliğinden ortaya çıktı. Fakat bu karşı çıkışın gereğini yerine getirecek inisiyatif ve güçten yoksun olduğumuz da kendisini gösterdi. Uzatmalı darbenin Gezi’den itibaren sokakta estirdiği terör karşısında giderek gerileyen gücümüz, askeri darbenin tanklarının karşısına çıkmaya yetmedi. Böyle bir durumda şüphesiz ki sokağın inisiyatifi bunu yapanlara geçecektir, geçmiştir de.

Peki, bu inisiyatifi kim göstermiştir? Bu konuyla ilgili olarak gerçekçi olmak gerekir. Saray, kendisine dair uzun bir süredir sorduğumuz soruyu cevaplamış ve bir kriz anında, resmi kolluk kuvvetlerinin yanı sıra ve hatta onlarla eşgüdüm halinde paramiliter bir sivil gücü kullanabileceğini göstermiştir. İlk sokağa dökülen, askerlerle çatışmada polise eşlik eden kesimlerin çeşitli İslami cemaatlerden, son süreçte geliştirilen -bazıları mafyavari ilişkilerden türeyen- ağ ve teşkilatlardan devşirildiği söylenebilir.

Fakat kitlesellik bununla kısıtlı değildir. Bu ilk militan kitlenin hemen akabinde, AKP seçmeninin büyük çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr halk kesimlerinden de sokağa inişlerin olduğunu gördük. Hatta bu kesim içerisinden de kendilerini tankların önlerine atanlar oldu. Yakın tehlike geçtikten sonra meydanlarda kutlama yapan kitlelerin büyük çoğunluğunu da bu kesimler oluşturuyordu. Bu kesim hâlâ bir nevi kendi “Gezi”sini yaşamakta. Son 5-6 gündür yaşananların bu iki kesim arasındaki geçişkenlikleri daha da artırdığını, insanların “şehitler ve gaziler” edindiklerini de unutmayalım. Şüphesiz ki AKP bu geçişkenliğin süresini mümkün oldukça uzatmaya çalışacaktır.

Bu iki kesimi de -siyasetin bu iki momentini de diyebilirsiniz- dikkate almaksızın artık bu ülkede siyaset yapılamaz. Bu ikinci geniş kesimi “ötekileştirmek” bir yana, stratejik hedef olarak bu kesime ulaşabilmenin önündeki politik, ideolojik ve kültürel bariyerleri önce ihlal sonra imha etmeyi belirlemeliyiz. Fakat bu hedef doğrultusunda ilerlerken önümüzde, devletin güvenlik aygıtları ile ilkin bu darbe sürecinde aktif olarak eklemlenen “sivil” militan unsurların olduğunu da es geçmemeli, buna göre bir perspektifi oturtmalıyız.

Zira sokakta karşılığı olacak, ciddi bir siyaset örgütlemeye soyunacak siyasal ve toplumsal muhalefet güçlerinin karşısına artık bu “sivil” militan unsurlar dikilecektir. Sokakta sıkıyönetimin, OHAL’in unsurları, her zaman olmasa da, kolluk kuvvetleriyle birlikte bu unsurlar olacaktır. Dolayısıyla solun, sosyalistlerin bu boyuta yönelik hazırlıklı olması gerekir. Bazı esasları çok net bir şekilde hükme bağlayarak elbette: Siyasal aklımızı ve soğukkanlılığımızı koruyarak, kendimizi akamete uğratacak bir panik ve infial havasına kendimizi kaptırmaksızın; siyasal meseleyi bir “hayat tarzı savunusuna” indirgemeksizin ve siyaseti doğrudan doğruya bunun üzerine kurmaksızın.

Bu son hususun özellikle önemli olduğunu söyleyebiliriz zira direniş ve dayanışma ağlarını daha geniş bir perspektif içerisinde düşünmemiz ve örgütlememiz gereken bir sürece girmiş bulunuyoruz. Saldırı ve tehditler sadece sokakta olmayacaktır. Bunun yanı sıra, gündelik hayat ve kamusal yaşam içerisinde Kürt olmak, Alevi olmak, AKP’li olmamak giderek daha zorlaşacaktır. Sarayın baskısı ve gölgesi giderek daha fazla alanda kendisini hissettirecektir. Örneklerle belirtmek gerekirse; bundan sonra -özel sektördekiler dâhil- her işten çıkarmanın, her hukuki sürecin, her akademik faaliyetin, her mahalle dönüşüm girişiminin, her sendikal mücadelenin üzerinde bu baskı ve gölge daha fazla hissedilecektir. İçinde olduğumuz OHAL bu yönelimin ilk, sert ve şeklen “hukuki” kısmını oluşturacaktır. OHAL sonrası süreçte de farklı hukuki ve/veya gayrihukuki mekanizmalar üzerinden benzeri bir yönelimin ortaya konacağını beklemeli ve buna göre hazırlık yapmalıyız. Dolayısıyla bu süreçlerden doğacak mağduriyetler karşısında toplumsal bir dayanışma, “ilaç olma” ağı geliştirebilmek, insanların güvenebileceği yeni bir toplumsal mekanizmayı devreye sokabilmek önemlidir. Solun, sosyalistlerin kendi iç ilişkilerini içeren, belki de bununla başlayan, fakat bununla sınırlı kalmayıp, gündelik hayatında kendisini yalnız, güvencesiz ve güçsüz hisseden kesimlere doğru açılmayı ve onları toplumsal-politik özneler haline getirmeyi hedefleyen bir süreci örgütlemeyi önümüze koymalıyız.

Sosyalistlerin, somut siyasal talepler üzerinden mutlaka üstlenmeleri gereken demokratikleşme sözcülüğünün maddiliği, gerçekliği, inandırıcılığı bu direniş ve dayanışma ağları üzerinden inşa edilebilir. Fakat öte yandan bir siyasal programın sözcülüğünü üstlenmeden girişilecek bu türden direniş-dayanışma işleri de, Türkiye solunun pratiğine çok da yabancı olmayan “alancılık” ile kısıtlı kalacaktır. Dolayısıyla temel omurgasını demokratikleşme ve emekçilerin acil ihtiyaçlarına yönelik taleplerin oluşturacağı bir asgari politik program etrafında mutabakat yaratmak oldukça önemlidir.

İşimiz zaten zordu, artık daha da zor. Ama bir yerden başlamalıyız.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında