Yeni dindarlık, müftüler, nikâhlar -

Geçtiğimiz günlerde Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair tasarı TBMM Başkanlığı’na getirilerek, il ve ilçe müftülerinin de evlendirme memurları arasına eklenmesi gündeme getirildi. Müftü Diyanet Başkanlığı’nca atanan bir memursa devletin resmi nikâhı “kendiliğinden” yeşile mi boyandı? Bundan sonra resmi nikâhını özellikle müftünün kıymasını isteyecek olan evlenme arifesindeki çiftler ele güne karşı ne kadar mütedeyyin insanlar olduklarını beş çocuğa da söz verdikten sonra mı kanıtlayacak? Memleketin Musevisi, Ermenisi, ama en fazla da Alevisi hatta nicesi sadece hukukçu nikâh memurunu isterse itiraz edenler o an konuşacak mı yoksa sonsuza kadar susacak mı?

Yaratılan kıvılcımla zihinde beliren sorular toplumun kutuplara ayrılmasının nedenini sorgulattırıyor her defasında. Gün boyunca gelen haberler, yasal değişiklikler, sokak aralarında yaşananlar, satır aralarında anlatılanlar hızına yetişemediğimiz bir baş dönmesi… Bindiğimiz dönme dolap değil, atlıkarıncalar çok hızlı.

İslamcılık esasında modern bir ideolojidir ama modernleşmeyi İslamcılık eliyle talep ederken eklektiktir. Osmanlı’nın Tanzimat dönemindeki modernleşme hareketiyle birlikte gelişen İslamcılık hareketi Müslümanlara “Batının tekniğini alalım kültürünü değil” diyor, İslam âleminin gelişmesini ve kalkınmasını dolayısıyla Batı’nın kapitalist üretimini istiyor ama kültüründen hiç haz etmediği bir rüyayı imgeliyordu. “İslam mani-i terakkidir” söylemleri Batı’nın ilerlemiş medeniyetine neden geç kalındığının muhasebesine konu oluyordu. Dindar sınıfların ve İslamcılık hareketinin varlık gösterme, merkezi idarenin karşısında nüfuz talepleri, iktisadi zenginliğin kadim iddiası Cumhuriyet yönetiminde sinmiş, Menderes’le yeniden gündeme gelmiş, Milli Görüş’le adımlarını hızlandırmış, Özal’la atağa geçmiş ve AKP ile şaha kalkmıştır.[1]

1980’lere birkaç adım kala ve sonrasında gelen neoliberalizmle İslamcılığın simbiyotik ilişkisi mütedeyyin kesimin Cumhuriyetin erken dönemlerindeki “devlet bizim, yöneticiler değil”  anlayışını baş aşağı çevirerek toplumsal iktidar ilişkilerinin tümünde, gündelik hayatın her alanında her şeyin İslami olanının üretildiği bir değişime yaslanmıştır. Bu değişim süreci tarihsel ve ilişkisel unsurların bir bileşkesidir. İslamcılık için 80’ler bu değişime entegrasyon adımı, 90’lar entegrasyonun tartışmalı seyri, 2000’ler ise sahiplenme aşamasıdır.[2]

Elbette mütedeyyin kesimler yekpare bir bütün oluşturmadıkları gibi içlerindeki sınıf çatışmaları da bâkidir. 2000’lerde hızla büyüyen İslami sermayenin[3] neoliberal politikaların gönüllü kulluğunu yaptıkları hem devletin hem de yöneticilerinin kendileri olduğu bir anda, kendisini dindar olarak tanımlayan alt ve orta sınıfların “görünür” olma talepleri de normalleşmiştir. Her ne kadar 1980 sonrası, Türkiye’de İslam’ın yükseliş tarihi olarak okunsa da İslami dönüşümden çok “dindarların” dönüşümüdür söz konusu olan. “Batı tekniği”yle kastedilen kapitalist ilişkilere gark olup İslamcılığı sermayenin işbirliği kriteri haline getiren Müslümanlar, bugün aradıklarını bulmuşlardır. AKP iktidarı bugün Tanzimat ve Meşruiyet arasındaki tezleri hayata geçirmeye çabalamakta ve yürüttüğü toplum mühendisliği ile kadim dindarlığa “yenilik” katmaktadır. Bu yeni dindarlıkta dindarlığın ifşası, görsel şöleni de arkasına almaktadır. Gündelik hayatı dönüştüren neoliberal kültür[4], dünyeviliğin sınırlarını da genişletmiştir.

Menderes’e, Milli Görüş’e, Özal’a kadar kapitalist üretim ilişkilerinin baş aktörlerinden olamayan mütedeyyin sermayedarlar, AKP döneminde aradıkları “özgürlüğe” kavuşup cemaat ağlarının açtığı yolda beraber yürürken; dindar kesimler de bu “özgürlükle” kamusal alanda öc almaktadır. Televizyon ekranlarından hoca efendilerin vaazları, kadınların evlerde yaptığı Kuran okumalarının instagramdan paylaşılması, Ramazan aylarında Eminönü’nden kalkan Mevlevi gösterili ve ilahili Ramazan tekneleri, anaokulundaki çocukların kutlu doğum haftasını pasta keserek kutlamaları, beş yıldızlı İslami otellerde geceliği binlerce liraya yapılan tatiller “yeni” dindarlığın kusursuz göstergeleridir. Fakat bu göstergenin ardı siyasal iktidarın toplumsal iktidar ilişkilerindeki alanına bağlıdır.

AKP iktidarı İslam’ı İslamcıların kimlik kuşatmasından çıkarıp ve daha önce irticai faaliyetle suçlanan ve her devriyede kapatılan İslami tandanslı partilerdense artık toplumu bizzat İslamileştirmektedir. Güvertedeki tüm ötekiler teker teker gemiden indirilmekte. Gemiyi terk etmesi istenen ilk yabancılar güverteyi temizleyen sol liberaller oldu. Ardından istenmeyen kimi müritler denize atıldı. Ama esas büyük dalga Gülen cemaatinin mensuplarının iplerinin çekilmesiyle geçildi.

Gezi direnişinden beri ayıklanıp ayrıştırılan toplum 2015 kırılmasından bu yana keskin biçimde kutuplaştırılmakta. AKP iktidarının ilmek ilmek işlediği örgünün deseni ortaya çıkmakta. Önümüzdeki günler bu desenin seyrini gösterecektir. “İktidar” sonrası yeni dindarlığın konumu Müslüman kalarak sistem içine dâhil olmanın ötesinde müftülerin nikâh kıyabildiği Türkiye’de tüm toplumu içeren bir “istikrar” işleyişinin yalnızca simgesel siyasetidir. Nihayetinde Osmanlı’dan günümüzde İslamcıların gündeminde değişmeyen tek şey her sahada güçlenen İslam’ın Müslümanlarca yaşanmasıdır. Bu ülkünün AKP tarafından kurulup kurulamayacağı duvara gömdüğümüz var oluş ayetimizi başkalarının başlayan zamanına rağmen çekip çıkarmayı[5] gerektirir.

 

Notlar:

[1] İslamcılık hareketinin tarihini detaylıca ele almak böylesi bir çalışmanın ne hacmi ne kapsamı gereği mümkün olmadığı gibi başlı başına kitap konusudur. Bu tarihsel noktalar ancak köşe taşları olarak anılabilir.

[2] Bu tarihsel aşamanın detayları için bkz. Ercan Yıldırım, Neoliberal İslamcılık, İstanbul: Pınar Yayınları, 2016.

[3] İslami sermaye tartışması 90’ların ortalarından itibaren “yeşil sermaye, Anadolu kaplanları, Anadolu sermayesi” nitelemeleriyle epeyce yapılsa da hala yol alınması gereken girift bir konudur. Kaldı ki, bahsedilen İslami sermaye ile püripak bir sınıf ya da yalnızca KOBİ’lerin kavramsallaştırılması mümkün değildir. Bu konuda son dönem çalışmalar için bkz. Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan, Türkiye,’de Yeni Kapitalizm: Siyaset, Din ve İş Dünyası, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014; Kurtuluş Cengiz, “Yav işte Fabrikalaşak”: Anadolu Sermayesinin Oluşumu Kayseri-Hacılar Örneği, İstanbul: İletişim Yayınları; Kübra Küçükeşen, Dindarların Para İle İmtihanı, Konya: Çizgi Yayınevi, 2012;  Neşecan Balkan, Erol Balkan, Ahmet Öncü (haz.), Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, İstanbul: Yordam Kitap, 2013; Dilek Yankaya, Yeni İslami Burjuvazi Türk Modeli, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

[4] Kültür ile kast ettiğim antropolojik bir bakışla toplumların yaşayış biçimleri olarak nitelenen, büyük harflerle yazılması gereken KÜLTÜR’dür. Tam da Gramsci’nin deyişiyle (1985: 25) “[…] herkes kültüre mensup”sa, mekanik bir bilinçten söz edilmesi mümkün değildir, benliği ve bilinci forma kavuşturan toplumsal ilişkilerin bütünüdür”. Dolayısıyla ne kültür temel ekonomik ilişkilerin salt bir yansıması ne de kültürel aygıtlar salt ideolojik birer araçtır. Kültürün edilgen bir bilgi birikimi olarak ele alınmasını kabul etmekten ziyade, insanların kültür sayesinde, yaşadıkları gerçeklikteki konumlarını ve tarihsel sorumluluklarının bilincine varacaklarını öne sürer (Crehan, 2006: 111-2).

[5] Şükrü Erbaş’ın “Taşın Çiçeklenmesi” şiirinden bir dizedir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar