Yeni Bonapart’lar ve kitle muhalefeti -

Dünya tekrar 1930’ları akla getiren bir dönemeçte. O yıllardan beri görülmedik ağır bir ekonomik buhranı (2008-9) takip eden isyan dalgası (2011-13) şimdilik kırılmış görünüyor -Fransa ve Fas gibi istisnalar olsa da; emekçi kitleler nezdinde hızlı bir sağa yönelişe tanık oluyoruz. Kapitalist sistem konjonktürel değil “organik” bir kriz içinde: Yani neoliberalizm sürdürülemiyor, çöküş sancıları içinde; ancak emekçiler de onu alaşağı edecek hamleyi yapamıyor.

Burjuvazinin has temsilcisi sol veya sağ merkez partiler, neoliberal programı uygulama ısrarı nedeniyle kitle desteğini hızla yitirirken, ister şefçi ister Bonapartist diyelim, sağ popülist, göçmen karşıtı, ırkçı, kadın düşmanı liderlikler yükseliyor. Bunun şahikası Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesi oldu, ki önümüzdeki aylarda Fransa, Hollanda gibi ülkelerde benzer hükümetlerin başa gelmesi muhtemel.[1] Buna paralel, Türkiye’de de Bonapartizmin inşasında önemli bir dönemeç geçiliyor.

Türkiye veya Latin Amerika gibi bağımlı ülkelerde neoliberalizm, merkez ülkelerden daha önce, aslen 1990’ların sonlarında krize girmiş ve merkez partiler ciddi biçimde destek kaybetmişti. Latin Amerika’da sol popülist bir “pembe dalga” yayılırken, Türkiye ve kimi Doğru Avrupa ülkelerinde şefçi partiler ön plana çıkmıştı. Türkiye’de, neoliberalizmin emekçi kitleleri rejimden yabancılaştırması, büyük burjuvaziyle İslami burjuvazi arasındaki çatlak ve Kürt isyanının gücü nedeniyle 1990’larda yaşanan hegemonya krizini çözmeye soyunan AKP oldu.

Rejim dönüşümü

1930’lar deyince akla direkt faşizm sözü gelse de, bu terimi isabetli kullanmak önemli -özellikle de Türkiye solu zaten son elli yıldır rejimi faşizm olarak niteleyegeldiği için. “Faşizm geldi”, diyenlerin kimileri devamında ya “O zaman CHP’yle ittifak meşrudur” gibi bir iddiada bulunuyor, ya da tam tersi yönde, yasal kanalların tüketildiğini iddia ederek “maceracı” işlere girişiyor. Oysa parlamenter demokrasiyle faşizm arasında bir dizi ara otoriter biçim mevcut ve her şeye faşizm demek gerçek süreci görmeyi güçleştiriyor.

Marksist literatürde Bonapartizm, kapitalizmin organik krizi aşmak için, bir bireyin devletin yürütme gücünü elinde topladığı, devlet aygıtları ve toplumsal sınıflar üzerinde (ama elbette finans kapitalin hizmetinde) diktatörce bir güç elde ettiği bir rejimdir. Troçki bu tanımı şöyle günceller:

“Bonapartizm derken, ekonomik açıdan egemen olan sınıfın (…) mülkiyetini muhafaza etmek adına tepesinde bir asker ve polis aygıtının, taç giymiş bir ‘kurtarıcı’nın dizginsiz egemenliğine müsamaha göstermek zorunda kaldığı rejimi kastediyoruz. Bu tür durumlar sınıf çelişkilerinin özellikle keskinleştiği dönemlerde ortaya çıkar; Bonapartizmin amacı patlamaları engellemektir. (…) Kapitalizmin mevcut gerileyişi demokrasinin kesin olarak altını oymakla kalmadı, aynı zamanda eski tür Bonapartizmin tamamen yetersiz olduğunu da ortaya çıkardı; eski tür Bonapartizmin yerini faşizm aldı. Fakat demokrasi ile faşizm arasındaki bir köprü olarak (…) demokrasinin üzerine çıkan ve iki kamp arasında gidip gelen, ama bunu yaparken egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir ‘kişisel rejim’ zuhur eder (…)”[2]

Türkiye’de her ne kadar rejime bu tür sarsıcı bir aşağıdan meydan okuma gelişmediyse de,[3] Gezi isyanı, metal fırtına ve 7 Haziran seçim sonuçları rejim için ciddi sayılabilecek birer tehdit oldu. Aşırı güçlü bir yürütmenin yükselişini gerektiren bir diğer neden de, yukarıda değindiğimiz gibi, parlamenter sistemin devlet ve burjuvazinin içindeki bölünmeyi durduramaması oldu.

Troçki’nin vurguladığı gibi bir ara aşama olan Bonapartizm, burjuvazinin aradığı istikrarı sağlayamaması halinde elbette faşizme dönüşebilir -örneğin ağır bir ekonomik veya politik kriz bunu tetikleyebilir. Faşist parti ve milislerde örgütlenen küçük burjuvazi sokakta, kitlesel biçimde emekçi sınıflara ve toplumsal muhalefete karşı harekete geçebilir; faşist iktidar parlamenter rejimi ve bütün işçi ve muhalefet örgütlenmelerini topyekün ortadan kaldırabilir.

Kriz unsurları

Nitekim ekonomik ve politik kriz unsurları hızla ufukta birikiyor. Tüm dünyada finans kapitalin emperyalizme bağımlı ülkelerden tekrar merkez ülkelere kaçmasına paralel, Türkiye’de de ekonomik alarm sinyalleri çalıyor. Trump’ın zaferi sonrasında, Meksika ve Brezilya’daki gibi, Türkiye’de de ulusal para birimi son derece keskin bir biçimde değer kaybediyor. Kredi genişlemesi duruyor, sanayi üretimi geriliyor ve Türkiye’nin negatif büyüme rakamlarını görmesi bekleniyor.[4]

Malum, dış siyasal kriz de bir o kadar yakıcı. Suriye’de, özellikle El Bab etrafındaki gelişmeler ciddi bir patlama potansiyeli arz ediyor. Bu noktada emperyal hegemon ABD’nin kontrolü dışında yaşanan süreçte, Türkiye sahadaki bütün güçlerle çatışma halinde ve Suriye rejimiyle sıcak savaş ihtimal dahilinde. Bu da yetmezmiş gibi hükümet Şengal’e yönelik ikinci bir dış harekattan bahsediyor. TSK’nın ağır bedeller ödemeye başlaması durumunda hükümet ciddi bir politik krizle karşı karşıya kalabilir.

Ekonomik ve politik kriz dinamiklerinin derinleşmesi, örneğin işsizlikteki kesin bir artış veya gündelik hayatta şiddettin tırmanması, elbette Bonapartizmin faşizme evrilmesini getirebilir. Ancak sonuç hakim bloğun içindeki çatlakların büyümesi ve toplumsal muhalefetin aradan kafasını kaldırması da olabilir. Gözden kaçırmayalım, her ne kadar Erdoğan’ın, iyi bir Bonapart olmak için, burjuva sınıf fraksiyonlarının üstüne yükselmesi gerekliyse de, aslen burjuvazinin belirli bir fraksiyonundan destek alıyor ve büyük burjuvazi üzerinde tam bir hegemonyası söz konusu değil. Devasa tasfiyelere rağmen askeriyeye ve devlet bürokrasisinin çeşitli kesimlerine yönelik süregiden güvensizliğinin temelinde de bu var.[5]

Aşağıdan, bileşik muhalefet

Buradaki kilit unsur, emekçilerin güçlü bir siyasal liderliğe sahip olmaması. 2011-13 dalgası çeşitli ülkelerde yeni sol liderliklerin yükselişini getirdi. Bunların önemli bir kısmı Podemos ve Syriza gibi neo-reformist bir konuma geldi gelmesine, ama Fransa, Arjantin veya Yunanistan gibi ülkelerde genç kuşak, devrimci önderlikler de güçlendi. Türkiye’de ise kaydadeğer bir siyasi liderlik inşa edilemedi.

Halihazırda sol sendika ve partileri biraraya getiren kimi merkezi ittifaklar var; aslen yukarıda hayata geçen bu ittifaklar, basın açıklaması ve mitingler organize ediyor, ki bu da son derece önemli. Ancak sol ve sendikal bürokrasiyi temel alan karar mekanizmaları nedeniyle bunların tabandaki aktivistleri, Gezi günlerinde sokakta, mahallelerde, işyerlerinde harekete geçen insanları tekrar motive etme şansları net değil. Dolayısıyla bugün otoriterizme karşı net bir aşağıdan, birleşik, meşru eylem zemini inşa etme ihtiyacımız baki. Bonapartizm henüz faşizme evrilmediği için de, kitlesel, meşru bir muhalefet hattı için hala azımsanmayacak mevzilere sahibiz.

Elbette 2015 baharından itibaren hükümetin başlattığı iç ve dış savaş hamlesi aşağıdan muhalefete büyük bir darbe indirdi. Bunun bir örneği işçi eylemlerinde, bilhassa 2014’e damga vuran taşeron işçi eylemlerinde, yaşanan keskin düşüş.[6] Ancak eksik ve kısıtlarına rağmen, Gezi sonrası forumlar, dayanışmalar, anti-bürokratik sendikal girişimler, yeni emek örgütlenmeleri, istikrarlı kadın hareketi, taşeron işçilerin mücadeleleri, 10danSonra gibi platformlar önemli birer deneyim. Şüphesiz günümüzün bambaşka şartları nedeniyle daha uzun soluklu, işleyiş ve hukuku daha net, sorumluluk yapısı iyi tanımlanmış zeminlere ihtiyacımız var.

Bu tür aşağıdan zeminlerin gerçekten insanların gündelik yaşamına değme ve bu kesif demoralizasyon ve depresyon halini kırma potansiyeli olabilir. Zira, OHAL başkentte vuku bulan bir süreç değil, hepimizin hayatının içinde. Emekçileri mobilize etmenin yolu RTE figürünü şeytanlaştıran bir faaliyet olamaz. Şüphesiz Bonapartizmin makro unsurlarına odaklanmalı, 6-7 ay sonraki başkanlık referandumuna yönelik bir faaliyeti bugünden gündemimize almalıyız. Ancak buna paralel otoriterizmin çalışma ve yaşam alanlarımızdaki müdahalelerini de teşhir etmeliyiz.

Gündelik hayattaki otoriterizme karşı

Kamu emekçilerinin iş güvencesinin tasfiyesi OHAL rejimin temel hedeflerinden. Çok sayıda KESK üyesinin açığa alınması ve ÖYP’li asistanların iş güvencesinin kaldırılması bunun sadece ilk adımıydı. Kamuda KHK’larla yaşanan bu tasfiyelere paralel özel sektörde de yoğun işten çıkarmalar yaşanıyor. DİSK-AR’a göre geniş tanımlı işsizler kategorisi son bir yılda 6 milyondan 6.5 milyon kişiye genişledi.[7] 678 sayılı kararname grev yapmayı neredeyse imkansız hale getirmiş durumda.

Kamusal alanlarda kadına yönelik şiddet olaylarındaki patlama, yükselen otoriterizmin bir diğer yansıması. (Nitekim kadın hareketinin ısrarla sürdürdüğü fiili meşru ve birleşik mücadele hattının kazanımları, karma örgütlenmeler için ders niteliğinde.) Yine üniversitelerdeki idari merkezileşme ve gençliğe yönelik polis şiddeti de OHAL’in bire bir sonuçları.

Dolayısıyla kurulacak bileşik eylem zeminleri OHAL’in hayatlarımızda yarattığı parçalanmanın bütün bu vahşi veçhelerini ele almalı ve somut dayanışma ve mücadele pratiklerini örgütlemeli. İlk aşamada daha “savunmacı” bir noktada, işten atılan, tacize uğrayan, şiddet gören dostlarımızla bire bir dayanışma işlerine ağırlık vereceğiz belki. Ama bunu başarırsak daha cesur, ileriye dönük hamleler için de güç biriktirmiş olacağız; kriz derinleştikçe, rejimin faşizme dönüşmesine takoz koyma, emekçilerin alternatiflerini genişletme imkanına sahip olacağız.

 

[1]     http://baslangicdergi.org/avrupa-sagi-da-trumplar-cikarabilir/

[2]     L. Troçki, Mart 1935. Çeviri: http://www.militan.net/?p=3604

Ayrıca: “Bir dönem, ‘başkanlık’ yönetimini bir tür Bonapartizm olarak tanımlamıştık. (…) Kapitalist toplumun çöküşü bir kez daha Bonapartizmi – onunla beraber faşizmi de – gündeme getiriyor.”

https://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1932/321030.htm

Veya: “Ancak, milletin üstüne yükselmeye gayret eden bir hükümet havada asılı değildir. Mevcut hükümetin gerçek eksenini polis, bürokrasi ve askeri klik oluşturur. Karşımızdaki askeri – polis diktatörlüğü, parlamenter dekorlar tarafından pek az gizlenebiliyor. Milletin hakemi konumunda bulunan bir kılıç hükümeti – Bonapartizm tam da budur. (…) Son aylarda çokça konuşulan ‘anayasa reformu’nun tek amacı da, devlet kurumlarını Bonapartist hükümetin talep ve ihtiyaçlarına göre adapte etmektir. Finans kapital, parlamentomsu yapının zoraki onayıyla da beraber, kendisine en elverişli hakemi millete dayatmasını sağlayacak hukuki kanalları arıyor.”

https://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1934/340715.htm

[3]     http://baslangicdergi.org/erdogan-modern-burjuvazinin-dini-ve-polonyanin-hatirlattigi/

[4]     http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2016/11/18/10-maddede-ekonomik-gidisat/

[5]     http://www.leftvoice.org/Failed-Coup-A-Springboard-to-Bonapartism5/9

[6]     http://emekcalisma.org/Raporlar/RAPOR.pdf

[7]     http://disk.org.tr/2016/11/disk-ar-issizlik-ve-istihdam-raporu-kasim-2016/

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar