Gürültüye karşı yeni bir beste yapmak -

Şiddetli gürültüler, insanlar dinlesin diye değil, dinleme ile dinlememe hâli arasındaki bir gerilim oluşsun, insanlar kendilerini dinleyenler veya dinlemeyenler olarak sıralanmak zorunda hissetsin diye koparılır. Bu nedenle böyle bir gürültü, gizlendiği karmaşanın arkasında, net bir çağrıya dönüşür. Gürültüye maruz kalan herkes bir düzeyde bu çağrıyı duyar. Bundan sonra insanların ‘içinde’ ve arasında, çağrıya kulak verme ile vermeme, onu dinleme ile dinlememe arasında bir çatışma belirir.

Kendi ‘içindeki’ ve ‘dışındaki’ ‘dinlemeyenleri’ bastırabilenlere vaat edilen, himaye edilme, birliktelik ve bir olma hissidir. Gürültücüler bu hissin çekim gücüne güvenebilecekleri, uygun ortamı yaratmaya çalışırlar. Fakat bu girişim de içinde önemli bir gerilim taşır: gürültü büyüdükçe gürültücünün gücü artar gibi gözükür ama bu güç ‘gücü temsil etme gücü’dür.

Başka bir deyişle artan, gücün –ötekinin gözündeki- temsilî, soyut boyutudur. Gürültülü bir şekilde muktedir olmak isteyenin gücü görünenin aksine, gittikçe temsilî hale gelmekte, soyutlaşmaktadır. Yani bu süreçte muktedirleşen öznenin kendi kendini yeniden üretme kapasitesi olarak somut gücü iyice azalır ve kendisi, ötekine ve onun bakışına bağımlı hale gelir. Gürültücü bu yüzden, kendi varlığını yeniden üretebilmek için gürültüyü yükseltirken, diğer yandan buna başka ve somut güç gösterileri eklemek zorunda kalır. Somut patırtılar koparılarak beslenen temsili güç, muktedir öznenin kendi varlığını yeniden üretebilmesi için gereken somut gücün altını oyar ve sürekli ekstra, somut güç kullanımı ihtiyacı üretilir. Aslına bakılırsa gürültücü iktidarların -ki siyasal temsile dayalı iktidardan cinsiyete dayalı iktidarlara kadar birçok iktidar biçimini, belli bir eşiği geçtikten sonra bu kapsama alabiliriz- hem kırılganlıkları hem de korkuları bu diyalektikte gizlidir.

İktidarın gürültülü olanı
Toplumsal iktidar ilişkilerindeki muktedir konumlar her zaman belli bir ölçüde, gürültü, patırtı, karmaşa, kargaşa ile birlikte var olur ve hayali bir tümgüçlülük ile ona eşlik eden gerçek bir güç/zor kullanımı aşamasına doğru kayma potansiyeli taşır. Bununla birlikte bu kaymalara karşı işleyen eğilimler de hep canlıdır; görünürlüklerini kaybedebilirler ama paylaşılan deneyimleri, coşkuları,  acıları barındıran karşılıklı ve eşitlikçi toplumsal ilişkiler sürekli canlı haldedir. Bu canlılık; güncel olan ilişkiler ve -tarihten gelip- örüntüler, semboller, fikirler, kurumlar, müzikler, mekanlar, vb. aracılığıyla onlara katılan ilişkiler tarafından, birlikte taşınır.

Muktedirleşme, bu potansiyelleri belli düzeylerde kontrol altına alarak belli çıkarlar sağlama mücadelesidir – ki şundan da kuşku yok, en az öteki kadar canlıdır. Muktedirleşme süreçleri, herkesin hayatında bulunan, toplumsal hayatın bir bileşeni olan çeşitli eşitlikçi ilişkilerin biçimlerinin ve potansiyellerinin (yerine göre) kapsandığı, bastırıldığı, dönüştürüldüğü, bozulduğu ve yadsındığı süreçlerdir. Yani her iktidar ilişkisi içerme, hegemonya, rıza/arzu üretme, eksik/yanlış tercüme, manipülasyon, dışlama süreçlerinden oluşur.

Peki o zaman şu an içinde bulunduğumuz gürültülü ortamın özgün yanı ne?

Şiddetli fiziksel, ruhsal ve toplumsal gürültülerle bezenen bu ortamın muktedir özneleri, tamtam sesleriyle yarattıkları ‘büyünün’ tadını, elde ettikleri ve konumlarının yeniden üretimlerini sağlayacak temsili güç ile çıkartıyorlar gibi gözükebilirler. Ama güç soyutlaştıkça, farklı ilişkilere, insanlara, kurumlara, coğrafyalara yayılan güç kullanımlarını arttırmaya duyarlar. Aksi takdirde bu, toplumsal ilişkisel düzlemin gerçekliğinden kopmayı zorlayan gücün kırılganlığı ile baş etmek mümkün olmaz.

Gürültücü hegemonya
Muktedir özneler her zaman belli tavizler verirler, ama mevcut durumda bu tavizlerin görünür olmaması, yani gürültüden bir an olsun sıyrılmaya, nefes almaya izin verecek kadar ‘doyurucu’ olmaması yaşamsal önemdedir. Bu nedenle hâlihazırda ne kadar sınırlı olursa olsun verilen tavizler, toplumda ufak çapta bir güçlenme hissine bile vesile olmamalıdır (bkz. taşeron meselesiyle ilgili yaşanan örnekler). Herhangi bir ölçüde ‘doyurucu’ olabilecek hegemonya stratejilerinin yerini hızla sert ve keskin olanlara bırakması bu yüzdendir.

Diyebiliriz ki, gürültülü ve bu gürültüye bağımlı muktedirleşme mücadeleleri, toplumsal ilişkilerde taşınan karşılıklı ve eşitlikçi paylaşımları -diğer yöntemleri geride bırakarak- sert ve keskin biçimde yadsır ve dışlar. Hem, birliği sağlanacak grubun rıza/arzusunu diri tutmaya çalışırken benimsenen yönelimler;  hem de, birliğin dışında kalacakların yaşamlarını sürdürmelerine çeşitli düzeylerde getirilen engeller bu stratejik ‘seçimle’ uyumludur. Bu ortamda, yukarıda saydığımız tüm iktidar süreçleri (hegemonya, rıza/arzu üretme, eksik/yanlış tercüme, manipülasyon, dışlama) yadsıma ve dışlama ucuna doğru kaymaktadır. Eşitlikçi her tür (potansiyel) bağ ve onları aktarabilen yasa, kurum, hareket, söz, tavır, insan bu yadsımanın (ve yok etmenin) hedefi olabilir.

Tabii öte yandan, gerçek toplumsal ilişkilere dayalı bağlar gürültülerle görünmez kılınmak ve zedelenmek istenirken, bunların yok edilemez olması da bu mücadeleyi sürekli ve dinamik kılar. Bunu da dedikten sonra belki eklemeliyim: toplumsal ilişkilerin karşılıklı ve paylaşımlı öğelerinin her zaman canlı olduğu gerçeğini dile getirmek, belirsiz bir gelecekte mutlaka kazanacağımız anlamına gelmez ama gerçekliğin içindeki belli potansiyelleri göremeyecek kadar sinik olmamızı engeller.

Bir karşı hegemonya bestelemek
Bu hegemonik tarz dönemin, muktedirleşme mücadelesine giren toplumsal aktörlerine doğru kolayca yayılabiliyor. Belli bir tarzın nasıl toplumsallaştığını, bireysel ve kolektif öznelerin gündelik söz ve eylemlerinde görebiliriz. Bağırma, çağırma, diklenme, susturma, dışlama, yadsıma, kargaşa, gürültü, patırtı… Her özne (bireysel veya kolektif) gürültünün şiddetini arttıracak araçlara sahip olmayabilir, ama bazıları bu araçlar olmadan da gürültüyü yankılar, bazıları ise tutarsızlık ve çelişkileriyle gürültünün boğukluğunu ve boğuculuğunu besler. Aynı zamanda gürültü havaya bir kir gibi, pus gibi yerleştiğinde korku, utanç ve suçluluk da havada asılı kalmış gibi olur; insanlar bir telaş içerisinde hızlıca bunları üzerlerine giyebilirler veya başkalarına giydirmeye çabalayabilirler. İnsanların birbirlerini, kendilerini, geçmişlerini ve geleceklerini berrak bir şekilde göremedikleri bu ortam aynı zamanda tekinsiz bir ortamdır; insanlar tetiktedir.

Bu ortamdaki havayı solumadığımızı iddia edebilir miyiz?

Bu gürültü patırtıya karşı bir alternatif oluşturmak isteyenler olarak birkaç konuyu özellikle önemseyebiliriz. Birincisi, bu gürültüyü yankılayan ve besleyen söz ve eylemlerimizi özeleştiriye tabii tutarak yenileyebiliriz. Bu eğilimlerimiz sayısız şekilde ortaya çıkabilir ve ilk bakışta görülebildiği kadarıyla, bazen muktedirleşme girişimleri, bazen ötekilere yönelmiş dışlayıcı ve küçültücü tepkiler, bazen ötekilerin deneyiminden kendini uzaklaştırma tepkileri, bazen sinizm, bazen acelecilik, bazen yıkıcı kavgalar ve eylemler olarak ortaya çıkarlar. Bunları yasaklamadan düzenlemenin kolektif yollarını düşünebiliriz.

Bununla bağlantılı olarak kolektif ilişkilerimizin çeperlerini bir açıdan daha koruyucu, bir açıdan daha geçirgen hale getirebiliriz. Koruyucu çeperler gürültünün, ortamımıza girdiğinde yaratacağı karıştırıcı ve boğucu etkilerinin işlenebilmesi, başka bir deyişle süzülmesi içindir. Bir ilişkisel ortamın bu şekilde düzenlenmesinin yolu da -ne kadar basit gözükse ve bir o kadar zor olsa da- eşitlikçi ve adil bir kapsayıcı karşılıklılık ortamının yeniden ve yeniden yaratılması çaba harcamaktır. Gerekiyorsa bu işlevdeki bozulmaları tespit etmek üzere özel bir organ yaratmaktır. Bulunduğumuz toplumsal ortam –birçok ölçekte- buna karşı işleyen eğilimlere sahip olduğu için bu göründüğü kadar kolay bir iş değil galiba ve bu iş daha da zorlaşacak gibi duruyor.

İlişkisel çeperlerimizin geçirgenliğini ise ancak, kendimizi korumak için içimize doğru çekilmediğimiz ve ideallerimize kimlikler olarak sarılmadığımız ölçüde sağlayabiliriz. Bu geçirgenlik, toplumsal ilişkilerdeki potansiyelleri duymaya doğru açılmak; muktedirleşme süreçlerinden sızan karşı eğilimlere kulak kesilmek; gürültünün sesine kulak veren ve vermeyenin ortaklıklarını görebilmek; gürültülü gerilimlerde kendimizin nerede durduğunu çözümleyebilmek demektir. Buna izin verebildiğimiz ölçüde herkese hemen ulaşacak bir daveti ivedilikle yaratamayacak olabiliriz ama ufkumuzu, hayalimizi, düşleme kabiliyetimizi kolektif bir şekilde genişletecek bir iş yapmış oluruz. Gürültünün hepimizi sıkıştırdığı dar alanın, öncelikle yanını, kıyısını, gediğini, ötesini birlikte tasarlayabilmemiz, alternatifleri birlikte üretmemizin de önkoşulu.

Henüz hangi ritmin bu gürültüyü kapsayarak bozabileceğini ve hangi melodinin gürültünün yarattığı sessizliği canlandıracağını bilmiyor olabiliriz. Aynı zamanda bizlerin bazen, kulağımıza gelenin ciddi etki sahibi bir gürültü olduğunu bile yok sayacak kadar ses ayırt etmeye uzak kaldığımıza, yanımızda orkestra arkadaşı istemez gibi davrandığımıza, kulağa en güzel gelen müziği bulduğumuza inanıp bunu anlamayanlara kızdığımıza, enstrümanlarımızın akordunu yapmayı unuttuğumuza, şefsiz orkestramıza şefler olmaya çalıştığımıza tanık olabiliyoruz.

Bununla birlikte; gürültüye karşı, toplumsal ilişkilerin eşitlikçi potansiyellerini tanıyacak, kavrayacak, canlandıracak, yeniden inşa edecek ve korkulara bariyer olarak geleceğin düşlenmesine kapı aralayacak bir karşı hegemonya bestelemeye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Henüz amatör girişimlerimizi birbirimizle paylaşabileceğimiz, ortak bir beste yapabileceğimiz ortamı tam olarak bulamamış olabiliriz. Ama arıyoruz.

Orijinali:

http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2018/01/gurultuye-kars-yeni-bir-beste-yapmak.html

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında