“Daha önce İÜ’de böyle bir ayaklanma görmedik” -

Toplumsal muhalefet en zayıf dönemlerinden birini yaşarken, başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere bir dizi üniversiteden öğrenciler kitlesel biçimde sokağa dökülerek taptaze bir hava estirdi. Köklü üniversiteleri parçalamayı öngören yasa tasarısına karşı gerçekleşen bu eylemler yaklaşık iki hafta boyunca kitleselliği ve ısrarcılığıyla hepimize moral kaynağı oldu. Ancak 8 Mayıs’taki son eylemlerin ardından, tasarının 9 Mayıs’ta TBMM’de kabul edilmesiyle beraber, hareketin ivmesinde ciddi bir düşüş göze çarpıyor.

Gerek eylem sürecinin doğuşu ve gelişimini, gerek bundan sonra yapılabilecekleri konuşmak için İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (SBF) sürece aktif olarak katılan bir grup arkadaşımızla keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. 

Son iki haftanın eylemleri sadece sol cenahtan değil her renkten öğrencinin katılımıyla ciddi bir kitlesellik yakalamış gibi görünüyordu. Bu toplam nasıl oluştu?

-Eylemler refleksif olarak gelişti, genelde zaten planlanmaz böyle şeyler. Benim ilgimi çeken asıl şey, katılımdaki çeşitliliğin yanı sıra, o sırada kütüphanede KPSS’ye çalışması gereken öğrencilerin, ya da diyelim ailesi AKP seçmeni olan öğrencilerin de katılması oldu. Biraz da bu nedenle eylemler sırasında, “kendimizi anlatırken siyaset yapmamamız gerektiği” şeklinde yorumlar da geliyordu. İlk günkü eylem daha kendiliğinden gelişti; ama sonraki günler planlı programlı ilerledik. Eylem öncesinde forumlar yapıldı, kararlar alındı, eylemden sonra tekrar toplanıldı…

-Yasa tasarısı ilk gündeme geldikten sonra 19 Nisan’da Gülhane’ye bir forum kondu. 60-70 kişi katıldı. Bu forumun gelişim süreci çok kendiliğindendi ve oldukça hızlı geliştiği için katılım çok geniş değildi. Birdenbire Whatsapp grupları kurulmaya başlandı. Haberin çıkmasından iki gün sonra falan dahil oldum ben, o sırada üç Whatsapp grubu kurulmuştu bile ve üçü de tam kapasiteydi. Herkes çok tepkiliydi konuya. İlk başlarda forumlara gelenler o kadar da her kesimden değildi. Sol örgütlerden yoğunluk vardı; solcu öğrenciler arasında iletişim olduğu için bu normal. Ama tabii kimse örgütü adına konuşmuyordu. İlk başlarda şu tartışılıyordu: Biz bu soruna mı odaklanalım yoksa çeşitli başka taleplerimizi de bu süreçte dile getirelim mi? Çok zihin açıcı tartışmalar döndü. Ardından araya 23 Nisan girdi. 24 Nisan’da ana kapıya eylem çağrısı yapıldı ve süreç başladı.

Dediğim gibi ilk başta kapsam geniş değildi ama çeşitliliğe işaret eden şeyler vardı: Ülkücüler bizim yanımızda değildi elbet, hatta bizim eylemlere karşı çıktılar; ama onlar da tepki göstererek imza toplama şeklinde kendi çalışmalarını yapmaya başladı. Bu da, normalde kendini politik bir çerçevede görmeyen insanların dahi eylemlerimize katılmasını teşvik edecek bir etki sağladı.

-Bazısı SBF’den olan, içinde ülkücülerin ve sanırım AKP’lilerin de yer aldığı bu kesim fakülte önlerinde imza topluyordu ilk başta. Hatta ilk günlerden birinde Beyazıt ana kapı önüne de ayrı bir biçimde geldiler. Ama fakültelerden gelen asıl kitle onların yanına gitmedi, aşağıda bekledi; onlar da 10-15 dakika sonra okulun içine girip dağıldı ve bir daha da eylem alanında onları görmedik.

-Sanırım bir süre daha fakülte önlerinde, mesela HAYEF’te imza toplamaya devam ettiler; change.org’da bir imza kampanyası başlattılar.

Ülkücüler eylemlere karşı çıktılar; ama onlar da imza toplama şeklinde kendi çalışmalarını yapmaya başladı. Bu da, kendini politik çerçevede görmeyen insanların dahi eylemlerimize katılmasını teşvik edecek bir etki sağladı.

Karar mekanizması nasıl ilerledi, forumlar şeklinde mi?

-Gülhane dışında, üniversite çapında genel bir forum olmadı. Forum toplantıları fakülteler bazında yapıldı.

Aslında ilk eylem çağrısı da forum şeklindeydi. Ama 2000 kişi vardı ve forum yapma imkanı yoktu. Megafonu elinde tutan arkadaşlar forum yapmayı denedi, ama o kalabalıkta fikir belirtmek, tartışma yapmak mümkün değildi. Daha sonra süreç, fakültelerden gelen temsilcilerin toplanması şeklinde ilerledi. Diğer fakülteleri bilmiyorum ama SBF’de bu oldukça demokratik bir biçimde işledi. Bundan sonra eylemlerde ana kapı önüne forum çağrısı yapılmadı; fakülte başına bir temsilci konuştu ve sloganlar atıldı.

-Fakültelerden gelen bu temsilciler bir tür organizasyon grubu oluşturdu; önceki günkü eylemi değerlendirip ertesi günkünü planladılar. Ama buralara gelen insanlar büyük bir çeşitlilik göstermedi. Çoğunluğu solcu, örgütlü insanlardı.    

-Solcu öğrencilerin iletişim ağlarının daha gelişkin olmasından dolayı bir ağırlığı vardı elbette. Orada megafonu tutan, slogan attıran arkadaşlar çeşitli sol gruplardandı. Burada ilginç olan, bu solcu öğrencilerin, zamanında kayyum rektör atandığında buna tepki vermeyen, veya okula yeni girmiş ve bunun bilincinde olmayan bir kitleyle biraraya gelmesiydi. Talepler aynıydı ve bu yeni kesim solcu öğrencileri sempatik buldu. Ardından meydanda Çav Bella’lar falan söylendi…

-Bu tepkiyle karşılandı aslında. Örneğin kurulan sahnede Çav Bella, Avusturya İşçi Marşı… söylendiğinde bizler eşlik ettik, ama etraftaki bir sürü insanın da yüzü asıldı.

-Ben 2013 girişliyim, ama daha önce hiç İÜ’de bu tür bir ayaklanma görmedim; fakülte forumları da görmedim -SBF’de hiç değilse. 6 Kasım öncesi forumlar olurdu, ama onlar daha ziyade eylem organizasyonuna odaklıydı. Şimdiki düzlem biraz daha herkesin fikirlerini özgürce ifade ettiği, birbirine ikna ettiği bir şekilde ilerliyor; yaratıcı olmaya gayret ediliyor.

gorselab

Hareketin içindeki farklı görüşler arasında tartışmalar yaşandı mı?

-En son, yasanın TBMM’de görüşülmesiyle beraber, Ankara’ya gidip gitmeme konusunda kendi fakülte forumumuzda tartışma yapıldı ve gidilmemesi yönünde karar çıktı. Ama bir sol yapıdan bazı arkadaşlar forum kararını çok da takmayıp Ankara’ya gitti. Bu da tepkiyle karşılandı.     

-Ben eyleme ikinci gününden itibaren dahil oldum. Bence siyasal temsil anlamında ciddi çeşitlilik vardı: Muhafazakarından Kemalistine, örgütlü veya örgütsüz solcusuna kadar pek çok kişi oradaydı. Başından itibaren gerek talepler gerek temsiller düzeyinde çelişki ve çatışmalarıyla var oldu bu toplam. Mesela “üniversite bir bütündür bölünemez” gibi kimi sloganlardaki analojik göndermenin ne olduğu çok bariz. Şu anda tabii hareket daha zayıfladı, belki hakikaten daha örgütlü sol kesimden insanlar kaldı.

Bu çeşitliliği somutta eylem alanında görebiliyorduk – pankartlardan tutun da İzmir Marşı veya Çav Bella gibi marşlara kadar. Bence şunu çok başaramadık, en azından sol adına: Hareketin zeminini, yani üniversitenin parçalanmasına ne üzerinden karşı çıkacağımız noktasında talepleri ve bağlamı tam çizemedik. Şu anda bile üniversitelerin parçalanmasına neden karşı çıkacağımız noktasında verdiğimiz cevaplar çok öznel kalabiliyor. Politik zemini sağlam olmayan bir noktaya referans verebiliyor.

Çapa veya Cerrahpaşa üzerinden dönen rantlar, yeni tasarıda mütevelli heyetleri üzerinden sermayedarların üniversite yönetimlerine girmesi… gibi boyutlarıyla ele alırsak, bu, Bologna sürecinin devamı olarak değerlendirilmesi gereken bir gelişme aslında. Ama dile getirilen çoğu talep, “Ben Beyazıt’a okumaya geldim neden Hasdal’a gidiyim; ben İÜ’den mezun olmak istiyorum neden İbn-i Sina’dan mezun olayım?” şeklindeydi. Yani onlarca farklı söylem vardı.

Dolayısıyla bütün bu çelişkiler içinde konunun ekonomi politiğine, ve anti-demokratik bir karar alma sürecinin işletilmesine gerekli vurgu yapılamadı. Bütün bu talepleri birleştirecek üst söylemin ne olacağı netleştirilemedi. Bu politik belirsizlik ve taleplerin böylesine geniş kalması nedeniyle de mesela kimi medya organları, “bölünmeye karşı çıkma”ya vurgu yapabildi; hareketin niteliğini farklı yönlere çekebildi. Mesela Kürt arkadaşlar bu durumdan rahatsız oluyordu -sadece onlar değil elbet ben de rahatsız oldum, o tarz sloganlara eşlik etmedim.

-Evet, birçok öğrenci “Belli kırmızı çizgileri geçmeyelim, sadece okulumuz bölünmesin, fakültemiz bölünmesin üzerinden ilerleyelim,” diyor.

Hareketin zeminini, yani üniversitenin parçalanmasına ne üzerinden karşı çıkacağımız noktasında talepleri ve bağlamı tam çizemedik. Şu anda bile üniversitelerin parçalanmasına verdiğimiz cevaplar çok öznel kalabiliyor.

Peki, tasarıya karşı öğrencilerin verdiği bu güçlü tepkinin temeli ne sizce?

-Mesele şu ki, ortada net bir amaç ve planlı bir işleyiş yok. “Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye sorduğumuzda bize verilen bir cevap yok. Önümüzde mantıklı bir plan olsa oturulup konuşulur. Dolayısıyla asıl amacın bu üniversitenin kültürünü söndürmek olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelere, gençlere ülkenin en güzel alanlarını sunmak gerekirken, Yıldız, cumhurbaşkanına tahsis ediliyor; Maçka Parkı’nda inşaat yapılıyor: Vay efendim buralardan çıkın. Çıkılmayacak, bu yerler bizim. Beyazıt da bizim.   

-Beyazıt’taki iki üç toplanmaya hocalar da geldi. Bu bölünme sürecinde kendilerine hiç fikir sorulmadığını ve süreci televizyondan öğrendiklerini söylediler. Her şeyden önce, bu bölünmenin ne hocalar ne öğrencilerle konuşulmuş olması çok büyük bir sorun.       

-Öte yandan bu mesele, süregiden kamusal alanlar tartışmasıyla da ilişkili. Eylemlerin Maltepe, Yenikapı gibi yerlere sürülmesi, insanlarla etkileşim kurulabilecek yerlerden, insanlara değilebilecek yerlerden uzaklaştırılması söz konusu. Bu anlamda da düşünmek gerekiyor Beyazıt’ı bölme isteğini. Toplumsal muhalefeti kendini gösterebileceği yerlerden uzaklaştırma süreci söz konusu.   

Hükümet, İÜ’de 100 bin kadar öğrenci olduğu için ikiye bölünmesi gerektiğini söylüyor; bu söyleme karşı nasıl bir söz geliştirilmeli?

-Yapılan bölünme çok saçma. 100 bin’i ortadan ikiye bölelim diye 50 bin’lik iki okul tasarlamışlar: Mesela Sağlık Bilimleri, Tıp ve Mühendislik’in yanına buradan HAYEF’i koymuşlar, ama bunların arasında nasıl bir bağlantı olduğu belirsiz, tamamen aritmetik bir bölünme söz konusu.

Üniversite bölme işini ilk olarak Türkiye yapmıyor; ABD’de veya Fransa’da da üniversiteler bölünmüş, oralarda mesela teknik bilimler bir yere, doğa bilimleri bir yere, gibi bir ayrıma gidilmiş. Türkiye’deki sorun ise bu sürecin öğrenciler ve hocalarla hiç konuşulmaması, mantığın tamamen öğrenci sayısı üzerinden ilerlemesi. Mesela en azından Beyazıt’ın bir bütün olarak kalması gerekir; buradan HAYEF’i alıp da teknik bilimlerle birleştirmenin, insanları Hasdal, Silivri gibi yerlere taşımanın anlamı yok.

DbuaEdMWAAEhc_LYasa 9 Mayıs’ta meclisten geçti. İnsanların tepkisi ne; bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

-Yasanın geçmesi insanların geri çekilmesine neden oldu. Özellikle de, politik bir tavırla değil de, salt “Okulumun Silivri’ye taşınmasını istemiyorum” kaygısıyla hareket eden insanların geri çekilmesini beraberinde getirdi. Hareketlilik birden yok oldu. 8 Mayıs Salı gününden bu yana eylem olmadı. Yasanın geçmesi eylemleri daha da canlandırmak yerine, “Yasa geçti, süreç bitti”, gibi bir tepki doğurdu.

Sizce ne yapılabilir?

-Biz de bugün SBF’deki forumda bunu konuştuk: Ne yapmadık, neden böyle oldu ve ne yapabiliriz? Ben de bu konuda çok net değilim.

-Yasanın geçmesinden sonra şunu gördüm: Ben bir yerde eylem yaptığımda, ortaya irade koyduğumu ve yeterli bir kitle oluşursa kazanım elde edebileceğimi düşünerek yapıyorum. Ama eyleme gelen arkadaşların çoğunluğu bu politik kazanımın nasıl elde edileceğini, mücadele kültürünü bilmeden geliyor. Bu sönümlenmeden ben biraz bunu çıkardım. Çünkü tasarı TBMM genel kurulunda kabul edildi, ama henüz cumhurbaşkanı onaylamadı. Buna rağmen insanlarda bu konuda yapılabilecek hiçbir şey olmadığı hissi oluştu. Demek ki, oradaki toplamın bir kısmı, belki yarıdan fazlası, bir heyecandan dolayı eyleme geliyordu -irade koyup hükümeti bir şeye zorlamanın arzusuyla değil. Şimdi de neredeyse tam bir sönümlenme yaşıyoruz. Biz de bugünkü forumda, sürecin tamamen bitmediğini insanlara gösterecek bir bilgilendirme yapmayı konuştuk. Hukuk’tan arkadaşların desteğini de alarak… Sen daha iyi biliyorsun.

-Tasarı meclisten geçti ama sırada Cumhurbaşkanı’nın onay süreci var ve buna altmış gün içinde itiraz edilebiliyor, AYM’ye taşınabiliyor. Bu süreçte biz neler yapabiliriz, meclisteki siyasilerin ne kadar desteğini alabiliriz, üzerine tartıştık. Hareketsizleşen kesime sürecin bitmediğini ve kazanılacak çok şey olduğunu anlatmamız mümkün. Aslında biz bu süreçte zaten çok şey kazandık; tasarı meclise geldikten sonra bizim eylemlerimiz sayesinde görüşülmesi üç kere ertelendi. Şimdi tekrar, nasıl bir bütün olarak yasanın iptalini kazanabiliriz, onu belirlemeliyiz.

Ana muhalefet partisinin AYM’ye gitmesi gerekiyor; biz seçim sürecinde onların desteğini almamızın daha kolay olabileceğini, gençlerin arkasında duracaklarını düşünüyoruz.

Bu süreçte zaten çok şey kazandık; tasarı meclise geldikten sonra eylemlerimiz sayesinde görüşülmesi üç kere ertelendi. Şimdi, yasanın iptalini nasıl kazanabiliriz, onu belirlemeliyiz.

Rektörlüğün tavrı nasıl?

-Bu süreçte okul yönetimi hiçbir açıklama yapmadı; rektörlük tepkiyi hiç kendi üzerine çekmedi. “Rektör istifa”, sloganları da atıldı ama rektör çıkıp da herhangi bir söz söylemedi; sanki her gün okulun önünde binlerce öğrenci toplanmıyormuş gibi davrandılar. Bu da işe yaradı bence. Öğrenci rektörle karşı karşıya gelseydi, rektör suçlanacaktı. Ki bizim rektörümüz gayrımeşru bir biçimde atanmış bir isim.

-Zaten rektör, başımıza getirildikten sonraki ilk altı ayda da hiç ortada yoktu. O dönemde de protestolar olmuştu.

-Rektörlerin bu tavrı salt İÜ’ye özgü değil. Kısa süre önce İTÜ Taşkışla Sahnesi’yle ilgili eylemler oldu. Orada da, ciddi kamuoyu desteği oluşmasına ve üç yıldır görülmemiş büyüklükte bir eylem yapılmasına rağmen, rektörlük hiçbir şekilde cevap vermedi. Ne yazılı iletişim kurdu, ne öğrencilerle yüz yüze bir görüşme yaptı, ne kamuoyuna bir açıklama yaptı. Bunun üniversite yönetimleri için bir stratejiye, iktidar taktiğine dönüştüğünü söylemek mümkün: Kayıtsız kalma, muhattap almama ve o mücadelenin sönümlenmesini bekleme. Bunu artık öğrenci hareketi adına değerlendirmek gerekiyor…

-İÜ’deki eylemlerde ciddi bir kitlesellik yaşandı, ayrıca örneğin HDP’den Filiz Kerestecioğlu da katıldı; ancak buna rağmen muhattap alınmıyoruz.

Rektörlük işgali fikri gündeme geldi mi?

-Hayır. Daha çok, en geniş kesimleri bilinçlendirmeyi düşündük. Bu bir öğrenci hareketi, ama yasa toplumu da ilgilendiriyor; bildiri dağıtımları ve benzer eylemler düşündük.

-Rektörlük işgali gibi bir eylem bu platform için çok radikal kalır. “Rektör istifa”, sloganından bile rahatsız olan insanlar eylemlerde çoğunluğu oluşturuyordu. “Tamam farkındayız, ama bunu dillendirmeyelim” gibi bir öğrenci tavrı var. Kaldı ki, “eylem” lafını kullanınca da gelmiyor insanlar; biz buluşma, forum gibi ifadeleri kullanmak durumunda kalıyoruz. Kendimi soldan biri olarak gören bir insan olarak insanları kaçırmama kaygısıyla tavizler verdiğimizi hissettim.

-Kalabalığı koruyalım derken bir şey yapamadığımızı hissettiğimiz çok oldu. Sürekli olarak bir tür kitleyi okuma çabası ortaya çıktı. Bu konuda çok da tecrübeli olmadığımız için çok da doğru şeyler yapamadık. Hem kitleye hitap eden ve sürekliliği sağlayan, ama hem de geri olmayan talepler formüle etmekte pek başarılı olamadık.    

gorselacMerkez kampüs ile Cerrahpaşa arasındaki ilişki nasıl ilerledi?

-Eylemlerde Beyazıt ve Cerrahpaşa arasında bir ikilik ortaya çıktığı söylenebilir. İlk iki gün Cerrahpaşa’dan arkadaşlar geldiler, ama ardından Beyazıt’ın fazla politik olduğunu düşünüp gelmemeye başladılar. Organizasyon grubunda yer aldılar, ama eylemlerini Cerrahpaşa’da sürdürdüler.

-Cerrahpaşa’da dekan ve hocaların çok fazla etkisi var. Bizim atanmış temsilciler dediğimiz ‘ÖTK’ orada çok etkili: ÖTK’nın meşruluğu diğer fakültelerde silinmişken, Cerrahpaşa’da hala etkililer ve organizasyon grubunda ÖTK’dan insanlar var. ÖTK dışından gelen temsilciler durumdan şikayetçilerdi ve Beyazıt’a gelmek istiyorlardı; ama arkadaşlarını ikna edemiyorlardı. Ne yazık ki hoca ve dekanların etkisi çok yüksek olduğu için arkadaşların etkisi sınırlı kaldı. 

-Cerrahpaşa’daki durum biraz tıp öğrencilerinin kendini ayrı bir yere koymasıyla da ilgili. “Neşter tutan eller pankart tutmasın”, “Siyaset değil bilimle uğraşmak istiyoruz” gibi dövizler vardı.

-Bir arkadaş bunu şöyle ifade etti: “Beyazıt’ta eylem olmasına insanlar alışık, çok da dikkat çekmez; ama biz önlüğümüzü giyip de toplandığımız zaman herkes gelip bize ne yaptığımızı soruyor.”

Peki Beyazıt’taki hocaların eylemlerde etkisi nasıl?

-HAYEF, Eğitim Fakültesi ve SBF’den birkaç hocamız geldi ama Cerrahpaşa’daki kadar yoğun bir katılımları olmadı. KHK’yla atılan hocalardan gelip katılanlar, destek verenler oldu. Onları tekrar aramızda görmek, yanımızda olduklarını görmek önemliydi. Cerrahpaşa’daki kadar hocaların yönlendiriciliği olmadı. Fakat mesela bizim fakültenin kimi hocaları en az bizim kadar tedirgin.

Eylemlere polis veya ÖGB saldırısı olmadı…

-Olmadı ama hep bir psikolojik baskı vardı. Kitleyi birileri yönetiyormuş gibi davrandılar; hep belli arkadaşlara gittiler, ‘Burayı şu saatten önce dağıtın’ gibi telkinler verdiler.

-Eylemlerden sonra, ön kapıdan okula girmeye çalıştığımızda, aralarında “Bunları almayalım tehlikeli tipler” gibi konuştuklarını duyduk. Biz ısrarla ön kapıdan girmeye devam ettik, çünkü burası bizim okulumuz.

-Mesela SBF, Turan Emeksiz Anıtı’nın orada forum yapıyordu. İlk gün özellikle siviller sürekli bizimle iç içeydi; yandaki bankları tutmuşlar bizi dinliyorlardı. O günkü eylemde özellikle örgütlü olmayan, kendini politik görmeyen insanları tutup, “birazdan polis sizi dağıtacak” gibi şeyler söylemişler. Polis saldırısından önce anons olması gerektiğini bilmeyen insanları bu şekilde kaçırmaya çalışmışlar.

Onun dışında her gün polis ve TOMA sayısı arttı. Yavaş yavaş GBT sorgulamalar, ve çanta aramalar başladı. Polisle en fazla karşı karşıya geldiğimiz an, bir gece nöbeti denememiz oldu. Orada öğrenci sayısından çok polis vardı.

-Tasarının meclise geldiği gündü gece nöbeti; Beyazıt ana kapının önünde toplandık. Kendiliğinden bir toplanma olduğu için daha çok örgütlü öğrenciler geldi ve sayımız çok azdı. Normalden çok daha fazla polis vardı. Beyazıt’ın bütün ışıklarını kapattılar, sadece polis flaşları kalmıştı. Zaten 30-40 kişiydik, neredeyse herkese bir polis kamerası düşüyordu.

-Oturup konuşmaya çalışıyoruz, gece karanlığında yüzümüze polis flaşı tutuyorlar; polis telsiz sesleri bizim sesimizden yüksek…

-Sanki kalabalığın sayısı arttıkça polisin sayısı azaldı gibi geldi bana. Örneğin ilk eylemlerden birinde Orman Fakültesi ve Sağlık Bilimleri eyleme kalabalık bir biçimde gelince polis geri çekildi. Geçen Perşembe ve bu Salı ise sayımız azdı, polis iyice kalabalıktı.      

Her gün polis ve TOMA sayısı arttı. Yavaş yavaş GBT sorgulamalar, ve çanta aramalar başladı. Polisle en fazla karşı karşıya geldiğimiz an, bir gece nöbeti denememiz oldu.

Kitle örgütlerinin desteği var mıydı?

-Eğitim-Sen’in ve TTB’nin desteğini yoğun olarak hissettik; Taşeron İşçiler Derneği de destek verdi. Ama bunun dışında destek sınırlı kaldı; ben bunu konuyu yeterince gündemleştiremememize bağlıyorum.

-Ayrıca ülkede seçim gündemi hakim; bu da bizim eylemlerimizi biraz arka plana itti.

-Bir öneri olarak 1 Mayıs’a katılmamız ve sendika temsilcilerinin yanında bir de üniversite öğrenci temsilcisinin konuşması dile getirildi. Ama bu yapılamadı. 1 Mayıs’ta pek çok sol grup kortejinde çeşitli üniversitelerden öğrencilerin “Üniversitemizi böldürmeyeceğiz” gibi dövizlerle yürüdüğünü gördüm; ama bağımsız bir öğrenci korteji oluşturulamadı. Oysa seçimden önce muhalefetin biraraya geldiği bir alan olarak 1 Mayıs değerlendirilebilirdi.

-1 Mayıs’a katılmak epey ciddi bir tartışma konusu oldu ama kabul edilmedi. Bir arkadaşımız 1 Mayıs’a katılmayı önerince, başka bir arkadaş, “Maltepe’ye gitmeyi kabul mu edeceğiz”, şeklinde itiraz etti.

-Ama tartışmanın asıl odak noktası bu değildi: 1 Mayıs’ın fazla radikal olacağı, insanları korkutacağı, gibi argümanlar getirildi. SBF’den öğrencilerin çok doğal gördüğü eylemler, sloganlar, sözler, diğer fakültelerden arkadaşlarca “fazla politik” olarak değerlendirilebiliyor. Sadece “üniversitemi bölme, fakültemi bölme” sloganları sorunsuzca herkes tarafından sahiplenildi; “rektör istifa” sloganı bile tartışmaya yol açıyordu.   

_101058701_dbta4dxxuaqaqgc

Peki bütün bu süreç ileride kalıcı bir öğrenci özörgütlülüğü doğurabilir mi sizce?

-SBF olarak bir eylem alanındaki forumda da bunu konuşmuştuk: Bizi temsil ettiği söylenen, isteklerimizi yönetime ilettiği söylenen ÖTK’lar, ne kadar bizi temsil ediyor bunu tartışalım. Biz sorunlarımızı konuştuğumuz, çözüm önerilerimizi geliştirdiğimiz ve kendi temsilimizi kendimiz sağladığımız bir doğrudan yönetim pratiği geliştirebiliriz, dendi… Çoğu ÖTK temsilcisi ya yanımızda durmadı, hareketle hiçbir ilgisi yoktu; ya da katıldıysa da hareketin çıkarına olacak bir adım atmadı.

Bence fakülteler düzeyinde ciddi bir forum pratiği oluştu, ama bunun kalıcılığı biraz da önümüzdeki süreçte belli olacak. SBF olarak biz bunu elimizden geldiğince ilerletmeye çalıştık…

-Bu süreç sayesinde fakültede çok daha geniş bir yan yana geliş oldu. Mesela öncesinde SBF Dayanışması vardı, biz oradaki arkadaşlarla bu süreçte biraraya geldik, beraber birçok şey konuştuk. Artık bundan sonraki süreçlerde biraraya gelmemiz daha kolaylaştı.

-Ayrıca oldukça yaratıcı eylem pratikleri de gelişti; mesela Cerrahpaşa’da okulu çevreleyen insan zinciri çok dikkat çekti. Açıkhava dersleri de aynı şekilde. Bir kanal diyelim eylemi 30 saniye haber yapıyorsa bu tarz yaratıcı görüntüleri daha uzun süre tutuyor.

Bizi temsil ettiği söylenen, isteklerimizi yönetime ilettiği söylenen ÖTK’lar, ne kadar bizi temsil ediyor bunu tartışalım. Biz sorunlarımızı konuştuğumuz, çözüm önerilerimizi geliştirdiğimiz ve kendi temsilimizi kendimiz sağladığımız bir doğrudan yönetim pratiği geliştirebiliriz.

Son olarak, “Bir Öğrencinin Eylem Sözlüğü” videosunun hikayesini dinleyebilir miyiz?

-Erdoğan bizim için “ideolojik” dedi, ardından ATV “provokatör” ifadesini kullandı; protestolara gelen arkadaşlarımızın bazıları zaten “Bizim tepkimiz kesinlikle ‘siyasal’ değil” diyordu. “Eylem” sözünden tırsıldığını daha önce de söylemiştik. Bu dört kelimenin önemi buradan çıktı. Forumda bunları açıklığa kavuşturacak bir video yapmayı önerdik, formatı konuştuk. Burcu Bakdur’un “Nedir?” videolarına benzetebiliriz, eğlenceli bir format, dedik. Sonra iki üç gece sabahladık -metin yazdık, videoya çektik, bir arkadaş montajladı. Epey de paylaşıldı. 

     

            

       

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında