Türkiye’de toprak mülkiyeti ilişkisi üzerinden kapitalist tarım – Selma Değirmenci -

Tarımın, günümüz emperyalist[1]dünyasında aldığı görünümü “kapitalist tarım”[2] olarak tanımlayabiliriz. Kapitalist sistemin krizden çıkış yolu olarak, uluslararası entegrasyonunu derinleştirmesi ve buna yönelik yapılan düzenlemelere paralel, tarım sektöründe teknoloji, sermayeler arasındaki ilişkiler ve üretim ilişkileri bağlamında yeni pratikler ve kurumsal yapılar ortaya çıkmıştır. Günümüz kapitalist tarımı, bir yanıyla tarımın uluslararası üretimini zorunlu kılan koşullara, diğer yanıyla da üretim alanında değişen emek biçimlerinin üretimine ve aynı anda gübre, tohum, teknoloji ve üretim araçları gibi girdilere göre yeniden yapılanmaktadır.

Kapitalist birikim süreci, en keskin dönüşümlerinden birini köylülerin işçileşme süreçleriyle yaşamıştır. Ancak bu demek değildir ki, köylülerin işçileşme süreçleri karşılıklı rıza yoluyla gerçekleşmiştir. Türkiye tarihi, kapitalistleşme süreci boyunca köylü ayaklanmaları ve üretim araçlarına el konulan (toprak, su, gübre, tohum…) köylülüğün direnişleriyle doludur. Topraktan kopmayan köylü bir biçimde bağını koparmadan pasif direniş halinde de varlığını sürdürmüştür.[3]

Bu çalışmada, Türkiye’nin politik gündeminde tarım politikalarının ne söylediği üzerine bir tartışma yürütülmeye çalışılacaktır.

Kapitalist tarım üretimi dendiğinde, Türkiye’de ve dünya genelindeki eğilimlere bağlı olarak aşağıdaki tartışmalı alanlar karşımıza çıkmaktadır;

  • Tarımsal üretim sürecindeki yaşanan hızlı metalaşma ve üretim yapısının teknik değişimi,
  • Mülkiyet ilişkilerinin devlet eliyle ve tarım şirketlerinin el koymalarıyla değişimi; mülksüzleştirme süreçleri,
  • Köylülüğün, kendi içindeki sınıfsal yapısının değişimi (yarı-proleter/işçileşmiş köylü, köylü, sözleşmeli çiftçi, mevsimlik işçi, tarım işçisi)
  • Gelinen kapitalist tarım üretim sürecinin boyutu olarak, nakit ve kredi talepleri

Her biri önemli olan bu sorunlu alanları birbiriyle ilişkilidir ancak çalışmada, mülkiyet ilişkileri üzerinden analiz yapmaya çalışılacak ve bu analizi devlet müdahaleleri ve sonuçları üzerinden tartışmaya açılacaktır ve son dönem AKP politikaları üzerinden bir değerlendirme yapılmaya çalışılacak.

Türkiye’nin politik gündemi içinde tarım alanları mülkiyeti

Türkiye’de tarım tartışmalarının ana konularından olan,  üretim alanı olarak tarımsal alanların mülkiyeti, sürekli el değiştirmiş ve tarımsal üretimin araçlarına sahip olanlar üzerinden yapısı dönüşüme uğramıştır. Arazi toplulaşma yasası, toprak mülkiyet rejimi, devlet arazilerinin devri gibi yasal araçlar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti her dönemde mülkiyet ilişkilerini kendi politikaları ile bağlantılı olarak kullanmıştır.[4]

Genel anlamda,Türkiye’deki tartışma, artarak süregelen geçimlik üretimin metalaştırılmasının yol açtığı küçük ölçekli çiftçilerin toprak kaybı, geçmişe kıyasla daha hızlı ve büyük ölçülerde gerçekleştiğini söylemektedir. Oysa tamda bahsettiğimiz gibi, bölgesel farklılıkları olan tarımsal üretim, her yerde aynı cevabı vermemektedir. Tarım alanlarının tasfiyesi kendi içinde farklılıklar göstermektedir. Devlet eliyle tarım alanlarının toplulaştırılması bazı bölgeler için geniş tarım arazilerinin sağlanması öngörürken, diğer alanlarda kentleşmenin artması ile tarım arazilerine konut arazisine dönüştürmektedir. Sermaye ve devletin iç içe geçtiği başka bir uygulama olan petrol, altın ve gaz gibi madenlerin aranması için alanların özel sektöre devredilmesi örnek verilebilir. Özellikle son dönemde toprak mülkiyet değişimin bu çeşitliliği,tarımsal yapının değişmesi, köylülüğün mülksüzleştirilmesi, geçimlik üretimden uzaklaşma,  kır nüfusunun azalması ve kente göç, gıda üretimindeki bağımlılık, toprak yapısının bozulması gibi birçok sonucu beraberinde getirmektedir. [5]

Türkiye’nin resmi tarihinde toprak mülkiyetinin el değiştirmesi her tarihte izlenebilecek bir yol haritasını bize sunmaktadır. Ancak çalışmanın belirli bir yerde sınırlanması adına özellikle AKP döneminde merkez alınan inşaat ve enerji sektörlerinin nasıl tarımsal üretim mekânlarını dönüştürdüğünü örneklerle açıklamakla yetineceğiz.

AKP dönemindeki tarım politikaları için neoliberal politikaların tam olarak yerleştiği dönemler olduğunu söyleyebiliriz. İlk olarak 1999’dan sonra daha hızlı ve büyük adımlarla ilerleyen özelleştirilmeleri, devlet destek prim ve ödemelerinin azaltılması (doğrudan gelir desteği ayrı bir konu olarak harici tutulmalıdır) ve tabi ki çıkardığı yasaları (tohumculuk kanunu, tarım kanunu) sıralayabiliriz. Son dönemdeki tarım-politik hattını gösteren belge ise “Tarımda Stratejik hedefler 2013-2017” belgesidir. Tarım üretiminin tasfiye edilmesinden çok nasıl bir dönüşüm içine girdiğini bu metinden anlayabiliriz.[6]

Türkiye’deki tarımın tasfiye edilmediğini söylesek de, tarım üretimi diğer alanlara bağımlı kılınmaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Türkiye, AKP dönemi boyunca en büyük yatırım ve finansal desteklerini enerji sektörü için kullanmıştır. Bu talep ve niyetlerini her dönemde tekrar tekrar dile getirmiştir. Özellikle, kalkınma planlarında, sanayi politikalarında ve özel sektörle yapılan ikili görüşmelerinde enerji sektörünün ekonomideki yüzdesini yükseltmek ana hedefi olmuştur. Bu doğrultuda hem büyük adımlar (rafineri ortaklıkları SOCAR gibi yada Nükleer santral anlaşmasına Rusya ile başlanması gibi) hem de daha küçük ve yerel ölçekteki enerji üretebilecek alanlara hızlı saldırılar başlamıştır. HES’ler bunun en önemli örneklerindendir.

Türkiye’de enerji politikalarının öncelik teşkil etmesiyle,sadece kömür madenleri değil, altın, bakır ve nikel madenleri için veya termik santraller, hidroelektrik santraller ve yenilenebilir enerjiyi olarak rüzgâr tribünleri, güneş panelleri için topraklara çeşitli yasal düzenlemelerle el konulduğu görmekteyiz. Tarımsal alanların dönüşümünü göstermesi açısından ise Yırca ve Soma bu alanda son dönemde yaşanan iyi birer örnek oluşturmaktadır. Yırca’da acele kamulaştırma yoluyla el konulan zeytinlik alan da bunlardan biridir. Acele kamulaştırmada ilgili bölgede yaşayan köylülere bildirim zorunluluğu bulunmamaktadır.[7] Yırca’daki acele kamulaştırma da aynı şekilde, köylülere kamu kurumları tarafından bildirilmeyip bir çevre örgütü tarafından iletilmiştir, Yırca halkı yakınlarına yeni bir termik santral kurulacağını öğrenmiş ve mücadeleye başlamıştır.[8]

Güney Ege Kırsal Kalkınma Ajansı’nın hazırladığı rapora göre tarım arazilerinin diğer sektörlere devri açık bir şekilde ifade edilmiştir.

“Bölgede öne çıkan sorunlardan bir diğeri de diğer sektörlerin tarım sektörü üzerindeki baskısının tarım arazilerinin amaç dışı kullanımına yol açmasıdır. Bölgedeki toplam tarım alanının 2005-2011 döneminde % 8 oranında azaldığı görülmekte, bu durumda özellikle 1. Sınıf tarım arazilerinin imara açılmasının oldukça büyük etkisi bulunmaktadır. Bunun yanında madencilik işletmeleri başta olmak üzere diğer sektörlerin tarım alanlarına müdahalesi de arazilerin sürdürülebilirliğini olumsuz etkileyen önemli unsurlar arasındadır. Bu bağlamda tarım arazilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak adına diğer sektörlerin tarım arazilerine müdahalesinin ve arazilerin amaç dışı kullanımının önüne geçilmesi gerekmektedir.”[9]

Ege bölgesindeki değişimi açıkça belirten bu paragrafta, tarım alanlarının nasıl el değiştirdiğini görmekteyiz.

AKP’nin diğer lokomotif alanı olan inşaat sektörü ise diğer sektörlere teması bir yana tarım alanlarının dönüşümünde yeni bir dönüm noktası yaratmıştır. TOKİ başta olmak üzere, devletin lokomotif gücünü kullanarak özel sektöre yer açtığı inşaat sektörü, özel firmaların girişleriyle tarım topraklarının dönüşümünü hızlandırmıştır. Özellikle Akdeniz bölgesindeki turizm ve toplu konut yapılarının artması bu alanda söylenebilecek bir değişimdir. Üretimden çekilen çiftçi sayısı bakımından Akdeniz Bölgesi ilk sırada yer alırken onu Orta Anadolu izlemektedir. Antalya’da son bir yılda, 2 bin 500 çiftçi faaliyetini sonlandırmıştır. Tarımdan çekilmenin nedenlerinden ilki olarak üretim maliyetlerinin artması yani gelirlerinin azlığı gösterilebilir. Ayrıca, devlet desteğinin kesilmesi ile gelecek endişesi yaşamaları ve güvencesizlik, tarım alanlarının daha kolay dönüşümünü sağlamaktadır.[10] Bu nedenle, tarım alanlarının turizm beldelerinde dönüşümü daha hızlı yaşanmaktadır. Güvencesizlikle yüzleşen köylü tarım alanlarını konut yapımına vermekte ve gelirlerini bu yolla sağlamaktadır.

Akdeniz Üniversitesi’nin yayınladığı bir alan çalışmasından alıntı bu gelişmeyi açıklamaktadır:

Kıyı kesimindeki tarım alanlarının arsa değerinin artışına paralel olarak, geliri sınırlı olan çiftçiler arazilerini satarak tarımdan vazgeçmektedir. … Güney Antalya Bölgesi […] bugün tarımda ürünlerinin neredeyse tamamını bölge dışından temin eder duruma gelmiştir. Tarım üretimi her geçen gün azalırken tarım alanları ve özellikle de turunçgil bahçeleri turistik yapılaşmaya terk edilmektedir.[11]

AKP dönemi boyunca uygulanan tüm tarımsal politikalar ve köylülerin işçileşmesi süreci beraberinde köylü direnişlerini de getirmiştir. 2005’de Manisa’da yapılan “Çiftçilerin Haykırışı Mitingi”, 2006 Ordu’da yapılan “Karadeniz Fındık Mitingi” en önemli örneklerdendir. Tarımsal geçimlik düzeyinin gerilediğini, küçük üreticiliğin azaldığını söylerken neden halen AKP hükümetinin destek aldığından da kısaca bahsetmek gerekli.

AKP, bir yandan tarımın dönüşümünü sağlarken, işçileşen köylülere yeni adresler sunmaktadır. Soma’da yaptığı gibi topraktan kopartılan köylüleri maden ocaklarına mecbur bırakmakta, Yırca’da yaptığı gibi tarımı bir geçim aracı olmaktan çıkarıp termik santrallerde çalışmayı zorlamakta, Antalya bölgesinde yaptığı gibi turizm sektörü üzerinden yeniden yapılandırıp hizmetler sektöründe yada inşaat sektöründe köylüleri çalıştırmaya mecbur bırakmaktadır. Bunu yaparken, hem çalışanları verilen çalışma koşullarına zorunlu kılmakta hemde çeşitli yardımlarla (yeşil karne, yakacak ve yemek yardımı, çocukların okul masraflarının karşılanması) kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. Bu nedenle, tarım üretiminin dönüşümü en temelde kapitalist sistemin işleyiş ve birikim koşullarına uygun şekilde dönüştürülmesine yaramaktadır.

Kautsky’e göre, tarımın geçirdiği dönüşümü anlamak için tarımı toplumsal üretimin mekanizmalarının bütününden ayırmamak gerekir. Yani tarım ve sanayi uzlaşmaz iki unsur değildir. Tek bir sürecin unsurları olarak ele alınmalıdır. Son dönem AKP politikaları üzerinden incelediğimizde de sadece tarım alanına bakarak kapitalist yapının işleyiş mekanizmalarını göremeyeceğimiz ortada. Bu süreç karşılıklı ilişkiler dolayımında çözümlenebilir.

Sonuç Yerine

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu tartışmaların bütününden “tarımın tasfiyesi” sonucunu çıkarmak doğru olmayacaktır.  Bu değişimin özünde açıkça gösterdiği, kapitalist tarımın yerleşik hale geldiğidir. Tarımsal üretim,  asıl konusu olan küçük üreticilik ve kooperatifçilikten çıkarılmış bir yandan büyük toprak sahipleri üzerinden işleyen diğer yandan küçük üreticiyi de tarımsal girdiler ve pazar koşullarıyla kendine bağımlı kılan, yerel ve uluslararası şirketlerle iç içe geçmiş küresel bir üretime dönüşmüştür.

Tüm bu saydığımız örneklerden, Ekin Değirmenci’in yüksek lisans tezinde de belirttiği gibi, Türkiye’deki tarımın kapitalistleşmesini ne Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ olarak adlandırabiliriz, nede Arighi’nin ‘mekânsızlaştırma yoluyla birikim’ kavramıyla. Yani yaşanan ne tam olarak tarımsal üretimi hakimiyeti altına alan büyük sermaye gruplarınca köylülerin topraklarından ayrılması sürecidir ne de doğal kaynakların özel mülkiyete dönüştürülüp kâr ve birikim nesneleri haline gelmelerini ve ne de sadece üretim girdilerinin metalaştırılması ile açıklayabiliriz.[12] Bu durumların hepsinin, iç içe geçmiş ve girift ilişki ağları üzerinden ve farklı mekânsal koşullara ve dinamiklere sahip coğrafyalar için değiştiğini söyleyebiliriz. Türkiye ise bunun için iyi bir örnek oluşturmaktadır.

Türkiye’nin, dünya kapitalist sisteme eklemlenme hali en temelde tarımsal üretimin biçimsel olarak değişmesini ve zamanla kapitalist formunu belirgin olarak oluşturmasını sağlamıştır. AKP hükümetiyle birlikte güçlenen neoliberal politikalar, tarımsal üretimde de keskinleşen dönüşümleri gerçekleştirmiştir. Ancak bu dönüşümler beraberinde toplumsal direnişlerin farklı ayaklarını oluşturmuştur. Her ne kadar bu direnişlerin ortaya çıkması bir anlam ifade etse de tarım politikaları karşısında direnişin güçlendiğini söylemek için henüz çok erken. Bunun için tüm işçi sınıfı olarak, tarımdaki küçük üreticilerden, sözleşmeli çiftçilere, mevsimlik işçilerden ücretsiz aile işçilerine, çiftçi sendikalarından HES mücadelelerine ve topyekun ekoloji mücadelelerine tüm ayaklarıyla birleşik bir mücadele alanı gerekmektedir.

 

Notlar:

[1] Emperyalizm, bu çalışmada kapitalizme içkin ve var olan bir süreç olarak tanımlanacak ve günümüz emperyalizmin görünür şekli olarak ise küresel kapitalizm tarif edilecektir. Her iki kavram da birbirine zıt değil geniş ölçekte Emperyalist kapsadığı bir küresel kapitalizm kastedilmektedir.

[2] Literatürde endüstriyel tarım yada kapitalist tarım olarak geçmekte. Ben endüstriyel tarımın, günümüz tarım ilişkilerini yeterince ifade edemediğini ayrıca metalaşma, mülksüzleşme ve işçileşme süreçlerini de içine alacak bir kavramın ancak kapitalizm ile yani kapitalist tarım ile ifade bulacağına düşünmekteyim ve bundan dolayı metin boyunca kapitalist tarım olarak adlandıracağım.

[3]Gürsel, Burak, “Marksizm ve Sınıflar Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleleri” içinde“Türkiye’de Kırda Sınıf Mücadelelerinin Tarihsel Gelişimi” sy. 306, Yordam Yayınları, ikinci baskı 2015 İstanbul

[4]Burada bahsetmeden geçtiğimiz konu “ilk-ilkel-ilksel birikim” sürecidir. Ancak Türkiye’nin kapitalistleşme sürecindeki ilksel-ilk yada ilkel birikim olarak adlandırılan süreci yine eklemlenme sürecine uygun yaşandığını söylemek mümkün.

[5]Benlisoy, Stefo “ Ekolojik müşterekleri savunmak ve kırda güvencesizleşmeye direniş” başlangıç dergi 2016.http://baslangicdergi.org/ekolojik-musterekleri-savunmak-ve-kirda-guvencesizlesmeye-direnis/

Toprak gaspıyla ile ilgili olarak “çitleme hareketi” diye adlandıran Stefo Benlisoy tarım alanlarının tasfiyesinin farklı biçimlerini sayarken kendi içinde farklılaştığını belirtir.

[6]“2013-2017 Stratejik Plan” Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yayınları.

[7]Normal kamulaştırmalarda, devletbilgi vermek durumunda ama acele kamulaştırmada böyle bir zorunluluk yok. Acele kamulaştrma ise savaş gibi özel durumlarda uygulanmaktadır .

[8]http://baslangicdergi.org/soma-ve-yirca-kizil-yesil-ittifakin-toplumsal-zemini-olcay-bingol-ve-basaran-aksu-ile-soylesi/

[9]http://geka.gov.tr/Dosyalar/o_19v5efjj5r471suva0q1o5hgs48.pdf, Güney ege kırsal kalkınma ajansı raporu

[10]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/426733/Ciftci_topragi_terk_ediyor.html , erişim tarihi Haziran 2016

[11]Meryem ATİK, Türker ALTAN, Mustafa ARTAR, Turizm Ve Doğa Koruma “Güney Antalya Bölgesi”: Gelişmeler Ve Sonuçları, Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 2006, 19(2),165-177

[12]Türkiye’de Tarımsal Dönüşüm ve Metalaşma, 2014 Ankara, Ekin Değirmenci Yayınlanmamış yüksek lisans tezi

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...