Türkiye kadın hareketi: Sözden, eyleme, eylemden çoğulculuğa (1) – Aksu Bora -

Zeynep Kuriş/JINHA

ANKARA – Türkiye’deki kadın hareketini son 40 yılını özetleyen Prof. Dr. Aksu Bora, “1980’lerde feminist hareket talepleri değil, sözü olan bir hareketti. 1990’larda kadınların ihtiyaçları üzerinden şiddetle mücadele ile geçti. 2000’lerde feminist hareketin İstanbul merkezli yapısı büyük ölçüde kırıldı. Çeşitlenme artık yalnızca kimlik çeşitlenmesi değil, sınıfsal ve politik çeşitlilik de müthiş biçimde arttı. Bu gün ise bizden farklı bir zamanda, farklı bir dünyada yetişmiş bir genç kadınlar kuşağı var” diyor.

Türkiye’de kadın hareketinin tarihi çok bilinmese de 150 yıl öncesine dayanıyor. Tekleştirilen homojen bir etnik kimlik yerine her kesimden kadınları kapsayan kadın hareketi Osmanlı’nın son dönemlerinde 19. yüzyıla dayanıyor. 1870’lerden başlayarak, söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve aile içinde saygın bir yer edinme hakkı, poligaminin ilgası, tek taraflı bir erkek hakkı olan boşanmanın kısıtlanması için mücadele başladı. Kadınlar kendi adlarıyla risale ve romanlar yazdılar, gazetelere okur mektupları gönderdiler, kendi dergilerini çıkardılar, erkeklerle polemiklere giriştiler, dernekler kurdular.

20. yüzyıl ve Kadınlar Halk Fırkası

Yirminci yüzyıl başlarında bu mücadele daha da şiddetlendi. Feminist kadın dernekleri sayıca arttı ve çeşitlendi. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı deneyimi kadınları siyasallaştırdı ve militanlaştırdı. Öyle ki, büyük mücadelelerle kadınlar üniversitede okuma, devlet dairelerinde memur, fabrikalarda işçi olarak çalışma haklarını kazandı. 1917 Aile Kararnamesi ile, Müslüman kadınlar da diğer cemaatlerin yanı sıra, poligamiyi kısıtlayan ve boşanma hakkını tanıyan ileri adımlardan yararlandı. Bu, İslam dünyasında bir ilkti. Oy hakkı, 1919’dan itibaren talep edilmeye başladı.

Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan örgütlü kadınlar, Cumhuriyetin kurulmasından sonra, ilk siyasi partiyi “Kadınlar Halk Fırkası” adıyla kurmak istedi. Hatta kuruldu ancak, geri adım attırılarak, Türk Kadınlar Birliği adıyla dernekleşmede kaldı.

Resmi söylem ve 1935-1975 arası suskunluk

Kadınlara yıllardır savundukları medeni hakları; 1930 ve 1934’te tanındı. 1935’te Türk Kadınlar Birliği, oy hakkının kazanılması ve ilk kadın milletvekillerinin TBMM’ye girmelerinin ardından kendi kendini fesh etmek zorunda bırakıldı. Türkiye’de cumhuriyetin üzerine demir perde çektiği kadınların 1935-1975 arasında hareketinden söz etmek olanaksız. Kadınlar hayır derneklerinde çalışmaya teşvik edilirler ve “Atatürk sayesinde Türk kadınları Batılı kadınların önüne geçmiştir” yollu resmi söylem, sonunda kadınları sessiz bir çoğunluğa dönüştürdü. 1968 hareketlerinde yer alan kadınlar uzun bir aradan sonra ilk dernekleşmeyi 1975’te İlerici Kadınlar Derneği’nin kurulmasıyla yaptı. Kadınlar solun kadın politikalarını sorgulamaya başladı.

1980’lerden 2000’lere

1980 askeri darbesinin ardından toplumsal muhalefet büyük bir darbe aldı. Bu dönemde kadın hareketi yükselmeye başladı. Cins yarası ile hareket eden kadınlar 1980’lerle birlikte feminist çıkışın anahtarı oldu. Türkiye’deki kadın hareketinin 1980 sonrasına öğrenci, öğretim üyesi ve aktif bir kadın hareketi üyesi olarak yakından takip eden Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aksu Bora ile konuştuk. Aksu, 1980’lerden 2000’lere mücadelenin aşamalarını anlattı.

-Kısaca 1980’lerde hangi talepler ekseninde mücadele yürütülüyordu? Örgütleme çalışmaları, eylemler… Ne boyuttaydı?

1980’lerde feminist hareket talepleri değil, sözü olan bir hareketti. Bunu nostaljik bir edayla söylemiyorum ama öyleydi işte. 1987’de Dayağa Karşı Yürüyüş’ün sloganları mesela, talep içermiyordu- ifşa ve red vardı: Haklı dayak yoktur, dayağa hayır… “Şiddet” gibi steril bir laf da yoktu da adlı adınca dayaktan söz ediliyordu. Bilinç yükseltme çok ciddiye alınıyordu- bu basitçe paylaşma ya da öğrenme değildi, kolektif bir özne inşa ediyorduk. Bugünden baktığımda söyleyebiliyorum bunu tabii.

O zaman ne yaptığımızın farkında olanlar vardır belki, ben değildim. Yine bugünden baktığımda, hissettiğimiz heyecanın, yüksek enerjimizin, birbirimize bağlanmamızın o zaman düşündüğüm gibi bir keşif hevesinden değil, bir dünya kurmakta olduğumuz sezgisinden geldiğini fark ediyorum- kendi kurduğunuz ve sizden büyük bir şeyin parçası olmak. Bu tecrübe kadar insanı dönüştüren, güçlendiren bir şey bilmiyorum. Çok kentli, Türk ve orta sınıftık- başka nasıl olabilirdi, kestiremiyorum. Sol muhalefetten gelen kadınlar da öyleydiler, öyle olmayanlar çok sonra geldiler.

-Orta sınıf dediniz, buna dönük “burjuva hareketi” eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sonradan hareketin kültürel iklimini yaratacak bazı yaklaşım ve alışkanlıklar kısmen sol muhalefet geleneğinden geldi, kısmen de o sırada oluştu. Bunların bazıları- mesela eleştirelliği nasıl anladığımız, akla ve bilgiye verdiğimiz acayip değer… Sonradan hareketi ketleyen, öğüten çarklara dönüştüler. Orta sınıflığımızla ilgili “burjuva hareketi” falan türü eleştirileri pek önemsemiyorum ama bu çarkları döndüren şeyin de orta sınıflıkla ilişkili olduğunu hissediyorum. Şimdiki aklımla o zamana dönebilseydim!..

-Dönebilseydiniz?

Yapılması gereken çok şey, yapacak pek az kadın vardı- cinsiyet eşitsizliğini ve ayrımcılığı hem keşfetmek hem de ifşa etmek gerekiyordu mesela, bunun için pek az aracımız vardı; kendi medyalarımızı oluşturduk, genişlemeye ve büyümeye çalıştık. Hem yapılar kurup hem de bunların alıştığımız türden yapılar olmamasını sağlamaya çalıştık- hiyerarşik olmayan bir örgüt nasıl olur, merkeziyetçilik nasıl engellenebilir, farklılıklarımızı silmeden bir arada durabilir miyiz… O zaman da tabii ki kadınların birbirlerinden farklı koşullarda yaşadıklarını falan söylüyorduk ama hareketin içinde tecrübe ettiğimiz farklar, esasen fikir farklarıydı.

-Sizi en fazla zorlayan yaklaşım, anlayış neydi?

Biz henüz çok azken bile anti feministler baya kalabalıktılar, ne tuhafmış. Hep cürmümüzden fazla yer yakmışız, Eylülizm falan türünden salak “eleştiri”lere de muhatap olduk, bekâret kontrollerini protesto için sosyal hizmetler il müdürlüğünün önüne gittiğimizde acil görevlerimizin neler olduğuna ilişkin nutuklar da dinledik. Düşmanlık, alaycılık, görmezden gelme karışımı bir şey vardı karşımızda. O zaman da (şimdi de) en çok kadınların anti feministliğine bozuluyordum- baya kişisel bir kırgınlık gibi yaşıyordum (ve galiba hala öyle!). Devletten ya da başkalarından taleplerimiz yoktu, muhatabımız asıl olarak kadınlardı.

“Talep” denebilecek ilk girişim, bildiğim kadarıyla, 1986 yılında Meclise verilen 4000 imzalı dilekçeydi. “CEDAW’ı imzaladınız, şimdi yasaları ona uyumlu hale getirin” diye özetlenebilecek bir şey. Bildiğiniz gibi, Medeni Kanunda önemli değişiklikler yapıldı bundan sonra. Aynı yıllarda, Ceza Kanununun 438. Maddesinin kaldırılması için çeşitli eylemler yaptık- biz Ankara’da baro ile birlikte bir toplantı düzenlemiştik diye hatırlıyorum, bir de “438’e Hayır” pankartıyla Sakarya caddesinde bir eylem yapmıştık. O madde, seks işçisi bir kadının uğradığı tecavüze indirim uygulanması ile ilgiliydi- “iffetsiz” olduğu için mühim bir kaybı yoktur gibilerinden bir şeydi. Çalışmanın koca iznine bağlanmasına karşı da İstanbul’da bir imza kampanyası yapılmıştı, hemen arkasından o madde de kaldırıldı. Yani talepler daha çok yasal düzenlemelerle, yasalardaki ayrımcı hükümler ve uygulamalarla ilgiliydi, değişiklikler de en çok burada oldu.

80’leri geride bıraktığınızda?

Feminist hareketin cürmünden fazla yer yaktığı esas yer, bana sorarsanız, politik örgütlerdir. Siyasal partiler, muhalif örgütler, sendikalar, meslek örgütleri… Önce çok yavaş ama giderek hızlanarak feminist etkiye maruz kaldılar. Oralarda örgütlü kadınlar feminist olmasalar bile cinsiyet ayrımcılığını mesele etmeye başladılar ve bunun etkisi müthiş oldu. Oralar erkekler için bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Yönetimi kadınlara bırakmış falan değiller, tacizler sona ermiş değil, cinsiyetçiliğe karşı eylem planları falan da geliştirmediler- ama başka bir şey oldu: kadınlar artık kendi adlarına konuşmaya ve seslerini yükseltmeye başladılar. Bir daha da geri çekilmediler.

-1980’lerden 1990’lara geçişte kadın hareketinin yürüttüğü mücadele nasıl ivme kazandı? Kazanımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

1990’larda feministler arasındaki farklılıklar, fikir farklılıklarının yanı sıra, kimlik farklılıkları da oldu. O yılların siyasal gündemini belirleyen iki mesele, “Kürt sorunu” ve “irtica” idi. Kürt hareketi içinde kadınlar ciddi bir dönüşüm geçirmekteydiler; başörtüsü yasakları nedeniyle politik eylemlere başlayan dindar kadınlar da bir sorgulama ve arayış sürecine girmişlerdi. Kürt hareketi dışında, bağımsız bir kadın örgütü kurulmuştu, Ka-Mer ve onun açtığı yol da çok önemli bir genişleme sağladı. Bu çoğullaşma ve karşılaşmalar, bütün tarafların kendisine yeniden bakmasına, bazen değişmesine, bazen de katılaşmasına yol açtı. O dönem için feminist hareketin başını çektiği bir kadın hareketinden söz etmek daha doğru olur sanıyorum. Kadınların politikleşmesinde ve kendi adlarına seslerini yükseltmesinde feminizmin açık bir etkisi vardı ama bu her zaman kadınların feministler haline gelmesi anlamına gelmiyordu. Cürmünden fazla yer yakmanın bir örneği daha! Feminist olmadığını altını çizerek söyleyen kadınlar bile, gündemine bizim getirdiğimiz meseleleri tartışır olmuştu. Dolayısıyla, erkekler de!

-Mücadelenin merkezinde ne vardı?

1990’lardaki gelişmelerden biri de feministlerin kadınların ihtiyaçları üzerinden örgütlenmeleriydi- ki bunun ana hattı tabii ki şiddetle mücadele oldu. Danışma merkezi ve sığınak odaklı örgütlenmeler (Mor Çatı 1989’da başı çekti) o dönemin ürünüdür. Feministler bu türden modeller geliştirirken, bir yandan devlete kadınlara yönelik şiddetle mücadeledeki görevini hatırlatıyor, bir yandan da bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyordu. Kadın sığınakları (sonradan adına konukevi dendi) ile ilgili yönetmelik hazırlanırken, feministler bu yılların birikimiyle sürece müdahil olmaya çalıştılar, kısmen başardılar da. Ama Türkiye’de mevzuatın üretilme süreçleri tuhaftır- teknokratlar meseleyi bildikleri için onlarla müzakere etmek daha kolaydır (özellikle sosyal çalışma alanında) ama ortaklaşılan metinler siyasilerin eline düştüğünde tanınmaz hale gelir (bunun çok sayıda örneği var- her birinde neredeyse sıfırdan başlamamız gerekti).

-2000’ler gelirsek ne söylersiniz?

2000’leri hakkıyla ve kısaca anlatmayı becerebileceğimi sanmıyorum, çünkü takip edilmesi son derece zor bir yayılma ve çeşitlenme var. Feminist hareketin İstanbul merkezli yapısı büyük ölçüde kırıldı (İstanbul’dakiler bunun ne kadar farkında, emin değilim!) Çeşitlenme artık yalnızca kimlik çeşitlenmesi değil, sınıfsal ve politik çeşitlilik de müthiş biçimde arttı. LGBTİ örgütler güçlendi ve müthiş bir dinamizm kazandı- onların feministler ve feminizm üzerindeki etkileri hiç hafife alınabilir gibi değil. Klasik sivil toplum kuruluşu türünden yapıların eğilip büküldüğünü, başka formlar yaratıldığını izleyebiliyoruz ki benim daha yakından bildiğim örnek, Kadın Koalisyonudur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden yüzün üzerinde kadın örgütünün gayet hareketli, değişken ve dinamik bir koalisyonu bu- hem iş üzerinde ortaklaşmalar var, hem bölgesel olanlar, hem koalisyonun tamamına ilişkin koordinasyon işi sürekli başkaları tarafından üstlenildiği için merkez durmadan değişiyor…

Bir de dijital ağlar ve “düğümler” ilginç görünüyor içinde bulunduğumuz zamanda. Ana yurdu saran demir ağlar gibi, çok katılımlı ve yaygın dijital ağlar ve bu ağların düğümlendiği noktalar var. Bu noktalar bazen İstanbul Sözleşmesi süreci gibi belirli bir eylemle ya da problemle ilgili olabiliyor, bazen de 5Harfliler türünden bir geniş havuz. Bunların nasıl bir kamusallık yarattıklarından emin değilim henüz- göreceğiz daha.

-Gelinen aşamayı, mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizden farklı bir zamanda, farklı bir dünyada yetişmiş bir genç kadınlar kuşağı var. Bir yandan bizden çok daha donanımlı ve becerikliler, bir yandan şaşırtıcı biçimde kırılgan ve vazgeçmeye hazır. Onların nasıl bir hareket yaratacaklarını da göreceğiz.

Aksu Bora kimdir?

Prof. Dr. Aksu Bora Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde dekan yardımcısı ve öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Aksu Bora, 3 Aylık feminist dergi  Amargi ve feminist yayınevi Ayizi’nin kurucularından ve editörlerinden. Uzun yıllar Türkiye feminist hareketi içerisinde aktif mücadele yürüten Aksu’nun yayınlanan Türkiye’de Feminizm, Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Hizmetleri Bağlamında Kadın Öznelliğinin Kurulması, Sıcak Aile Ortamı/Demokratikleşme Sürecinde Kadınlar ve Erkekler, Cumhuriyette Çocuktular: Bir Sözlü Tarih Çalışması, Mine Tan vd. ile birlikte, Boşuna mı Okuduk: Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği isimli kitapları bulunuyor.

Bu söyleşi Jinha websitesinden alınmıştır.

http://www.jinha.com.tr/tr/h/T%C3%BCrkiye_kad%C4%B1n_hareketi_S%C3%B6zden_eyleme_eylemden_%C3%A7o%C4%9Fulculu%C4%9Fa_1

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar