Trump ve küresel Weimar’ın çöküşü -

 

Trump’ın zaferiyle sonuçlanan seçimlerin sonuçlarına dair muhtemelen çok şey yazılıp söylenecek. Seçim sonuçlarına dair detaylı değerlendirmeleri elbet beklemek gerek. Ancak ilk etapta ve hızla birkaç gözlemde bulunmak mümkün. Görünen, Hillary Clinton’ın kendi seçmenini harekete geçirmekte ciddi zorluk yaşadığı, Siyahlar ve Hispanikler gibi Trump karşıtı hissiyatın güçlü olduğu toplulukları dahi sandığa etkili bir biçimde sevkedemediği. Bunda aslında şaşırtıcı bir şey yok. Zira Clinton, siyasal statükonun sağdan da (Trump) soldan da (Sanders) kıya sıya topa tutulduğu, iki müesses partide de siyasal sistem karşıtı bir “ayaklanmanın” cereyan ettiği, müesses siyasal nizama, “elitlere” dönük tepkilerin zirve yaptığı bir seçim kampanyası sürecinde statükonun, müesses nizamın adayıydı.

Clinton hanedanının bu üyesi, tam da kendini “sistem dışı” bir figür, bir “outsider” olarak konumlayan Trump’ın popülist seferberlik söyleminin dişine göreydi. Neoliberal politikaların, sanayisizleşmenin, krizin yoksullaştırdığı, kenara ittiği, dilsizleştirdiği kitleleri “beyazlık” ve “Büyük Amerika” gibi temalar etrafında kendi etrafına toplayan Trump için Clinton ideal düşmandı. Bankaların, siyasal “establishment”ın adayı olup “aşağıdakileri” heyecana getirmesi mümkün olmayan Clinton, Trump’ın “hedef kitlesi” açısından Amerika’da çürüyen, yolunda gitmeyen ne varsa onu temsil ediyordu.

Her şerde küçük de olsa bir hayır vardır derler. Amerikan seçimlerinin bizler açısından belki de ilk ve en esaslı sonucu, kimilerinin haklı olarak “aptalların antifaşizmi” de dediği “ehven-i şer” siyasetini, yani “beterin beterine” karşı güya “beteri” desteklemek gerektiği anlayışına karşı okkalı bir tokat olması. Radikalleşen, iyiden iyiye arsızlaşan sağ karşısında itibarsızlaşmış siyasal merkeze tutunmanın, statükonun bekçiliğine soyunarak çoktan göçüp gitmiş bir “eski normali” savunmanın yenilginin garantili yolu olduğunu görmüş olduk. Oysa daha Demokrat Parti için adaylık yarışı sürerken Bernie Sanders’ın Trump karşısında çok daha etkili olacağı söyleniyor, bu yönde kamuoyu araştırmaları yayınlanıyordu. Sanders’ın bizzat Demokratların parti aygıtını da karşısına alan ve beklenmedik bir biçimde yaygınlaşıp popülerleşen kampanyası, onun sınıfsal-sosyal eşitsizlikleri, siyasal sistemin çürümüşlüğünü hedef alan sol yahut “haysiyetli” popülizmi, Trump’ın seferber ettiği kitlenin önemli bir bölümüne hitap edebilirdi. “Ehven-i şer” Clinton’ınsa böyle bir şansı yoktu. Onun “müesses nizam” tarafından kutsanan adaylığı kendi tabanını harekete geçiremediği gibi Trump’ın hedef aldığı kitleyi de kendi etrafında konsolide etmesine olanak sağladı.

Kıssadan hisse: Sağın sağla baş başa bırakılması, siyasal saflaşmanın liberal-seçkinci seçenekle otoriter-muhafazakâr popülist seçenek arasına sıkışması, her türlü demokratik ve sosyal kazanım için en büyük tehlikedir. Solun radikalleşen sağ tehdit karşısında ve onu engellemek adına “merkeze” sığınması, radikal sağın örgütlemeye soyunup “ötekine” (Trump örneğinde bilhassa kadınlara, Müslümanlara, Siyahlara, Hispaniklere, queer bireylere, göçmenlere) yönelttiği öfke karşısında statükodan taraf olması, yenilgi yolunu açmaktır. “Güya “ehven-i şer” merkezden kopup o öfkeyi soldan örgütlemeye soyunmadıkça da Trumpgillerin zaferleri kaçınılmazdır.

Ancak mesele, siyasal stratejiyle, siyasal güç dengeleriyle de sınırlı değildir. 1990’lı yılların liberal iyimserliğinin yerini, 1930’lu yıllarla yapılan benzetmelere, küresel Weimar cumhuriyetinin müstakbel çöküşüne dair yorumlara bırakmış olması bir tesadüf değil. İşçi sınıfının siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gücünü kırmaya dönük bir siyasal proje olarak neoliberalizm üzerine temellenen Soğuk Savaş sonrası liberal-parlamenter demokrasiler, birer birer çatırdıyor. İşçi sınıfının sınıf olarak eyleyebilme kudretindeki muazzam düşüş, sömürge karşıtı ya da antiemperyalist mücadelelerin (Ortadoğu’da mezhepçi-fundamentalist şiddet, Sahra altı Afrika’da savaş beyleri arasında bitimsiz iç savaşlar biçimini alarak) yozlaşması, demokrasileri içeriksizleştirerek “demokratsız” bırakıyor.

Liberalizm, sistematik köleciliğin ya da emekçilerin (1845-1852’de İrlanda’daki “büyük kıtlık” misali) açlıkla terbiye edilmesinin savunusunu, mülkiyet ve özel alanların devletin “despotik” müdahalesine karşı korunması adına üstlenebilen bir düşünce sistemiydi. “Kendi başına bırakılsa”, yani mesela köle ve sömürge haklarının ayaklanmalarının ve emekçilerin direniş ve mücadelelerinin basıncı olmasa, doğumundan gelen bu seçkinci-aristokratik niteliğini muhtemelen muhafaza edecekti. Bu anlamda liberal-parlamenter demokrasilerin doğuşu, liberalizmin kendi doğrusal evrimiyle değil, bu iki tarihsel dalganın karşı basıncıyla mümkün oldu. Bu iki mücadele dalgasının (elbet şimdilik kaydıyla) geri çekilmiş olması, meydanı sağa, yani liberalizmin seçkinci damarıyla güya ona karşı olan radikal-aşırı sağın muhafazakâr popülizmine bırakıyor. Sağın sağla mücadelesi sürecindeyse liberal-parlamenter demokrasiler çürüyor.

Dolayısıyla otoriterleşmenin, demokraside yaşanan erozyonun müsebbibi siyasal değil, esas itibariyle toplumsal-sınıfsal güç dengelerinde “alttakiler” aleyhine yaşanan muazzam kırılmadır. Bu güç dengelerinde ezilenler ve emekçiler lehinde bir değişim yaşanmadan bu otoriter dalgaya takoz konulabilmesi, tıpkı 1930’lardaki gibi, mümkün olmayacaktır.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar