Tel Ebyad: Fırsatlar ve Tehditler -

 

YPG/J ve onlarla birlikte hareket eden Arap muhaliflerden oluşan Burkan el-Fırat güçleri IŞİD’in elindeki Tel Ebyad’ı (Kürtçe Gıre Spi) dün akşam üstü ele geçirdi. Çok hızlı gelişen bir harekât sonucunda gelen bu zaferin derin stratejik neticeleri olduğu aşikâr.

Tel Ebyad, Akçakale’nin tam karşısında bulunan küçük bir şehir. Sınır hattındaki birçok yerleşim gibi ortadan geçen sınır, bu şehrin nüfusunu Türkiye tarafında kalan akrabalarından ayırmış. 2012’de muhaliflerin, 2013’te Nusra ile Ahrar-üş Şam’ın ve 2014 başında da IŞİD’in eline geçen bölge, Akçakale sınır kapısına yaklaşık 100 km mesafedeki IŞİD başkenti Rakka’yı Türkiye’ye bağlıyordu. Hızla hatırlamakta fayda var, bundan tam bir sene önce IŞİD Musul’u ele geçirerek en büyük atılımını gerçekleştirmişti. Oradan elde ettiği ağır silahları süratle Suriye’ye taşımış ve Kobani Kantonu’na büyük bir saldırı gerçekleştirmişti. Ancak YPG/J güçlerinin Kobani şehrindeki inatçı direnişi ve bu direnişin dünya kamuoyuna mal olmasıyla Koalisyon hava kuvvetlerinin yoğun bombardıman yapmak zorunda kalmasıyla bu saldırı bertaraf edilmişti. Suriye’nin doğusunda geçtiğimiz sonbahar sonundan itibaren Tel Hamis ve Rabia sınır kapısının Kürt güçlerinin eline geçmesiyle Rakka Musul bağlantısı kesilmişti. Coğrafyanın düzlüğü sebebiyle koalisyonun hava saldırıları IŞİD’in lojistik hatları üstünde çok etkili oldu. Bu açıdan Rakka özellikle Tel Abyad üstünden nefes almaya devam edebildi.

IMG_0987Tel Abyad’ın düşmesiyle IŞİD’e burası üzerinden eleman ve ikmal akışı kesilmiştir. Kobani ve Cizire Kantonları arasında ilk defa coğrafi süreklilik sağlanmıştır. Bu da Rojava’daki kurumsallaşmanın güçlenmesi ve askeri açıdan önemli bir stratejik derinlik kazanımı anlamına gelir. Her ne kadar bazı İslamcı gruplar ortak bir açıklama ile YPG’nin etnik temizlik yaptığını iddia etmiş de olsalar sahadan gelen haberler o doğrultuda değil. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de bunu yalanladı. Ayrıca YPG’nin Araplardan oluşan bazı ÖSO birlikleriyle hareket etmesi de işlerin o şekilde yürümediğinin en açık kanıtı olarak ortada duruyor. Aynı zamanda YPG’nin bölgede yaşayan Araplara Cizire Kantonu’na sığınabilecekleri yönündeki açıklamasını da not etmek gerekir.

Peki tüm bunlar olurken Türkiye’nin IŞİD’e karşı tutumu nasıl açıklanmalı? Türkiye, uluslararası toplum önünde hasım olarak tanımladığı IŞİD’i iki açıdan ehven-i şer saymaktaydı. Birincisi, bu örgüt Kürtlerin Rojava’da bir özyönetim kurmaları ve kurumsallaşmaları önündeki en büyük engeldi. İkincisi, IŞİD, Suriye’nin doğusu ile Irak’ın batısında denetim altında tuttuğu bölge aracılığıyla İran’ın Akdeniz’e uzanan nüfuzunun önünde bir set işlevi görmekteydi. Özellikle mezhepçi-kültürel nüfuza dayalı bir pozisyonla şekillenen dış politika açısından orta-uzun vadede tehdit olarak algılansa da IŞİD, “düşmanın düşmanı” olarak yarı dost unsur olarak telakki edildi. Suriye’de esas destek verilen unsurlarsa IŞİD’in can düşmanı olan ve onunla mücadele eden Müslüman Kardeşler’e yakın ÖSO grupları, Ahrar-üş Şam gibi diğer selefi örgütlerdi. IŞİD’e verilecek doğrudan destek Suriye’deki esas müttefiklerin kaybı anlamına gelirdi. Ayrıca uluslararası dengeler de buna cevaz vermemekteydi. Bir NATO ülkesi olarak Türkiye’nin bu ikircikli tutumu özellikle ABD cenahında hiç hoş karşılanmadı. IŞİD’in Türkiye üzerinden kaçak petrol sattığı, lojistik destek sağladığı iddiaları Washington’da dile getirildi. Ancak yine de Türkiye’nin bir müttefik olarak vazgeçilemeyecek ağırlığı sebebiyle Obama yönetimi doğrudan karşıya almak yerine YPG/J unsurlarına (Musul’un düşmesi ve Kobani kuşatmasından itibaren) sahada hava desteği sağlamakla yetindi. Daha da önemlisi Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir tampon bölge oluşturularak Esad rejimini düşürmeye yönelecek ihtiraslı projelerine destek verilmedi. Sınırlı sayıda muhalifin Türkiye’de eğitilmesini öngören eğit-donat faaliyeti ile nisbi bir denge oluşturulmasında karar kılındı.

Burada bir parantez açacak olursak ABD ve Batı, PKK’den ve ona müttefik unsurlardan hiç hazzetmemektedir. Ancak seküler nitelikli bu hareketin insanlık düşmanı IŞİD’e karşı mücadeledeki olağanüstü performansı Batı kamuoyunda bir teveccüh yaratmıştır. Ayrıca sahada IŞİD’i dengeleyebilecek en önemli güçlerden birisi olması bu desteğin alt yapısını hazırladı.

AKP hükümeti IŞİD militanlarının sınırlarda rahat hareket etmelerine izin verdi; zaman zaman nakillerine imkân sağladı. AKP’nin sınır kapısını da açık tutarak (Tel Ebyad’a düne kadar elektrik de verilmekteydi) dolaylı destek sağladığı IŞİD’le kurduğu karmaşık ilişkiyi bu minvalde özellikle de Niğde saldırısını, “beş-altı roket attırılıp gerekirse müdahale bahanesi yaratılır” sözlerini, konsolosluk-rehine krizini, Süleyman Şah Türbesi’nin boşaltılmasını, HDP’ye yönelik son bombalı saldırıları hatırlayarak okumak gerekir. Bu sayılan olaylardaki iki taraf arasındaki gerilimli ilişkisellik ortadaysa da özellikle HDP’ye yönelik saldırılar çıkar birlikteliğinin nişânesidir. Fakat IŞİD, kendisini kullanmak isteyen AKP’nin Suriye’deki zaaflarının farkındadır. O da AKP’den istifade etme peşindedir. Bu zaaflardan yararlanıp kendisine yönelik ağır bir baskının yokluğunda Türkiye içerisinde etki alanını genişletmek ve kadro devşirmek için faaliyet yürütmektedir. IŞİD’in 2014 başında Türkiye’ye yönelttiği açık tehditler de unutulmamalıdır. Bu iki hasmın ilkesiz ittifakı konjonktüreldir. Bu konjonktür ortadan kalktığında ve IŞİD silahlarını Türkiye’ye döndürdüğünde Suriye’de ve bölgede Kürtlerle çözüm süreci üzerinden sağlanabilecek bir birlikteliğin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

IŞİD ve Türkiye arasında sadece Cerablus (Karkamış’ın karşısı) ve Azaz’ın doğusu arasındaki bölge IŞİD’in elinde kalmıştır. Fırat’tan Dicle’ye yani Karkamış’tan Cizre’nin ötesine kadar kuş uçuşu yaklaşık 400 kilometrelik sınır YPG/J tarafından kontrol ediliyor. Bu IŞİD’e karşı bir tampon bölge oluşması ve Türkiye’nin en uzun sınırının YPG/J ile olması anlamına gelir. Mesele güvenlik açısından nerede durduğunuz ve güvenlik kavramını nasıl anladığınızla alâkalıdır. Eğer “güvenlik tüm şiddet türlerinin yokluğu” idealiyse buna ulaşmada YPG/J’nin zaferi halklar açısından somut bir ileri adım teşkil etmektedir. Tüm bu bağlamda değerlendirildiğinde seçimlerin sonucunda AKP’nin zayıflaması ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin hamleleri bölgede yeni fırsatların ve tehditlerin önünü açmıştır.

Başlıca fırsat HDP’nin demokratik alanda, YPG/J’nin ise IŞİD karşısında kazandığı başarının halklar nezdinde hakiki bir barışma ve kardeşleşme imkânını açığa çıkarmasıdır. Bu imkân iyi kullanılırsa sadece Türkiye’deki değil Ortadoğu’daki tüm devrimci-demokrat güçlerin siyasal-toplumsal karşılıkları açısından bir sıçrama gerçekleştirilerek karşı devrimci güçler geriletilebilir. Buna mukabil ortaya çıkan en bariz tehdit ise bölgedeki karşı devrimciliğin mızrak başlarından IŞİD’in, Tel Abyad’da yaşadığı aşağılayıcı yenilginin sonuçlarını tersine çevirmek için -AKP’nin gerileme döneminden de yararlanarak- girişebileceği cüretkar eylemlerdir.

Bu tarihi kırılma uğrağında, bölgemizdeki tüm devrimci demokrat güçlerin söz konusu fırsat ve tehditlerin farkında olarak siyaset yapması, ittifaklarını şekillendirmesi kaçılamayacak bir sorumluluk olarak omuzlarımızda durmaktadır.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar