strateji sorunu ve hak mücadeleleri: bir perspektif olarak “kamusallaştırma” – ümit akçay & bert azizoğlu” -

 

Soma katliamının üzerinden altı, Torunlar GYO’dakinin üzerinden iki aydan fazla ve en son Ermenek’tekinin üzerinden bir aya yakın bir süre geçmesine rağmen, iş cinayetleri ve Yırca’da tanık olduğumuz gibi doğa katliamları, gün be gün artarak devam ediyor. Bu yazıdaki çıkış noktamız, meselenin böylesine yakıcı olmasına rağmen, emek hareketinin ve genel olarak toplumsal muhalefetin henüz somut, elle tutulur bir alternatif geliştirememiş olması ve yeterince güçlü bir karşı duruş sergileyememesi. Bu eksikliği giderme çabalarına bakıldığında, madencilik, inşaat ve enerji gibi riskli sektörlerde iş cinayetlerinin önlenmesi için nasıl bir modelin talep edilmesi gerektiği üzerine yapılan tartışmalar öne çıkıyor.

Başlangıç.Org’daki “Kamulaştırma mı? Kamusallaştırma mı?” yazısından sonra, Stefo Benlisoy’un yine bu sitede, Deniz Yıldırım ve Aziz Çelik’in ise Birgün’de kendi çerçevelerinden yaptıkları katkıları ve kamulaştırma talebinin gündeme getirilmesini anlamlı buluyoruz. Bu tartışma çerçevesinde, gündeme getirilen kamulaştırma taleplerinin içeriklendirilmesi açısından ve özellikle #MadenlerdeSivilDenetim gibi girişimlerin şekillendiği bir süreçte bu tartışmayı geliştirmenin verimli olabileceğini düşünüyoruz. Bu amaçla dört başlıkta tartışmayı genişletmeyi önereceğiz: (i) “kamusallaştırma” önerisini detaylandırma, (ii) bu öneriyi gündeme getirmemizin gerekçelerini ve önerinin oturduğu bağlamı açıklama, (iii) tartışmayı geliştirmek için yanıtlar bulmamız gereken sorulara işaret etme ve (iv) tartışmayı genişletebileceğimiz muhtemel alanları sıralamak.

tartışma için kavramsal temizlik

Kavramın tarihsel kökenine inmek ya da teorik düzeyde tartışmasını yapmak başka bir yazının konusu olsun. Burada üzerinde durmak istediğimiz nokta, “kamusallaştırma”nın genel olarak sol siyasetin zayıf olduğu bir alan olan somut, uygulanabilir alternatif politikalar önerme konusunda işlevli olup olmayacağı. Ancak bunun için kamusallaştırma ile ne kastettiğimizi netleştirmemiz gerek.

Önceki yazımızda, kamusallaştırma önerisin iki somut öneriyle gündeme getirmiştik: (i) kritik sektörler için çalışanların kendi belirleyecekleri kanallarla yönetime katılmaları ve (ii) bu sektörlerdeki işletmelerin bağımsız izleme komiteleri tarafından denetlenmeleri. Kamusallaştırmayı kamulaştırmadan farklı bir öneri olarak gündeme getirmek istememizin nedeni, yeni bir kelime ile aynı şeyi anlatmak değildi. İçerik farklılıklarını da vurgulamaya çalıştık. Örneğin alternatif bir talep olarak yaygın şekilde savunulan “kamulaştırma” hukuki olarak devletleştirme ile aynı anlamda kullanılıyor. Kamusallaştırma ise, İngilizce’deki “common” kavramını karşılığı olarak Türkçe’de kullanılan “müşterekleştirme” ile eş anlamlı kullanıyoruz.

Bu çerçevede temel derdimiz “kamusallaştırmayı” sosyal hak mücadelelerinin yürütülmesinde ve taleplerin formüle edilmesinde bir bakış açısı olarak kullanmanın mümkün olup olmadığını tartışmak. Bu kısa açıklama sonrasında, meseleyi daha da açmak için bu tartışmanın geliştiği bağlamı da vurgulamamız gerekiyor.

strateji sorunu ve solun sıkışmışlığı

Kapitalizm sonrası bir topluma nasıl ulaşılacağı konusu, strateji merkezli tartışmaların özünü oluşturuyor. Kabaca, “siyasi iktidar” merkezli makro strateji ile “kurtarılmış adalar” odaklı mikro stratejiler, önümüzde duran iki temel model. Strateji sorunu bu şekilde ölçeklendirildiğinde, bu ikisi arasında kalan bölgeye dair söz söylemek, otomatik olarak “reformizm” olarak kodlanabiliyor.

Oysa çözümleri devrim (ya da iktidarı ele geçirme) sonrasına erteleme ile arkadaş grupları olarak kısmi çözümler arama arasında bir hat tutturmadan, soldan bakarak inandırıcı ve somut politika alternatifleri üretmek mümkün görünmüyor. Geniş anlamda sol’un neoliberalizmin saldırısı karşısında sürekli gerilemesinin ve kapitalizmin tarihinin en önemli krizlerinden biri yaşanmasına rağmen güçlü bir karşı koyuşun ortaya çıkmamasının temel nedenlerinden biri de bu.

Ancak makro ve mikro stratejilerin arasındaki bu gri alan, bir “mayın tarlası” niteliğinde. Bu alana dair strateji üretmenin, sistemin aksayan yönlerini onarmaya hizmet edebileceği riski, solun çekingenliğinin gerisinde yatan önemli nedenlerden biri. Diğer yandan bu gri alan, sistemin yapısal kısıtlarıyla kuşatılmış durumda.

Ancak bu gri alana dair stratejilerin yokluğunda solun pozisyonu sadece sürekli savunmacı bir konumda kalmıyor, aynı zamanda hızla değişen gündemin peşinden koşmaya çalışırken bu gündemlerin arasında kaybolmayı da beraberinde getiriyor. Bu çıkışsız girdaptan kurtulmak için yapılması gereken “teorinin saflığında yıkanmak” dışındaki alternatifler üzerinde ciddiyetle durmaktan başka bir şey değil. Aşağıda, böyle bir çabanın bir parçası olarak, karşılaşılabilecek sorunlara kısa kısa değineceğiz.

gri alandaki mayınlı tarlalar!

Sosyal hak mücadelelerinin, günümüzde işçi hareketinden kent hakkı mücadelelerine kadar pek çok sosyal hareketin ortak unsuru olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu tip hak mücadelelerinde bütünlüklü talebin ne olması gerektiği konusuna gelince mesele göründüğü kadar kolay olmayabiliyor. Burada, sözünü ettiğimiz gri alandaki iki temel “mayına” dikkat çekmekle yetineceğiz: özyönetim ve mülkiyet sorunu.

 özyönetim ve işçi denetimi

Çeşitli işçi yönetimi deneyimleri ya da aynı anlamdaki işgal fabrikaları, çalışanların yönetimde söz sahibi olmasının otomatik olarak işçilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi anlamına gelmeyebileceğini gösteriyor. Örneğin Almanya’daki neoliberal dönüşüm, işçi sendikalarının da bir düzeyde yönetimde söz sahibi olduğu 1990’lı yıllarda gerçekleşti. Bir diğer örnek, İspanya’nın Bask Bölgesi’nde 1956 yılında kurulan ve bugün 147 şirketi bünyesinde barındıran ve 80.000 çalışanı olan Mondragon işçi kooperatifi. Bu deneyim de kuruluşundaki özelliklerinin çoğunu, diğer firmalarla rekabet etme zorunluluğu nedeniyle giderek yitirmek zorunda kaldı.

Dolayısıyla, kamusallaştırma önerisinin bileşenlerinden biri olan özyönetim talebinin en önemli sınırlılığı, bu üretim birimlerinin piyasa rekabetine tabii olmalarıdır. Piyasa rekabeti, firmanın iç organizasyonundan bağımsız olarak (demokratik ya da kapitalist) her bir firmanın üzerinde olan daha ucuza üretme baskısını ifade eder. Sonuçta, rekabet baskısını ortadan kalkmadan (ya da en azından hafifletilmeden) girişilecek özyönetim deneyimlerinin ciddi sorunlarla karşılaşması muhtemel.

mülkiyet sorunu

Kamusallaştırma önerisi için tartışılması gereken bir diğer başlık mülkiyet sorunu. Zira sürekli karşımıza gelen devletçilik-özelleştirme ikilemini aşmak için bu şart. Bu anlamda 1990’lardaki özelleştirme furyasında Kardemir’in işçilere satışı, olumsuz bir örnek olarak karşımızda duruyor. Her ne kadar özelleştirmelere karşı yükselen muhalefeti bastırmak için kullanılan bir yöntem olsa da, Karabük-Kardemir’in işçilere satılmasının kendisi, yani işçilerin yönetimde olması durumu, zaman içinde işçilerin lehine sonuçlar doğmasını garantilemedi. Benzer bir durum Anglosakson coğrafyada yaygınlaşmakta olan çalışanları hissedar yapma uygulamaları ve daha genel olarak batıda sendikaların emeklilik fonları üzerinden şirket sahibi konumuna gelmeleri için de söylenebilir.

Yapısal olarak (i) özel mülkiyet, (ii) işçi ortaklı ya da işçi yönetimindeki mülkiyet, (iii) kamu mülkiyeti veya (iv) kamu mülkiyetinin işçi katılımı ve bağımsız denetim ile desteklenmiş halleri gibi farklı seçenekler, işçilere üretim faaliyetinde söz hakkı vermesi açısından, en azından teorik olarak, farklı imkânlar sunuyor olabilir. Fakat bu potansiyelin gerçekleşebilmesinin ana motoru etkin bir kolektif birliktelik ve  sosyal hak mücadelesidir. Bu bağlamda kamusallaştırmayı, bu birlikteliği şekillendirebilecek işlevli ama geliştirilmesi gereken bir öneri olarak tahayyül ediyoruz.

ileri tartışma için başlıklar

Bu kısa denemeyi sonlandırırken tekrar edelim. Derdimiz hâlihazırdaki sistemi sürdürülebilir kılmak ya da eksikliklerini gidermek değil. Ancak güncel deneyimle bir kere daha ortaya çıktığı gibi, kapitalizmin yaşadığı krizlerle kendiliğinden sonlanmayacağını da biliyoruz. Bu nedenle strateji sorununu bir kere daha gündemimize almayı ve bu çerçevede somut uygulanabilir alternatif önerilerini, daha genel hedeflerin birer kurucu uğrağı olarak ele almanın kritik olacağını düşünüyoruz. Bu bağlamda kamusallaştırma, reform ve devrim arasındaki köprüyü müşterek, dönüştürücü, yapıcı ve üretici kapasiteyi arttırarak kurabilir. Bu yüzden kamusallaştırma perspektifinin hayatın farklı alanlarında, farklı zorluk derecelerindeki konulara uyarlanmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Bu çerçevede Gezi’den bu yana seçim denetimi girişimlerinden, park yönetimine kadar birçok yeni deneyim kamusallaştırma çerçevesi altında incelenebilir.  Özellikle mevcut haliyle devletin, devletçi bir dille telaffuz edilen değişim önerilerine kayıtsız kalacağı, hatta karşı olacağı dikkate alınırsa,  kamusallaştırmanın sadece teorik bir alternatif olmadığını; aksine yakın gelecekte git gide yaygınlaşacak bir pratik olma potansiyeli taşıdığını söyleyebiliriz. Haliyle bu tartışmayı ilerletmek sadece alternatif bir geleceği hayal edebilmek için değil, hem tarihsel deneyimleri analiz etmek hem de güncel girişimleri anlamak için de yararlı olabilir. Bu çerçevede, örneğin Yeni Çeltek, Alpagut ve Kozova gibi deneyimleri daha sistematik bir şekilde incelenebilir ya da Rojova’daki deneyim bu gözle yeniden ele alınabilir.

Kısacası, yukarıda bir kısmına işaret edebildiğimiz sorunların farkında olarak, kamusallaştırma perspektifinin, sosyal hak mücadeleleri için bir yaklaşım tarzı oluşturup oluşturamayacağını tartışmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Madencilik, enerji ya da inşaat sektörleri gibi aciliyet gerektiren alanların yanında, kamusallaştırma bağlamında farklı alanları da düşünebiliriz. Bunlardan bazıları şunlar:

  • Hükümetin gündeminde olan meraların özelleştirilmesine karşı, çiftçi kooperatifleri temelli kamusallaştırma pratikleri mümkün mü?
  • Herkesin daha da borçlandırılarak sisteme sarsılmaz bağlarla bağlandığı finansallaşma çağında, bankacılık sektörünün ve “paranın” kamusallaştırılması ve demokratikleştirilmesi mümkün mü?
  • Eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal sorunların çözümünde kamusallaştırma bize çözüm için bir anahtar sağlayabilir mi?
  • Parklar, yeşil alanlar ve genel olarak kent alanının metalaşması karşısında müşterekleştirme pratiklerinin olanakları ve sınırlılıkları nelerdir?

Sorular çoğaltılabilir, ancak bir yerden sormaya ve tartışmaya başlayalım dedik.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar