Soykırım ve ölülerin siyaseti: “Düşman kazanacak olursa…” -

 

“Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan.”

Tayyip Erdoğan’lı Çanakkale klibini Walter Benjamin’in bu meşhur cümlesini zihninizde tutarak (sabrınız varsa) bir kere daha izleyin.

Çanakkale’de ölmüş askerleri mezardan kaldıran, “emret komutanım” diye tekmil verdiren reklam filmini.

Tekmil bitince, “Başkomutan” sıfatını da taşıyan Erdoğan çıkıyor sahneye ve  o “davudi” sesiyle “ya dağıt kimsesiz kalan sürünü ya çobansız bırakma Allah’ım” mısraını da içeren şiiri okuyor. Aranan çobanın kim olduğu üzerine fazla söze gerek yok.

Önce (“üst akıl” değil de) bir “üst ses” olarak, sonra da başrolde Erdoğan, yaşayanlarla ölüleri birleştiriyor, “yaşayanlarla ölüler arasında bir sözleşme” olarak milleti cisimleştiriyor.

Erdoğan bunu ilk kez yapmıyor. İstanbul’da Tokatlılarla gerçekleştirdiği buluşmada salona girerken, Çanakkale’ye on beş yaşındayken gönderilen çocuk askerleri temsilen, o dönemki üniformayı giymiş ve Rabia işareti veren çocuklarca karşılanmıştı.

Bu ve benzer ritüellerle Erdoğan, ölüler ve yaşayanları “şehadet kültü” aracılığıyla “başkomutanı” olduğu millet potasında eritiyor. Ölülerle yaşayanlar adına iletişime geçtiği iddiasıyla onları bugünkü siyasal hesapları adına “diriltiyor”.

“Ecdadı” dilinden düşürmeyişinin nedeni bu. “On altı Türk devleti” temalı parodilerin de…

Bu ritüellere, Erdoğan’ın “ecdat ilkesine”, yani yaşayanların ölülerle konuştukları, ölülere hitap ettikleri ve kendi haklılıklarını ölülerden devşirdikleri bu anlayışa gülüp geçmeli ya da Marx’ın (aslında elbet İsa’nın) deyişiyle “ölüleri kendi ölülerini gömmeleri için” bırakmalı mıyız?

Erdoğan’ın anarak ve “dirilterek”, aslında başkanlık kampanyasının bir aksesuarı kılarak siyaset meydanına sürdüğü ölüleri boş mu vermeliyiz?

Yoksa (Erdoğan’ın bilincinde olduğu üzere) siyasetin sadece yaşayanlarla değil, ölülerle de ilgili olması nedeniyle ölüleri ciddiye mi almalıyız?

Ölülerle uzlaşmak ya da onları diriltmek için değil, biz yaşayanlar da ölüler gibi tahakküm ve sömürünün kurbanları olduğumuz, onlarla birlik olduğumuz için.

Onların hatırasını güncel siyasal çıkar ve hesapları için yağmalayan düşmana teslim etmemek için. Çünkü Adorno’nun bir keresinde dediği gibi, “uygarlıktaki ilerlemenin faturasını ödeyenlerin sahip olduğu en temel insan haklarından birisi de hatırlanma hakkıdır.”

Marx, insanların kendi tarihlerini kendilerinin seçmediği koşullarda yaptıklarını söyler. İşte bu bizim seçmediğimiz “koşullar”, bize ölülerin mücadele ve yenilgilerinden kalan mirastır. O mirasla ne yaptığımızsa basbayağı politik bir meseledir. Hatırlamak siyasi bir mücadele alanıdır.

Kimin nasıl hatırlanacağı bu mücadelenin konusudur: Muktedirler tarihte kazananların safında yer alır, onlarla empati kurarlar. Onları yüceltir, muzaffer olanların kurbanlarını da ya unutturur ya da ancak “emret komutanım” dedikleri bir itaat konumuna sürüklerler. Bu tehdide, yani ölülerin hâkim sınıfın kullandığı bir araç haline gelme tehlikesine karşı muhakkak durulmalıdır.

Sosyalistlerse tarihe köleleştirilmiş atalarının gözleriyle bakarlar. Bu, ölmüş kuşaklara olan sorumluluğun gereğidir. Çünkü ölüler düşmanın eline geçtiklerinde ikinci defa öleceklerdir. Soykırım kurbanlarının soykırım her inkâr edildiğinde bir kez daha katledilmesi gibi…

Dolayısıyla bizim, ölülerimizin düşmanın zafer alayında yerlerde sürüklenmesine mani olacak devrimci bir hatırlama politikasına ihtiyacımız var. Ölmüş kuşakların zulme karşı geçmiş mücadelelerini tam da bu zulümden hesap sormak için anımsayan bir hatırlama siyasetine…

Devlet ritüellerinde olduğu gibi “geleneği” muhafaza edip donduran değil, geçmişi gelecek aracılığıyla kurtaran; uzlaşmayı, barışmayı değil de hesap sormayı hedefleyen aktif bir hafıza siyasetine…

Emperyalistler arası bir çıkar kapışmasının kurbanı olan ölmüş askerleri de soykırımı da hatırlamanın anlam ve hedefi işte bu olmalı… Ölüleri düşmanın kibrinden kurtarmak, tarihe devletin ve muktedirlerin değil, mağlup olan zincire vurulmuş atalarımızın gözlerinden bakmak… 24 Nisan bu nedenle bir “anma” değil, basbayağı devrimci bir hatırlama eylemi. Çünkü “düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan.”

(Ölülerin siyasetteki yeri için temel bir eser olarak bkz. Mark Neocleous, Canavar ve Ölü, çeviren Ahmet Bekmen, H2O Kitap, İstanbul, 2015)

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar