Soykırım Nedir? -

Soykırım bir insan grubunun bir hükümet tarafından sistematik olarak zulme uğraması ve imha edilmesini içeren kompleks bir süreç olarak tarif edilebilir. 20. yüzyılda yaklaşık olarak 40 ile 60 milyon arasında savunmasız insan planlı soykırım politikalarının kurbanı olmuştur. Darfur, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Myanmar ve Suriye’de alevlenen soykırım hadiselerinin eşlik ettiği 21. yüzyıl bu açıdan daha iyi başlamamıştır. Soykırımı ben, insanların kişisel özelliklerinden ya da belli eylemlerin içinde yer almalarından dolayı değil de, bir gruba mensup oldukları varsayımı ve isnadıyla zulme uğramaları ve yok edilmeleri olarak anlıyorum. Her ne kadar soykırımı niceliksel olarak değerlendirmek pek anlamlı olmasa da, açıktır ki soykırım süreci her zaman bir toplumu bir bütün olarak ilgilendirir; ve soykırım çoğunlukla soykırıma maruz kalmış toplumların önemli ve sıklıkla ciddi bir kesimini yok eder. Ayrıca hedef olarak seçilmiş gruplar arasında etnik, dinsel, politik, cinsel vb. ayrımlar yapmak da pek bir anlam ifade etmez. Soykırım süreçleri esasen planlı bir kötülük içerir ve yıkıcıdır çünkü bir grubun tüm üyelerini, çoğunlukla davranışlarına bakılmaksızın zulmedilen ve öldürülen en masum ve savunmasız insanları hedef alır. Soykırım daima kitlesel ve vahşi bir kolektif suça işaret eder. Bu nedenle savaş, iç savaş ya da katliam gibi diğer kitlesel şiddet biçimlerinden ayrılır.

Soykırım baştan sona kompleks bir süreçtir. Öncelikle, sürece en azından üç analitik perspektiften yaklaşılabilir: makro (uluslararası), orta (ulusal) ve mikro (yerel/bireysel). Makro düzey dışsal, uluslararası bağlama işaret etmektedir: savaşa yol açması muhtemel devletlerarası ilişkilerin yapısı ve jeopolitik iktidar ilişkilerinin bağlamı. Orta düzey, politik kriz ve sonrasında soykırımın ortaya çıkmasıyla alakalı tüm ülke içi gelişmeleri içermektedir: siyasal elitlerin ideolojik olarak kendi kendilerini hipnotize etmeleri, kompleks karar verme süreçleri, bir işbölümü zorunluluğu ve dayattığı mantık, para-militer birliklerin ortaya çıkması ve mağdur grubun ayrımcılığa tabi tutulması ve yok edilmesi için kitlesel seferberlik. Mikro düzey, en alt düzeyle alakalıdır: bireyler soykırım süreçlerine, soykırımı gerçekleştirenler, kurbanlar ya da üçüncü şahıslar olarak nasıl dâhil olurlar? Kendi tutarlılığı içinde bakıldığında bu üç bağlamsal düzey basitçe biri birinin üzerinde duracak şekilde yer almazlar, fakat daha geniş bağlamlar daha küçük olanların çoğunlukla ön koşuludur. Devletlerarası krizin makro bağlamı olmadan siyasal elitlerin ülke içindeki radikalizasyonları mümkün olmaz ve bu türden bir radikalizasyon olmadan kurbanlara yönelik vahşet içeren önlemler alınamaz ve sayısız soykırım faili sayısız kurbanı mikro koşullar içerisinde öldüremez. Diğer bir deyişle, her düzeyin kendi içerisindeki karmaşıklığının yanı sıra bu üç düzey arasındaki ilgili bağlantıları da aklımızda bulundurmalıyız.

İkinci olarak, soykırımın kronolojik karmaşıklığı soykırım üzerine yapılan çalışmalarda gerçekten önemli bir meseledir. Soykırım süreçleri nasıl başlar, gelişir ve sona erer? Soykırımın yaşandığı toplumlarda kitlesel ölçekli şiddetin ortaya çıkışı birbirinden kısmen ayrı üç aşamada gerçekleşir genellikle: şiddet öncesi dönem, kitlesel siyasal şiddet dönemi ve şiddet sonrası dönem. Şiddet öncesi dönem, dâhili olarak ülkeyi zorlayan ve komşu devletlerle olan harici ilişkileri kötüleştiren kapsamlı bir ekonomik, politik ve kültürel krizin içerisinde kökleşir. Siyasal gruplar ve sosyal hareketler arasında cereyan eden böylesi bir kriz kitle gösterileri, boykotlar ya da grevler gibi şiddet içermeyen meydan okumalar şeklinde kutuplaşmalara yol açabilir. Yerel düzeyde, siyasal ya da etnik gruplar arasında kırılgan hatta düşmanca fakat şiddet içermeyen bir arada yaşama olanakları hala mevcuttur. Fakat bazen, yerel bir pogrom ya da siyasal bir suikast gerçekleşebilir ve sıklıkla devlet, düşük yoğunluklu çatışmanın içinde kademeli olarak yer alır. Katliamlar ya da soykırım gibi aşırı şiddetin temel ön koşulu (iç) savaştır. Savaşlar süresince şiddet büyük ölçeklerde uygulanır: öncelikle ordular arasında yasal olarak kabul edilmiş askeri düşmanlıklar biçiminde, fakat sonrasında potansiyel olarak sivillere yönelik yasadışı para-militer operasyonlar şeklinde.

Krizden kitlesel şiddete geçiş genellikle geri dönüşü olmayan bir noktadır. Burada, hızlı bir şiddetli kutuplaşmalar sürecinde, ciddi ahlaki ve siyasal sınır aşımları gerçekleşir. Kitlesel siyasal şiddet üzerine yapılan karşılaştırmalı araştırma bir kez serbest bırakıldığında kitlesel şiddetin kendi dinamiğini geliştirdiğini ve ülke içi dinamikler tarafından nerdeyse durdurulamaz hale getirildiğini – ve görece bir özerkliğe ulaştığını- göstermektedir. Bu dinamik, öldürmenin rutinleşmesini ve suçun cezasız kalmasından dolayı toplumda ahlaki bir değişikliği içerir. Diğer iki anahtar değişken siyasal elitlerin karar vermesi ve şiddetin organizasyonudur. İlki genellikle gizli oturumlarda bağlanır, periyodik patlamalarla gelişir ve sadece geriye dönük olarak, kurbanlar öldürüldükten sonra görünür hale gelir. Gerçekten şiddet, şiddeti benimseyen, örgütlü suç grubu olarak iş görmeye başlayan, aralarındaki karşılıklı suç ortaklığı büyüyen siyasal elitin kriminolojisini gözler önüne serer. Şiddetin organizasyonu, ele alınması gereken bir başka önemli analitik kategoridir. Şiddet genellikle açık ve mantıksal bir iş bölümüne göre gerçekleştirilir: devletin sivil ve askeri kesimleri arasında, fakat aynı zamanda, can alıcı bir şekilde, militer ve para-militer gruplar arasında. Öldürme süreci mağdur grubun imha edilmesi ve fail grubun oluşturulması gibi ikili bir işleve sahiptir. Öteki’nin yok edilmesi Ben’in onaylanmasıdır.

Son olarak, soykırım sonrası döneme geçiş, sıklıkla şiddet rejiminin yıkılmasıyla örtüşür. Rejimin içerisindeki asıl fail gruplar kendi suçlarını inkâr etmeye çalışırlar; travmatize olmuş ve hayatta kalmış topluluklar yas tutar, adalet ya da intikam talep ederler. Bu aşamada bu gruplar, çatışmanın karmaşıklığını tek ve kendi kendine hizmet eden bir bakış açısıyla aşırı sınırlandıracak şekilde, genellikle çatışmanın kendi anıları çerçevesinden propagandasını yapma mücadelesi verirler. “Geçiş adaleti” genellikle bir temenninin ötesine geçmez: bazen kırılgan bir demokrasi gelişir ve bazen başka bir diktatörlük eskisinin yerini alır. Her iki durumda da şiddet sonrası toplumlarda suçun cezasız kalması kuraldır ve cezalandırma istisnadır. Bu gerçek bir ikilemdir çünkü muazzam sayıda insan suça iştirak etmiştir ve genellikle belli başlı katliamların belirgin, yazılı ve dolaşıma sokulmuş emirleri mevcut değildir. Doğrudan kurbanlar ve hatta genellikle onların çocukları yıllarca, hatta on yıllarca, acı çekmeye devam ederler.

Yukarıdaki yaklaşım, üç analitik ve üç zamansal boyutu olan dinamik bir model meydana getirir. Esasen bu model, siyasal-sosyolojik bir modeldir: ağırlık noktası insan grupları, özellikle fail ve mağdur gruplar arasındaki iktidar ilişkileri üzerinde yoğunlaşır. Fakat aynı zamanda failler arasındaki ilişkilere de bakar: sürecin yüksek rütbeli mimarları ve düşük rütbeli katilleri. Fakat bu yaklaşım aynı zamanda açıkça tarihsel bir bakış açısı sunar; bu yaklaşımda soykırımlar temel olarak bir başlangıcı, gelişimi ve sonu olan süreçler olarak görülür. Bu sürecin farklı soykırımlarda nasıl işlediği, uzmanların başta gelen önceliklerinden biridir.

 

Dr. Uğur Ümit Üngör

Tarih Bölümü, Utrecht Üniversitesi

NIOD Holocaust ve Soykırım Araştırma Enstitüsü, Amsterdam

Şubat 2015

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar