Siyasetin üç hali: Olağanüstü, olağan, olağanaltı -

17 Nisan Pazartesi sabahı sokağa çıkıp otobüs durağına vardığımda, önümden geçen ilk belediye otobüsüne baktım. Saat sabah sekiz civarıydı yanılmıyorsam. Otobüs tıklım tıklım dolu, bildiğimiz gibi birinin kolu camdan fırlıyor, birinin çantası kapıya sıkışıyor. Olağan koşuşturma şehre hakim. Ben de kütüphaneye gidip, iki gün sonra teslim etmem gereken yazıyı bitirmeliydim ve bu pazartesi sabahı, işyerim sayılabilecek kütüphanelerden birine doğru yoldaydım. Börekçiler her gün olduğu gibi sabahın erken saatinde açmış, böreklerini fırına atmış, işe giderken atıştıracak binlerce müşteri için girecekleri hizmet yarışına hazırdılar. Dükkanların çoğu, herhangi bir başka gün gibi, açıktı.

Bir gece önce, 16 Nisan 2017’de, Türkiye’nin siyasi tarihinin en büyük kırılmasını, bir rejim değişikliği oylaması yaşamıştık Türkiye olarak ve zaten cılız olan hak ve özgürlükleri kaldıran, bir parti devletinin inşası için tasarlanmış bu tasarı, muhalefette olan bizlerin itirazlarına rağmen, OHAL dayatmaları ve YSK kurnazlıkları eşliğinde, %51’le kabul görmüştü.

Seçim aritmetiğinin, ilkokul öğrencilerine yakışır basitlikte bir toplum abaküsünün merceğinden bir daha baktım belediye otobüsüne: Biri Evetçiyse, biri Hayırcı olmalı, aşağı yukarı. Yüzlere baktım sonra: Başörtülü, 40 yaşlarında tahmin ettiğim bir kadın, otobüs kalabalığında sıkıştığı cam kenarından dışarı bakıyor; bitkin, isteksiz, o sabah otobüslerinde gördüğümüz donuk suratlı. Daha genç bir adama baktım, ifadesiz bir suratla akıllı telefonuna gömülmüş, belki oyun oynuyor işe giderken. Evetçisi, Hayırcısı, maaş karşılığı bir işyerinde çalışıyorsa, miras kalmış iki daire kirasıyla geçinme şansı yoksa veya patronu olduğu bir işyerinde işleri başkasına yaptırmıyorsa, 17 Nisan 2017 Pazartesi sabahı işe gidiyordu, tıpkı 10 Nisan veya 3 Nisan’da olduğu gibi.

Evetçiyi ve Hayırcıyı kesen “olağan” ilişkiler

16 Nisan gecesi milyonlarca insanın oy verdikten sonra televizyondan sonuçlarını öğrendiği, devlet mimarisini belirleyecek siyasi kapışma ve bunun sonucunda devletin form değiştirmesi, kritik bir olay. Siyasi tahlil uzmanları, onaylanan belgenin sürdürülebilir bir idari zemin sunmadığını, hakkı hukuku imha ettiğini söylüyorlar. Haklılar. Fakat bu tarihi, olağanüstü değişim ile hayatın olağan akışının nasıl bir ilişkisi olduğu; yani Evetçileri de Hayırcıları da kapsayan ve hiçbir parti teşkilatının uzvu olmayan büyük çoğunluğun, hiçbir siyasi partinin asla erişemeyeceği bir yüzdenin, durmaksızın tekrar ettiği -sabah uyan, işe git, işten gel, ay sonu, kira faturalar kredi kartı borcu, kız şu okula mı gitsin bu okula mı, özele gitsem SGK karşılar mı gibi- gündelik ve olağan kaygıları, yani bu dünyada yaşama, hayatta kalma çabasının, geçim savaşının ve hayatı olabildiğince özgür ve mutlu yaşama mücadelesinin, bu siyasi değişim ile tam olarak nasıl ilişkili olduğu öyle apaçık ortada bir olgu değil.

İlişki var tabii ki, güçlü bir ilişki var, fakat bu ilişki oldukça opak bir ilişki; çünkü iki mesele, anayasal olan ile gündelik olan, başka düzlemlere ait meseleler. Bu ikili, bizzat yaşamı şekillendiren güç ile devleti şekillendiren güç, birbirinden bağımsız olmasalar bile, yaşadığımız toplum biçiminde, kapitalizmde, belirli ölçüde birbirlerinden ayrılar. Bu ayrılığın en basit örneği şu: Ne kadar kafa yorarsak yoralım, siyasi açıdan en doğru yerde, en bilinçli olduğumuza inanırsak inanalım, 16 Nisan 2017 gecesini 17 Nisan Pazartesi’ne bağlayan gece birçoğumuz uyumuş, sabah da kalkıp işe gitmişizdir.

Çünkü hayatın olağanlığını belirleyen, hafta içi ile hafta sonunu ayıran, çalışma saatleri ile iş sonrası saatlerini ayıran, kimin ayda kaç lira kira verebildiğini ve buna göre hangi mahallede ev tuttuğunu belirleyen, siyasi ayrımlara göre çok daha kapsayıcı olan, siyaseti doğrudan belirlemiyorsa bile, yaşamın zaman-mekan koordinatlarını çizen ve bu yüzden siyasi rekabetin oyun sahasını belirleyen bir toplum düzeni var. Buna, olağan ilişkilerin dünyası diyebiliriz.

Düşünce farklarını aşan benzerlikler düzeni

Toplumun büyük kısmı, olağan ilişkilerin koordinatında yaşar, düşünür, eyler. Nitekim olağanüstü durumlar olmadığı sürece, Sultanbeyli’de doğup büyümüş genç bir adam, hafta içi bir akşam, iş çıkışı gezmeye, öylesine Moda’ya gitmez. Ülker’in İstanbul’un bu bölgesindeki bakkallara mal satmakla sorumlu bir satış elemanıysa, gün içinde gidebilir. Çoğunluk için hayatın üçte biri uyumakla, üçte birinden biraz daha fazlası çalışmakla, günde birkaç saat de boş geçer. Tam zamanlı, profesyonel Ak Trol olmadığı halde ideolojik tweet atan bir kebapçı garsonu, en fazla günde 30 dakikasını faşizme katılarak geçiriyordur ve geri kalanında her zamanki gibi koşuşturuyordur. Yine günde 10-15 tane muhalif tweet atan bir banka çalışanı da, tweet atmaya harcadığı çabanın çok daha fazlasını, bilgisayar ekranına bakarak ve birtakım tuşlara basarak geçiriyor, akşam boynu ve omuzları tutulmuş halde eve dönüp zıbarıyordur.

Zaman ile mekanın olağan düzeni, düşünce farklarını aşan bir benzerlikler toplamına ve monotonluğa sahip, yani tek telden çalan bir tarafı var. Ve aynı şekilde, siyasi düşünce farklarının koordinatlarıyla tam örtüşmeyen başka tür, olağan farklara sahip. İstanbul’da yaşayıp denizi görmemeyi bir cahillik sanmak, bu yüzden Türkiye tarihindeki en büyük cahilliktir: İstanbul’da denize yakın yaşayan yüzbinlerce insan da, muhtemelen Sultanbeyli’yi hiç görmemiştir ve bu bir eksiklik değil, olağan koordinatların basit bir sonucudur.

Olağanaltı ilişkiler ve duygusal akımlar

Bir de bu olağan ilişkilerin altında yatan, olağanaltı diyebileceğimiz, her zaman saydam şekilde görülmeyen ilişkiler var: bir dükkan sahibinin ihale alıp büyüyen eski komşusuna alttan alta gıcık olması, banka çalışanının aldığı performans e-postası karşısındaki işverene duyup söyleyemediği öfkesi, fabrika işçisinin patron karşısındaki mahcupluğu, öğretmen adayının atanma sabırsızlığı, sözleşmeli bir işçinin sözleşme bitince ne olacak kaygısı; yani olağan koordinatlarımızın içinde, bizi seçimin, referandumun olmadığı günler, aylar ve yıllarda da her gün ama her gün kuşatan, geçim mücadelesinin zorlayıcı şartları karşısında duyduğumuz sıkıntılar, bunların ruhsal ve bedensel yansımaları, bu ister istemez katıldığımız sistem karşısında bir birey olarak çok küçük ve çaresiz hissetmemiz. Toplumda her şey yolunda görülürken bile altta alta işleyen, olağanaltı duygusal akımlar: her sabah saatin zili çaldığında duyulan mecburiyet hissi.

Mevcut siyaset ile gündelik arasındaki mesafe

Seçimler ve bildiğimiz anlamda partiler arası siyasi rekabet, sıradan yaşamın yukarısında gibi görülen “siyaset arenası” ile olağan yaşamın koordinatları ve kaygıları arasında bağlantı kurmayı zaman zaman başarmıştır. Örneğin enflasyonun, işsizliğin, asgari ücretin, çalışma saatlerinin veya KDV’nin seçimlerden önce temel bir tartışma olması, bütün partilerin buna yanıt vererek konuşmak zorunda kalması, bir anlamda olağan sorunlara eğilmeleri, herkesi ilgilendiren meseleleri gündeme almalarıdır. 2001’de enflasyon canavarı karşısında Ecevit’e yazar kasa atan adam, olağanaltı düzeyin, siyasi temsiller dünyasına girebildiği bir örnektir.

Zaman zaman ise partiler arası siyasi rekabet o kadar öne çıkar ki, siyasetin bir temsil, yani olağan yaşamın sorunlarını gündeme getirme amacı taşıyan bir sahne olduğu, tamamen unutulmuş gibidir: Bugünkü gibi, despot, sınır tanımaz bir iktidarın siyasi rakiplerini etkisiz hale getirmeye öncelik verdiği, siyasi güdülerle verilen hukuksuz cezaların, şiddetin, zorbalığın arttığı dönemlerde, bu iktidar-muhalefet çarpışması o kadar kızışır ki, olağanüstü kapışmalardan, olağan meselelere ve olağanaltı kaygılara ne yer ne vakit kalır.

“Büyük” kavgaların döngüsü ve üst siyasete kitlenmek

Yani bir anlamda, bir tabanı temsil etmesi gereken siyaset sahnesi, bir sahne olma niteliğini yitirir ve kavganın asıl nesnesi olmaya başlar: böyle durumlar fiili kuvveti öne çıkaran, güçlü teşkilatın daha güçsüz teşkilata karşı kazandığı “büyük kavgalardır.” Bu büyük kavgaların özerklik kazanması, yani siyasetin yaşamın olağanlığı ile kurduğu ilişkinin zayıflayıp, siyasi çatışmanın kendi kendini doğuran bir döngü haline gelmesi, nadiren muhalefete yarar. Bugün polisi, devlet aygıtını kontrol eden Ak Parti teşkilatı güçlü. Fiili durumu resmi prosedüre çeviren kurallar, askıda. Fakat muhalefet, bu kavganın içinde kalmaya çalışıyor: KHK’larla kaybedilen memuriyetleri geri talep etmek bir iş ve ekmek davası olsa da, ister istemez, haklı bir itiraz bile olsa, konu memuriyet olduğu için devletin ve kamunun tanımı ve düzenlenmesi üzerine bir tartışmanın öncelikli olduğu bir girdabın içine çekiyor muhalefeti.

Bu yolda biriken öfke, ruhsal ve bedensel mağduriyetler, FETÖ sorunsalının kapsama alanına girilmesi, darbe-dış güçler-devletin bekası gibi üst perdeden oynanan oyunlara yanıt üretme gibi etki-tepkilerle dolu bu ortamda iktidara kafa tutmaya çalıştıkça, hem yoruluyor, hem gücü yetmiyor, hem her şeye yetişemiyor, hem olağanüstü siyasete kilitleniyor, hem de müthiş saldırgan bir iktidar teşkilatı buluyor her seferinde karşısında. Mağlubiyetin çok olası olduğu bir yolda, telef oluyor.

Olağanüstü hale rağmen bir olağan hal

Hukukun tamamen askıya alındığı ve artık bunun tersinin, hukukun işlemesi gerektiği gibi işleyeceğinin beklenti olmaktan da çıktığı bir ortamda, devlet kurumları düzeyinde siyaset sürdürmek imkansız gibi görünüyor. CHP gibi ortalarda duran bir parti bile, bu ortalarda durmaktan çok bir alan kazanıyor gibi durmuyor, HDP ile karşılaştırıp, en azından milletvekilleri tutuklanmıyor, demek de, hukukun güvencesinde bir itiraz alanının ne kadar daraldığının işareti.

Bence bütün bunlardan bir adım geriye atmalı, şu soruyu ciddi şekilde düşünmeli: Nasıl oluyor da bütün bunlar olurken, bu olağanüstü hale paralel, onunla eşzamanlı bir olağan hal devam edebiliyor birçok şehirde, ilçede? Belediye otobüsleri çalışıyor, otobüsler çalışıyor, fabrikalar çalışıyor, işyerleri çalışıyor, dükkanlar müşterisi azalsa bile açık. Türkiye’de tüm bu haksızlık ve hukuksuzluk yaşanırken muhalefetin neden “hayatı durdurabilecek” bir güce sahip olmadığı, muhalefetin asıl sorusu olmalı. Buna benim yanıtım olağanüstü halin muhalefeti, mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu olağanüstü bir girdaba hapsetmiş olması.

Yeni toplumsal muhalefet alanı olarak “siyaset altı”

Muhalefetin mekânsal sıkışmalarını aşabilecek, kapsama alanını, albenisini, inandırıcılığını arttıracak yolun olağan ve olağanaltı dinamiklerde yattığını düşünüyorum. Kamunun dışında, toplumun ve nitekim ekonomik pazarın içinde sivil dayanışma ilişkilerini ve iletişim sahasını genişletecek, özellikle de mahalleler arası geçirgenliği arttıracak siyaset altı, subpolitical, dayanışma yolları inşa etmek. Belki geniş bir toplumsal aidat sistemiyle, kadın hareketinin öncülüğünde, ücretsiz bir halk kreşleri zincirini fonlamaya çalışmak mesela. Büyük kapışmalarla ve gölge oyunları ile dolu bu olağanüstü hal siyasetinden, farkların ve büyük kutuplaşmaların arenasından, olağan benzerliklere ve ihtiyaçlara doğru adım atıp, olağanaltı ortaklıkları keşfetme gücüne sahip bir toplum tezini ve eylem hattını kurmak gerekiyor.

Herhangi bir pazartesi sabahı, uyandığımız noktadan başlamalıyız.

 

*

Yazının uzun versiyonuna yazarın bloğundan ulaşabilirsiniz:

https://canevren.wordpress.com/2017/05/25/siyasetin-uc-hali-olaganustu-olagan-olaganalti/

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında