Siyasetin erilliği sorunu ve pratiğin olanakları üzerine -

Öncelikle “Siyasetin bir cinsiyeti olur mu?” sorusuyla başlanabilir belki. Aslında cinsiyet siyasetinin nasıl inşa ve icra edildiği soruları başka bir yazının konusu olabilecek kadar derin/incelikli araştırmalar gerektiriyor. Ancak yine de siyasetin cinsiyetliliği ve bunun erillikle hâsıl olduğu üzerine kısacık bir düşünme alıştırması yapmak gerekiyor gibi. 

Siyaseti düşünme ve yapma biçimleri anlamında erillik tezahürleri olarak görülebilecek pratikler, farklı biçimlerde ortaklaşa üretilebiliyor. Yaşadığımız zorlu süreçlerde, eril siyasal alanlar ise birlikte söz üretmeyi, tartışmayı, akıl yürütmeyi, kabullenmeyi ve devam etmeyi zorlaştırıyor; yerine yıkıcılığı, çarpıtılmış kutuplaşmaları, sertleşmeyi ve karamsarlığı körüklüyor.

Kadınlar içinse işlerin daha zor olduğu zamanlardayız.

Siyaset geleneksel ortaklıkları anlamında, kadınların daha az yer aldığı, daha az söz sahibi ve daha az belirleyici olduğu bir alan olageldi. İster kurumsal ister gündelik, ister hâkim ister muhalif, ister iktidar ister çevre çeperde yer alsın siyasal alana daha çok erkekler daha doğrusu erilliğin rengi galebe çaldı. Siyaset kadınlar için varlıklarıyla değil ama erkeklik biçimleriyle yapılması anlamında kimi sınırlara sahip bir alan olmaya devam etti. Zaman esnekliği, bağımsızlık ve en azından bir nebze maddi imkân gerektiren koşullarda kadınların katılımı belirli biçimlerle gerçekleşebildi. Kadınların temsiliyetleri ise çoğunlukla eksik kaldı. Bunların kurumsal, yerel, sistem siyaseti ve hatta radikal-alternatif siyaset için de geçerli olduğu düşünülebilir. Neyse ki siyasal gelenek içinde derin kırılmalar yaratıldı; ciddi eleştiriler ve deneyimler biriktirildi. Bugün her şeye rağmen kadınlar seslerini daha gür çıkarıyorlar ve çok daha fazla görünürler. Hayır kampanyalarıyla başlayan hareketlilik de kadınların bu sürece aktif katılmalarının sonuçlarını gösteriyor.

Burada eril/cinsiyetli siyasetten bahsederken mesele edilen, bilinçli ya da niyetli tercihleriyle hareket ettiği varsayılan ve bu nedenle suçlu ilan edilen faillerin peşinden koşmak değil. Cinsiyetlendirilmiş bir beden-grup olarak erkeklerden değil; bir düşünme tarzı ve eyleyiş biçimi olarak erillikten bahsetmek daha doğru olur. Elbette ki böylesi bir siyaseti yeniden üreten, yaygınlaştıran, derinleştiren merkez ağlardan biri de iktidardır. Bildiğimiz gibi, artık büyük oranda şiddet araçlarını ve baskı yüzünü göstererek ayakta kalabilen bir iktidar… Bu bağlamda iktidarı; hukuksal normlardan kolluk-güvenlik kuvvetlerine, fetişleştirilmiş bir liderden, onda temsiliyetini bulan topluluklara ve resmi kurumlardan insana dair düşünme-ilişkilenme biçimlerine kadar geniş bir yelpaze üzerinde düşünebiliriz. Ve pek çok şeyle birlikte ortak eril bir hatta sahip olduklarından bahsedebiliriz.

İktidarın dili, kurumsallaşması, toplumsallaşması, işleyiş biçimi erkeklikle, erkekliği besleyen pratiklerle icra ediliyor. Belki en bariz örnek, iktidarın kendisiyle özdeşleştirilen, putlaştırılan bir liderin tam da erkekçe niteliklerine ve performansına referansla biricikleştirilmesidir. İktidar kendisini kurarken ister hukuki ister toplumsal alanda, erkeklik denilen mefhumun somut icraatlarına zemin yaratıyor. İktidarın erkeklik kodları devlet-vatan-bayrak söylemlerinde açığa çıkan sahiplenme “gösteri”lerinde daha da görünür oluyor. Nihai olarak da ölümü güzelleştiren, öldürmeyi hak gören yani bu dünyayı hiçleştiren, yaşamla birlikte insanı de hiçleştiren bir yıkıcılığa ve inanca övgüler diziliyor. Çözümsüzlük de, çözüm de şiddet yöntemleri ve araçlarıyla dayatılıyor; tek çare olarak gösteriliyor. Adalet ile ilgili sorunların çözümleri dahi ortak iyiyi hedefleyen, dizginsiz gücü sınırlandırmayı referans veren bir hukukilikte değil; topyekûn bir yıkıcılıkta, bir yok edişte örneğin idamda adres gösteriliyor. Ve tüm bunlar, erkeklikle hâsıl bir siyasal alan içinde vuku buluyor.

Eril bir siyasetin tezahüründe, her şeyin üstten ve dışarıdan belirlendiği algısı sürekli biçimde işlenirken, söz hakkımız gibi eyleme ya da müdahale etme imkânlarımız da sınırlandırılmaya çalışılıyor. Tek bağlayıcı şey; güç ve güç ilişkileri olarak işaret ediliyor. Tecavüzcüsüyle evlendirilmeyi öngören yasal düzenin bekçiliğini yapanların ve bunu uygulamakta tereddüt etmeyenlerin “erk”likten gelen güçlerini kullanmaktan çekinmedikleri gibi.

Siyasetin erilliğini koyultan ve derinleştiren bir milliyetçilik dili ve pratiği de artık apaçıklığıyla onun bir bileşeni olmuş durumda. Asmak, kesmek, yıkmak, yakmak, linç etmek, her türlü farklılıktan rahatsız olup tek tipleştirmeye yemin etmek… Tektipleştirici ve tüm farkları yok sayan bir dil de öne çıkıyor. Toplumsal alanın tamamen kutuplaştığı, taraflaştığı bir dönemde ezici biçimde sadece isimlerin, sembollerin ve birtakım kavramların konuştuğu bir siyasal dil egemen kılınmaya çalışılıyor.

Millet-ulus söylemlerinin ve vatanseverlik nidalarının yükseldiği bu atmosferde ataerkil ve sömürgeci zihniyet de yeniden pekiştirilmiş oluyor. “Vatan sevgisi”ndeki sevginin, karısını öldüren kocalar misali ölüme yazgılı bir anlamı olduğunu biliyoruz. Gerçekte somut örnekler göremediğimizden, bu sevgiden de şüpheliyiz. Yine de öldüren bir “sevgi”nin gölgesindeyiz. Ve sonuçta iktidarını korumaya ve sürdürmeye çalışan bir siyasetin erkekliği var karşımızda. Her türlü tehditte bulunan, şiddet uygulamaktan çekinmeyen, neredeyse deliye dönmüş bir iktidar. Çünkü aslında tümüyle iktidar olmadığının ve bilakis büyük çatlaklara sahip olduğunun da idrakinde.

Sonuçları ve pratikleri itibariyle siyaseti cinsiyetlendiren bu biçim, muhalif-alternatif siyasal alanlarda da üretilebiliyor. Burada erkeklikle hâsıl siyasal pratiklerin başka biçimlerde ve yerlerde tezahür ettiği deneyimleri yaşıyoruz. Eleştirinin, dinlemenin, ortak fikirler yürütmenin ve üretmenin zor olması anlamında kapalı bir siyasal tarzdan da bahsedilebilir bu anlamda.

Fakat son günlerde, referandum sürecine girilirken bunların aşılmasının çok uzak zamanlara kalmayacağını gösteren umut verici işaretler fark ediliyor. Kadınlar belirgin biçimde ağırlıklarını ve tepkiselliklerini gösteriyorlar. Üstelik bu topraklarla sınırlı olmayan bir hareketlilik var.

Bu noktada içinde bulunduğumuz koşullara ve sınırlara rağmen, “pratiğin” değişim getirecek bir potansiyele sahip olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Kolektif katılım süreçlerini, karar ve söz almayı güçlendiren ortak çalışmalara çok daha fazla ihtiyacımız varken hem de… Burada soralım: İlişkilenme, düşünme ve eyleme biçimlerimizi tümüyle yeniden düşünmek ve bir nebze değiştirmek konusunda oluşan bu yeni pratiği bir zemin olarak görebilir miyiz? Farklı bir siyaset arayışı; var olanın çoğulcu, yatay, daha yerel bir tutum ve dile evrilmesine katkıda bulunur mu? Tek adamların, ırkçılığın, yıkıcı güç ilişkilerinin boy gösterdiği bir dönemde siyasetin erilliğini hedef almak “çapını aşan” sonuçlara götürebilir mi?

İktidar ağlarının gündelik pratiklerde yeniden üretilip yayıldığını ve hareket noktalarımızın buralar olduğunu kabul edersek, sadece referanduma ve sonucuna kitlenmeden bu sürecin kendisinin de değişim yolunda birer basamak oluşturduğunu fark edebiliriz.

Alışkanlıkların ve gerçekliğin karamsarlığını pratiğin özgürleştirici iyimserliği ile aşma imkânları bizlere göz kırpıyor gibi.

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...